Zamanın ruhuna isyan ya da Christian Dior

Büyük markalar zamanın ruhunu herkesten önce sezer, kendilerini ona göre konumlandırır, kimliklerini, ürünlerini ve mesajlarını bu ruh çerçevesinde şekillendirirler...

01.06.2010 - 00:00 | MediaCat

Facebook
Twitter
Google+
LinkedIn
+

Büyük markalar zamanın ruhunu herkesten önce sezer, kendilerini ona göre konumlandırır, kimliklerini, ürünlerini ve mesajlarını bu ruh çerçevesinde şekillendirirler. Vasat markalar, öncü olamasalar bile, zamanın ruhunu onlardan önce keşfeden öncü markalardan geri kalmamak için hemen harekete geçer, en azından demodeleşmeden veya tümüyle silinip gitmekten kurtulmaya çalışırlar. Küçük markalar ise, öncülerin keşfettiği, vasatların hiç değilse takip etmeye çalıştığı zamanın ruhunu fark bile etmezler. Ezberlerinin konforuna sığınır, bildikleri yoldan tam yol devam ederler ve önünde sonuda duvara toslarlar. Bu, neredeyse kaçınılmaz bir kaderdir.

BİR BÜYÜK MARKA
Bir de çok büyük markalar vardır. Bu markalar zamanın ruhunu keşfetmenin ya da ona intibak etmenin ötesine geçerler –bu ruhu bizzat kendileri yaratır, diğerlerini de peşlerinden sürüklerler. Bu tür markaların şimdiki en başarılı örneği hiç kuşkusuz Apple. Steve Jobs dehasıyla beslenen çağın bu en ikonik markası, doğduğu günden beri devrimci işler yapıyor. Lee Clow-Ridley Scott imzalı meşhur 1984 reklamının ilk ve tek kez yayımlandığı günden bugüne kadar gündemden düşmedi.

Apple grafik arayüzlü işletim sistemini akıl etmeden önce kimse böyle bir şeyin ihtiyacını duymuyordu. Akıl ettikten sonra ise kimse buna duyarsız kalamadı. Diğerleri zamanın ruhunu yaratan Apple’ı takip ettiler ve dünya radikal bir şekilde değişti: Bugün artık grafik arayüzsüz bir işletim sistemi tahayyül bile edilemez.
Bu hikayenin farklı versiyonları iPod, iPhone ve Apple’ın son harikası iPad için de anlatılabilir. Bugün neredeyse tüm akıllı telefonlar iPhone’un iyi veye kötü bir taklidinden başka bir şey değil ve çıkan her akllı telefon mutlaka iPhone ile mukayese ediliyor. ‘iPhone’un yeni rakibi’ başlıklı kaç haber okuduğunuzu bir hatırlayın!

Devrim yapma sırası şimdi iPad’de. Daha çıkmadan müthiş bir heyecan yaratan iPad, Nisan ayı başında piyasaya sunulmasının üzerinden bir ay bile geçmeden 1 milyon adet satıldı. Yıl sonuna kadar bu rakamın 7 milyonu aşacağı tahmin ediliyor. Ve yine etrafta iPad’e rakip diye sunulan, sayısız tablet bilgisayar var.

VE CHRISTIAN DIOR
Benzer bir hikayeyi NTV tarafından yayımlanan Paul Johnson imzalı Yaratıcılar kitabında okudum. Hikayenin kahramanı Christian Dior, mekan Paris, zaman II. Dünya Savaşının hemen sonrası… 6 yıl süren, 100 milyon askerin seferber edildiği, 70 milyondan fazla insanın öldüğü, Hiroşima ve Nagazaki’de yüz binlerce insanın nükleer bomba ile yok edildiği, Holocaust’un yaşandığı, dünyanın gelmiş geçmiş en büyük, en yıkıcı ve en kıyıcı savaşının ertesi. Adorno’nun hakkında “Auschwitz’den sonra şiir yazmak barbarlıktır” dediği zamanlar.
Şiir yazmanın barbarlık olduğu bir ortamda özü şaşaaya, gösterişe ve şatafata dayanan modaya hangi gözle bakılırdı? Üzerinden neredeyse 65 yıl geçtiği halde bugün bile o koşullar altında modayla ilgilenmenin ne kadar zor olabileceğini anlamak kolay. Oysa 1905’te Normandiya’da doğan, 1920’li yılların başında farklı alanlardan birçok yaratıcı isme ev sahipliği yapan Paris’e gelen, burada elbise tasarlamak da dahil birçok iş yapan, bir süre resim simsarı olarak çalıştıktan sonra Büyük Buhran’da iflas bayrağı çeken, 30’lu yıllarda moda işine girerek küçük bir atölyede mütevazı bir işe giren, II. Dünya Savaşı başladığında geri hizmetlerde çalıştırılmak üzere askere alınan, Paris Naziler tarafından işgal edildiğinde Cannes’a gidip yerleşen Dior, savaştan sonra Paris’e döndüğünde kırklı yaşlarının başında olmasına rağmen moda dahil hiçbir işte bir başarısı olmayan bir hiçti.

Dior’un şansı, o zamanlar Paris tekstil sektöründe ‘Pamuk Kralı’ diye anılan Marcel Boussac ile tanışınca döndü.

İlk buluşmalarında kariyerinde hiçbir başarı emaresi olmayan Dior, delilik derecesinde bir özgüvenle Boussac’a şöyle demişti: “Elbise fabrikası yönetme işiyle ilgilenmiyorum. Size gereken ve benim de işletmek isteyebileceğim şey, bu işteki en iyi adamları işe alıp çalıştırabileceğimiz, Paris’teki en lüks ve en yüksek standartlara sahip bir galeri kurmak. Bu çok pahalıya mal olacak ve riskli de.”

‘Pamuk Kralı’ sıfatını almış bir işadamının böyle bir teklifi kabul etmesi hiç beklenmezdi ama Boussac kabul etti. 10 milyon franklık yatırımla derhal bir iş kurması için Dior’a bir karşı teklifte bulundu, sonra bu rakam 100 milyona çıktı. Bunun üzerine korkup caymak isteyen Dior’u, düzenli olarak gittiği falcısı Madame Delahaye ikna etti: “Kadınlar sana büyük bir şans getirecek. Onlar sayesinde çok para kazanacaksın ve çok seyahat edeceksin.”

Bundan cesaret alarak yoluna devam eden Dior, 1947 yılının başında savaş sonrası ilk kreasyonunu sergiledi ve müthiş bir gürültü kopardı. Bu kreasyon abartılı kumaş kullanımıyla modanın I. Dünya Savaşı öncesi şaşaalı günlerini hatırlatıyordu. Zamanın ruhuna meydan okuyan Dior, “Zenginlerin tekrar zengin gibi hissetmesini istiyorum” diyordu.

Dior yarattığı bu yeni tarza ‘Corolla çizgisi’ demeyi tercih etmişti ama bu akım bugün, o yıllarda Paris’i ziyaret eden Amerikalı moda yazarlarının kullandığı ‘New Look’ (Yeni Görünüm) ifadesiyle hatırlanıyor. Amerikalı yazar Nancy Mitford şunları yazmıştı: “Yeni Görünüm’den haberiniz var mı? Kalçalarınızı dolduruyor, belinizi sıkıyorsunuz; etekler de bileklere kadar. Bu bir nimet! Herkes arabalardan size ‘Ordures!’ (Pislikler!) diye bağırıyor, her nedense bunun yarattığı sınıf duygusunu samur kürkler bile yaratamıyor.”

Sonra ne mi oldu? Kurduğu ve enerjisini New Look’tan alan modaevi, Dior’un öldüğü 1957’ye kadarki 10 yılda 100 binden fazla elbise satarak, inanılmaz bir başarıya imza attı.