Zaman ne çabuk geçiyor

Evet, zaman ne çabuk geçiyor. Üzerinden beş sene geçmiş ama Hrant Dink’e güpegündüz, sokağın ve herkesin ortasında kıyılan o meşum gün, bugün bile net detaylarla aklımda.

04.02.2012 - 00:00 | MediaCat

Facebook
Twitter
Google+
LinkedIn
+

Evet, zaman ne çabuk geçiyor. Üzerinden beş sene geçmiş ama Hrant Dink’e güpegündüz, sokağın ve herkesin ortasında kıyılan o meşum gün, bugün bile net detaylarla aklımda. O gün Martin Sorrell Türkiye’yi ziyaret etmişti ve bizim kendisiyle Ogilvy İstanbul’un ofisinde söyleşi yapmak üzere randevumuz vardı. Söyleşi için son hazırlıklarımızı yaparken gelmişti o katlanılmaz haber.

Ellerimin ayaklarımın boşaldığını, öfke ve kederden göğsümün sıkıştığını, ofiste oturduğum yerden bağırmak istediğimi hatırlıyorum. İnternetten ve televizyonlardan cinayetle ilgili bin türlü detay akarken randevuya yetişmek üzere yola koyulmuştuk. Yolda kulaklarımız arabanın radyosundaydı. Bir yandan büyük bir utançla eziliyor, diğer yandan ne olduğunu anlamaya çalışıyorduk. Sorrell’le söyleşiye oturduğumuzda aklım hâlâ Hrant’taydı. Bambaşka meselelerle ilgili sorular soruyor, bambaşka konularla ilgili yanıtlar alıyordum ama işin doğrusu konsantre olamıyor, hatta söyleşiye yabancılaşıyordum.

Sonraki günlerde de bu ruh halinin içinde yüzmeye devam ettim. Yeis bulutları ancak 4 gün sonra yapılan ve görkemiyle katılanlar da dahil herkesi şaşırtan cenaze töreninde biraz dağılabildi. Bir cenaze töreni insanlara birazcık da olsa ümit verebilir miydi? Evet Hrant’ın cenaze töreni ve bu törene katılan görkemli kalabalık geçmişin büyük günahlarının daha açık konuşulabileceği ve belki daha iyi bir gelecek kurulabileceği konusunda insana böyle bir güven telkin edebiliyordu.

NE YAZMIŞIM?
Cenaze töreninden birkaç gün sonra bu sayfada yazdığım yazıya şöyle başlamışım: “Türkiye bir yetimine kıydı. Kelimenin her anlamıyla bir yetime… Ülkesinin hiç benimsemediği ama ülkesine âşık bir ‘evladına’… Ülke böyle bir evladı olduğunu da ancak o aşağılık cinayet işlendikten sonra fark edebildi.” Sonraki sözler ise cenaze töreninin ardından kapıldığım ümidi yansıtıyor: “İnsanların hayatında olduğu gibi, toplumların hayatında da silkinme ve arınma dönemleri, zihnen bir kenara çekilip ‘Ne oluyor böyle bize?’, ‘Ne yapıyoruz biz?’ diye sorup suhulet içinde bazı yanıtlar arandığı dönemler olması gerektiğini düşünüyorum. Hrant Dink cinayeti çok değerli bir canı bu ülkeden alıp götürdü ama bunun bazı şeyler için bir milat olabileceğini umut edelim.”

Bu miladın nasıl bir milat olması gerektiği konusunda ise şunları yazmışım: “Bu ülkenin demokrasi ve özgürlüğe, ekmeğe ve suya olduğu kadar muhtaç olduğunu gösterecek bir milat… Kendi gibi olmayanın illa vatan haini olmadığını fark ettirecek bir milat… Bu ülkenin belirli bir kesime değil, burada doğmuş ve buranın vatandaşı olan herkese ait olduğunu kabul etme yolunu açacak bir milat… Etrafımızdaki herkesin bize düşman olmadığını, Türk’ün Türk’ten başka dostlarının da olabileceğinin anlaşılmasını sağlayacak bir milat… Milliyetçilik ve faşizm batağından sıyrılmayı sağlayacak bir milat… Hayatın siyah ve beyazdan ibaret olmadığını fark ettirecek bir milat… Biliyorum, çok şey istiyorum, çok şey umut ediyorum ama 23 Ocak Salı günü Şişli’den Kumkapı’ya yürüyen o görkemli kitlenin bir parçası olarak, biraz iyimser olmak istiyorum. Bugünden yarına bir şey değişmeyecek elbette ama Türkiye’de sıfır noktasından da olsa artık yükselen değerin demokrasi olmasını istiyorum.”

Bugün vardığımız noktaya baktığımda ise, o günlerde biraz fazla iyimsermişim diye düşünüyorum. Aradan, insan ömrü için kısa ancak sağlıklı ve hakkaniyetli bir soruşturmayargılama süreci için fazlasıyla yeterli beş sene gibi bir süre geçtiği halde vardığımız nokta, cinayetin işlendiği ilk gün bulunduğumuz noktadan çok uzak değil maalesef. Cinayetin işlendiği ilk günlerde de adları telaffuz edilen birkaç zavallı maşadan başka hiçbir faile erişilemedi, dokunulamadı.

Bugünlerde ülkenin ve demokrasinin geleceğine dair ümitli olmak için elimizde, beş sene sonra Hrant’ı anmak üzere Taksim’den Osmanbey’e yürüyen on binler dışında hiçbir neden yok ne yazık ki.

VEDA VAKTİ
Zaman gerçekten çabuk geçiyor. Bundan 12 yıl önce, 2000 yılının Ocak ayının başında MediaCat’in o dönem Ankara Çankaya’da, Ahmet Rasim Sokağı’nda bulunan ofisindeki küçük odasında, derginin o zamanki editörü ve benim meslekteki ustam Baskın Bıçakçı ile yaptığımız iş görüşmesi de net ayrıntılarla aklımda. Baskın Bey, her zamanki cin bakışları ve bilge sakalıyla bana “Pazartesi bayram, salı günü gel başla” demişti. O salı gününden bugüne kadar MediaCat’te çalıştım, şirketin yaptığı hemen her işe elimden ve aklımdan geldiğince katkıda bulunmaya gayret ettim. O salı gününden bugüne kadar hayatımda birçok değişiklik de oldu elbette. Askere gidip geldim,sevgili Ankara’yla yollarımızı ayırıp İstanbul’a yerleştim, hiç beklemediğim bir anda babamı kaybettim, birçok insanla tanıştım, birçok güzel iş yaptık ve daha birçok şey yaşandı.

Bu aydan itibaren MediaCat’le de yollarımız ayrılıyor. Hüzünle ve ümitle buradan kanatlanıyoruz. Umarım bizden geriye en azından bir hoş sada kalmıştır. Vesselam.