Zaman’da değerler, Habertürk’te özgürlük hakim

Nihal Bengisu Karaca yeni iş yerini, Erdoğan’ın medyaya karşı aldığı tavrı ve Ak Parti telaffuz yaptırımını MediaCat’e yorumladı...

06.07.2009 - 10:58 | MediaCat

Facebook
Twitter
Google+
LinkedIn
+

Kimileri Ahmet Hakan’ın kadın versiyonu, kimileri Ayşe Arman’ın başörtülü hali olarak yorumluyor onu. Hakan da, Arman da Hürriyet’te yazmasını savundular. O ise, 14 yılın sonunda keskin bir virajla Zaman’dan ayrılıp Habertürk’e geçti. “Bazen kumar oynamak isteyen bir insanım. Habertürk’ün teklifi öyle bir anıma denk geldi” diyen Nihal Bengisu Karaca yeni iş yerini, Erdoğan’ın medyaya karşı aldığı tavrı ve Ak Parti telaffuz yaptırımını MediaCat’e yorumladı.

14 yıl sonra Zaman’dan ayrılıp Habertürk’e geçmenizi sağlayan itici güç ne idi?

14 yıldan sonra insan böyle şeyler isteyebiliyor. İnsan ‘ben aynı benim ve bundan memnunum’ diyor ama kontekst değişirse neler olur, nasıl olur diye merak ediyor. Yaptığımız tek şey ölmek. Yavaş yavaş ölüyoruz gerçekten. Bu durum bazı fikirlerimi, yargılarımı, arkadaşlıklarımı, aidiyetlerimi sınayamadan mı gerçekleşecek? Ya da teyit etmeden? Ben bazen kumar oynamak isteyen bir insanım. Habertürk’ün teklifi öyle bir anıma denk geldi. Altaylı bana: “Şimdiye kadar nasıl yazıyorsan öyle yaz” dedi. Şöyle yazarsan, böyle yaparsan, şu tarz bir performans gösterirsen gibi şartlara, temennilere hiç girmedi. Ben de şuna gelemem, buna yokum, şöyle isterim filan yapmadım. Kolay oldu transfer.

Ahmet Hakan Hürriyet’te yazmanız gerektiğini söylemişti, Ayşe Arman da bunu savundu. Böyle bir teklif geldi mi hiç gündeme? Yazar mısınız teklif edilse?

Böyle bir teklif gündeme gelmedi; gelseydi de benim açımdan Hürriyet’e geçmek Habertürk’e geçmekten çok daha zor olurdu. Hatta imkansızdı diyeyim. Zira Habertürk gazetesi yeni çıkan bir gazete, belirli konularda yıkıcı ve yaralayıcı tutumlar takınmamış, yeni bir sayfa. Müdahil olamadığınız bir bagajı üstlenmek gibi ya da birilerinin sizin üzerinizden geçmiş günahlarından arınmasına rıza göstermek gibi tartışmalı alanlara girmemiş oldum böylece. Hürriyet’e geçmek kurumsal kimliğini bu ülkenin dine ilişkin referanslarına antipatik davranmak üzere kurmuş bir mantaliteyi sineye çekmek anlamına gelirdi benim için. Habertürk’e geçmek riskli ama her halükarda medya dünyasına yeni bir soluk katmak isteyen kimselerle bir başlangıç yapmak demek. Ben öyle yorumladım doğrusu, yeni çıkan bir gazete olması benim karar vermemi kolaylaştırdı. Bazı meslektaşlarım gibi, ‘Dur bakalım tutacak mı?’ türü maliyet hesaplarına takılmadan, bu serüvene atılan insanların yanında yer almayı seçtim. Başkalarına risk görünen, manasız görünen şey, bana iyimser olabilmem açısından bir zemin oldu. Öte yandan yazmak açısından Hürriyet’te olmak Nirvana’ya ulaşmak değil artık. Hürriyet taşıdığı o kurumsal kimlik açısından yorgun, başka bir şeye dönüşemeyecek kadar da hantallaşmış, stabilleşmiş durumda. Bu bir geçiş süreci olabilir tabii, toparlanabilir, kendisine eski gücünü verecek yeni dinamikler bulabilir belki yeniden. Orasını bilemeyiz henüz.

Zaman’da olup Habertürk’te olmayan ve Zaman’da arayıp Habertürk’te bulduğunuz ne var?

Zaman’da ‘değerlerimiz’ teması hakimdi, burada ‘özgürlük’ teması hakim. Zaman’da bir haberi, dosyayı değerlendirirken ‘bu haberden millete hayır gelir mi, ahlaki tutumlarımızı gazetecilik refleksine kurban etmeyelim’ gibi konular üzerinde mülahaza edilirdi. Habertürk ise farklı haberi bulmanın, benzerlerine fark atmanın, farklı üsluba sahip olmanın daha önemli sayıldığı bir mecra. Bence bu iki tutum da vazgeçilebilir şeyler değil. Kişisel olarak birinden birini daha tercihe şayan bulmuyorum hala.

Aileniz ve çevreniz nasıl bir tepki gösterdi bu kararınıza? İlk uyarılar, endişeler, gaz vermeler ne yöndeydi?

“Sakın trende uyup, muhafazakar kesime ‘geçirme’ tribine girme. Bu belki seni bir süreliğine gözde yapar, ama itibarını yitirirsin” dediler. İlk uyarılar bunlardı. Ama ben zaten insan olarak sabah kalkıp güne ‘Bugün kime geçireyim?’ sorusuyla başlayan biri değilim, benim zihnim ajandasını böyle tutmuyor. Fakat ara ara bir şeylere öfkelenip kantarın topuzunu kaçırırım. Belki de o nedenle çevrem, ailem endişelendi ve bu konuda uyarılar aldım. ‘O topuzu bizden uzak tut’ demeye getirdiler. Ama kimseye böyle bir söz veremem. Öfkenin kaynağı vicdan olduğunda, oradan çıkacak anlamı kelimelere yaymaktan daha önemli tek bir şey olmuyor gözümde.

Tayyip Erdoğan’ın medyanın neredeyse tümüyle arası bozuk. Çok tanınan ve okunan gazetecilerimizin çoğuyla kavgalar, kızgınlıklar yaşıyor. Sizce Erdoğan medyayla ilişkileri konusunda yeterince objektif davranıyor mu yoksa yakışık almayan bir görüntüden bahsedebilir miyiz?

Medya, Erdoğan’a çok bel altı vuruşlarla yükleniyor, bu durumu göz ardı edemeyiz. Öte yandan Tayyip Erdoğan da medyayı aşırı önemsiyor. Herhalde Türk basın tarihinde medyayı köşe yazarlarını kenara not etmeye varana dek önemseyen, bu denli anlam atfeden başka bir başbakan daha çıkmadı. Medya ‘başbakan demek kamusal bir kimlik demek, söylenen yazılan her şeyi sineye çekmek zorunda’ anlayışı güttü vaktiyle, gücü yeterse iktidarı devirebileceği, siyaseti kilitleyebileceği konusunda hak sahibi olduğu vehmi taşıyan bir medyamız vardı ve bu tavrı Erdoğan’a da uyguladılar ve ondaki hassasiyeti kışkırttılar. Ortaya yakışıksız bir manzara çıktığı doğru ama önceki dönemlerin medya-hükümet ilişkileri de çok sağlıklı değildi. Gelinen noktada artık, Başbakan’ın da üzerine düşen fedakarlığı yapması gerekiyor. Sade bir vatandaş gibi medya ile polemiğe girmesi çok doğru bir tutum değil. Kızdığı köşe yazarlarının çoğunun ‘bugün ne yazsam da azıcık ses getirsem?’ derdiyle hareket eden, dün ne dediğini unutmakla malul ve her gün taksimetreyi sıfırlayıp yeni baştan yola koyulan bir taksi şoföründen farklı olmadıklarını anlasa, işler daha kolay olurdu sanki.

AKP-AK Parti telaffuz yaptırımı için ne düşünüyorsunuz? Sizin de yazılarınızda AKP dediğiniz oldu. Size komik geliyor mu bu talep? Edepsizlikle suçlanacak bir durumu var mı AKP diyenlerin?

Adı Fatma olan ve beni Fatma ismiyle çağırın lütfen diyenlere ısrarla Fadik, Fadime, Fato diye seslenecek olursanız saygısızlık etmiş olursunuz ve bir gün o kişi tarafından sert şekilde uyarılırsınız. Bu parti kendisine AK Parti denilmesini isteme hakkına sahip, isminin yozlaştırılmasına tepki koyma hakkına da sahip. Lakin Ak Parti ifadesi de dolambaçlı ve uzun. İnsan sehven ya da üşendiği için bile AKP diyebiliyor. Mevzunun edepsizlikle ilgisi yok.

Bir oğlunuz var. Sanıyorum bu ülkede Müslüman bir kadın olarak erkek çocuğa sahip olmak daha iç rahatlatıcı bir şey olmalı; eğitimini, seçeceği işi yapabilme olasılığını düşünecek olursak… Oğlunuz sizin gibi düşünmezse ve farklı bir hayat tarzını seçerse, hatta sizin kendi görüşlerinize göre hayata bakışını, kendini ifade etme tarzını tasvip etmeyeceğiniz bir gelin adayıyla gelirse bir gün karşınıza ne yaparsınız? Tepkiniz ne olur?

Şu an, benimle aynı fikirde olmadığı anlarda bu hoşuma gidiyor: ‘Ay canım yerim bireyselliğini’ şeklinde. Benim uzlaşamayacağım kadar farklı bir hayat tarzını seçerse, ben ona düşüncelerimi iyi anlatamamışım demektir. Dolayısıyla seçtiği yol ne ise, onu aklının ışığıyla, yüreğinin sesiyle hak etmiş anlamına gelir bu. Saygı duyarım, önüne çıkmam. Ama gelin meselesi biraz farklı. Saygılı ve aile bağlarını dikkate alan her gelin kabulüm. Ama böyle kafası küçük hesaplara çalışan bir gelin tipi vardır: ‘Dur ben plan yapayım da bu ana-oğulu görüştürmeyeyim kıllığına’ türünde bir kadın tipi. Böyle bir potansiyel görürsem o gelin adayında, işte Blair cadısı çıkar o zaman. Değil oğlumla evlenmek, bastonsuz 50 metre yürüyememesi için elimden geleni yapacağımı biliyorum.

Röportaj: Selin AKINCI

Röportajın tamamını MediaCat’in Temmuz sayısında okuyabilirsiniz.