Yılın polemikleri 2011

Her sene Ocak sayısında yılın polemiklerinin çetelesini çıkarırken kronolojik sıraya göre hareket ediyorduk, bu seferki istisna olsun. İstisna olması için de sağlam bir nedenimiz var.

03.01.2012 - 00:00 | MediaCat

Facebook
Twitter
Google+
LinkedIn
+

Her sene Ocak sayısında yılın polemiklerinin çetelesini çıkarırken kronolojik sıraya göre hareket ediyorduk, bu seferki istisna olsun. İstisna olması için de sağlam bir nedenimiz var: Bu yıl Türk basınında şimdiye kadar pek rastlanmamış türden bir polemiğe, bir gazeteci ile patronu arasında cereyan eden bir tartışmaya şahit olduk.
Hikaye, Milliyet ve Vatan gazetelerinin Demirören-Karacan ortaklığına satılmasıyla başladı, isyan yılların gazetecisi Hasan Cemal’den geldi. Cemal, 25 Nisan tarihli yazısında gazetenin satışından duyduğu ‘burukluğu’ dile getirmek için şöyle diyordu: “Gazeteyi gazete yapan bazı temel ilke ve kurallar vardır, gazetecilerin de, patronların da uymaları ve hiç unutmamaları gereken. Meselenin özü budur. Gazete farklı bir işyeridir. Ve kimsenin babasının da malı değildir bir gazete; çünkü gazeteyi gazeteciler yapar.”
Yeni patronlardan Ali Karacan’ın yanıtı gecikmedi, Hasan Cemal bu yanıtı iki gün sonraki köşesinde yayımladı. Kendisinin herhangi bir patron olmadığını, bir aile mirası olarak ‘yayıncı bir patron’ olduğunu hatırlatan Karacan, sözünü sakınmıyordu: “Nasıl istersen düşün ama Milliyet benim dedemin, babamın malıydı. Nasıl senin deden Cemal Paşa’ysa, benim dedem Milliyet gazetesinin kurucusu Ali Naci Karacan. Bu da biyolojik bir durum. Değiştirilemez. Şimdi de benim ve ortağımın. Bunu geri almak için büyük çaba harcadım, varımı yoğumu ortaya koydum. Bu konuda hiç mütevazı olmayacağım. Gazeteleri yaratan gazeteciler tabii ki çok önemli ama daha önemlisi onlara bu imkanı sağlayan, bu gazeteleri riskleri alıp kuranlar ve onları benim gibi geri alanlardır. Onlar olmazsa gazete olmaz.”
Bu yüksek kalibreli atışma sonrasında kimileri Hasan Cemal’i ayakta alkışladı, kimileri Ali Karacan’ın yanında saf tuttu, “Karacan, Hasan Cemal’i bir kenara yazmıştır” diyen de oldu. ‘Kenara yazmanın’ muhtemel neticelerini bu yıl görme şansımız olmadı çünkü çok geçmeden gazeteyi satın alan ortaklar birbirlerine düştüler.

SU TESTİSİ SU YOLUNDA
Polemikler çoğunlukla iki kişi, bazen birkaç kişi, çok istisnai olmakla birlikte en fazla bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıda yazar arasında yaşanır. Bu yılın en çok gürültü koparan polemiği ise tek kişiye karşı cümle âlem arasında yaşandı.
Kapışmanın ‘tek kişi tarafı’nda bütün asabiyeti ve keskinliğiyle Hıncal Uluç vardı. Defne Joy Foster’ın Kerem Altan’ın evinde beklenmedik bir şekilde ölmesi üzerine kalemi eline alan Uluç, önce efkarını beyan ediyordu: “İnsan evliyken de âşık olabilir. Evli birine de âşık olabilir. Gönül ferman dinlemez, demiş eskiler. Durup dururken dememişler. Yüzlerce yıllık deneyim. Gönül ferman dinlemez tamam ama 18 aylık bebeği olan evli genç kadın da, daha o gece tanıştığı erkeğin evine koşmaz. Bunu bana kimse kabul ettiremez. Ben mahalle baskısından da korkmam. Kafamı kesseler düşündüğümü söylerim.” Bunları dedikten sonra ahkamı da kesiyordu Uluç: “Defne’nin ölümü tipik bir ‘su testisi, su yolunda kırıldı’ olayıdır!” Yazı yayımlandığı gibi kıyamet koptu. İlk salvolar Twitter’dan ve sözlüklerden geldi. Ertesi ve sonraki güne ait köşe yazılarından Hıncal Uluç’a tepki yağdı. Mehmet Barlas, “Ölümü, akbabaya dönüşmüş yaratıklarla birlikte karşılamak insanlara hüzün verir” dedi. Fatih Altaylı Uluç’u kendi sözleriyle vurdu: “Bazı yazarlara sormuşsun yazında, ‘Defne senin karın olsaydı yine bu yazıyı yazar mıydın?’ diye. Bak ben de sana bir soru soruyorum Hıncal Abi: Defne senin kızın olsaydı bu yazıyı yazar mıydın?” Balçiçek Pamir isyan etti: “Dün Hıncal Uluç’un ve Serdar Arseven’in Defne Joy Foster için yazdıklarını içim acıyarak okudum. Kim niye ve ne hakla o genç kadının namus bekçiliğine soyunuyor anlamış değilim. Haddiniz değil beyler.”
Bu arada İsmet Berkan ise her zamanki soğukkanlılığıyla yaşanan tartışmaya dışarıdan bir gözle bakıyor ve ‘bir provokatör olarak Hıncal Uluç’un portresini çiziyordu: “Dünkü Defne
Joy Foster yazısıyla bir kez daha Türkiye’nin en nefret edilen kişisi ünvanını kazandı Hıncal Abi. Ama unutmayın, Hıncal Abi esasen bununla besleniyor. Hakkında konuşuluyor, hem de çok ağır kelimelerle konuşuluyor; o ise bundan ötürü mutsuz değil, hatta eminim keyif alıyor.” Bu polemikte Hıncal Uluç’un karşı cephesinde yer alan Fatih Altaylı, daha sonra sırtından bıçaklanmış, kan revan içindeki bir kadının fotoğrafını ‘olduğu gibi’ Habertürk’ün
sürmanşetine çıkarınca, aynı vicdan cephesini bu sefer kendi karşısında buldu.

KASABAYA GERİ DÖNÜŞ
Türkiye köşe yazarlığı tarihinin en dişli, en namlı polemikçilerinden Perihan Mağden, uzun süredir köşe yazmaya ara vermişti, bu yıl Taraf gazetesinde kasabaya geri döndü. Döner dönmez de kendini polemiğin ortasında buldu. Ancak bu sefer kavgayı başlatan o değildi. Radikal’in ‘muhalif’ etiketiyle maruf yazarı Yıldırım Türker, ‘AKP’nin küçük muhabirleri’ başlıklı yazısında Nuray Mert ve Ece Temelkuran’ı ‘ısrarla ve durmadan hedef gösteren Stasi memuru kılıklılar’dan söz ediyor ve onları şöyle tarif ediyordu: “Bu muhbirler bir zamanlar demokrat kesimle dirsek temasında olmayı güvenceli bulan yeni nesil Yeni Türk gazeteciler.”
Türker ‘muhbirleri’ tarif etmekle kalmıyor kendince ‘elebaşlarını’ da teşhir ediyordu: “Harbiliğiyle tanınan bir başka şöhret, ablaları olarak küçük muhbirlerin yanı başında kişisel düşmanlığının öcünü alma çabasında, aynı insanları hedef gösteriyor. Alçaklığa doyamıyorlar.” Şair burada ‘harbiliğiyle tanınan bir başka şöhret’ derken Perihan Mağden’i kastediyordu, Mağden de bu sözleri üstüne almamazlık etmedi. Cevabi yazısında Yıldırım Türker’le yetinmedi, onunla birlikte Ece Temelkuran ve Umur Talu’yu tek torbaya doldurdu,
üzerlerine alametifarikalarını yapıştırdı: Vijdan kuaförleri. “Basınımızda üç adet Vijdan Kuaförü mevcut” diye başlayan Mağden, her zaman olduğu gibi sözünü sakınmadan saydırıyordu: “Yıllardır vijdanlı hanımlara-beylere, bi yerlere yetişen kızlara oğlanlara ne fönler çektiler, ne krapeler topuzlar yaptılar, sözden bigudileriyle ne permalar yarattılar! Bütün bu kozmetik eforlarının karşılığında da yıllardır ne ağırlandılar, ne sağırlandılar; yarı okuryazarlar, eksik kafalar, özgürlük/muhaliflik sanrıcılar; ama özellikle Türk Medyalaması tarafından! (…) Çağdaş Zurnacılar Derneği filan bunlara ödül vermeye doyamaz. Hem içerden olduklarından; ağdalı/ yapışkan/hamasi/vıcık vıcık kalemleriyle o vijdan kanırtıcı yazıları yazmaya doyamadıklarından (…) hem de esasında son derece ehli, yola, (işşş) anlaşmaya gelir, konformist, çıkarcı ve nerde maaş / oraya yerleşş olduklarından.”

SERT BİR YIL
2011’in genel polemik manzarasına bakıldığında sertliğin dozunun epey kaçtığını söylemek
mümkün. Yerimiz el verse Mehmet Ali Brand’la Yiğit Bulut arasında kopan dumanı üstünde ve gittikçe şiddetlenen kavgayı, Emre Uslu ile İsmail Küçükkaya arasında geçen manşetten hedef gösterme atışmasını, Ertuğrul Özkök’le Mehmet Barlas’ın pornografik sularda gezinen
tartışmasını ve Fehmi Koru ile Ahmet Hakan arasındaki korkaklık temalı söz dalaşını da anlatmak iyi olurdu ama burada kesmemiz gerekiyor. Mutlu yıllar!