‘Kendini tanrı sananlarla sorunum var’

Yiğit Karaahmet reklamcılığı, medyayı ve onu çevreleyen insanları yorumluyor.

03.11.2014 - 08:54 | Arzu Nilay Kocasu

Yiğit Karaahmet reklamcılığı, medyayı ve onu çevreleyen insanları yorumluyor.
Facebook
Twitter
Google+
LinkedIn
+

Yiğit Karaahmet, Taraf gazetesinde yayımlanan reklamcılık eleştirisiyle son dönemlerin en dikkat çekici yazılarından birine imza attı. Sektör ve onu oluşturan insanlarla özel bir derdi olmadığını söyleyen gazeteci, sorununun işlerini fazla ciddiye alan insanlar ve kendisini tanrı zanneden kurumlarla olduğunu söylüyor. Türkiye medyasındaki 15 yıllık kariyerine Milliyet, Akşam, Aktüel, GQ ve Dipnot gibi pek çok gazete ve dergi sığdıran, halen Taraf gazetesi ve Vogue dergisinde yazan Yiğit Karaahmet’e göre 1980’lerde uygulanan cahilleştirme politikasıyla yetişen kuşağın kontrolündeki reklamcılık sektörü eski moda bir anlayışla yönetiliyor. Karaahmet’e göre artık yeni inisiyatifler alma zamanı geldi.

Yazılarınız çoğu kimse tarafından agresif bulunuyor, açıkçası haksız sayılmazlar. Bu agresif dışavurum sizin var oluşunuzun bir gerçeği mi yoksa içinde biraz da stratejik olarak hesaplanmış kara PR var mı?

Ben böyle biriyim. Yazılarımdaki tutum sektörü sevmemekten değil; ben, toplu olarak, o karaktere sahip insanları sevmiyorum. İnsanların benimsedikleri o olma haliyle ilgili bir sorunum var. Bunlar çok da göz önünde olup konuşulan mevzular değil aslında ancak benim gözüme çok batıyor. Bunu kendime dert ediyorum. Bunlar hakkında yazamasam çatlarım. İyi ki de yazıyorum, iyi ki böyle bir alan sağlanıyor bana. İçimi döküyorum bir nevi.

Yiğit Karaahmet reklamcılığı, medyayı ve onu çevreleyen insanları yorumluyor.

Yazılarınızda kişilere, kurumlara özel husumet aramamak gerektiğini söylüyorsunuz. Taraf’ta reklamcılık üzerine yazdığınız yazı genel anlamda sektöre mi yoksa sektörün Türkiye’deki uygulanış biçimine mi getirilmiş bir eleştiriydi?

Aslında bir şekilde ikisi de. Reklamcılık özel olarak ilgi alanımda değil ancak ilk kez katıldığım bu organizasyona iki gün üst üste gittim, hatta yazıyı da İstanbul Bilgi Üniversitesi Reklamcılık Bölümü’nde yazdım. Orada bulundum, insanları gözlemledim; belki de o yüzden bu kadar dikkat çekti çünkü çok içeriden yazılmış bir yazıydı; gerçekten kendi hislerimle yazılmıştı. Bir meslek dalı olarak reklamcılıkla bir derdim yok. Tıpla, hukukla ne kadar derdim varsa reklamcılıkla, medyayla da o kadar. Ben genel olarak bu insanlardan nefret etmiyorum; bu durumla, işlerini aşırı ciddiye alan insanlarla ve kendisini tanrı zanneden kurumlarla sorunum var. Tanrı kompleksinden nefret ediyorum ben.

Türkiye’de reklamcılık ne gibi eleştirileri hak ediyor nazarınızda?

“İnsanları 80’lerden beri cahilleştiriyorlar. Bu cahilleşmiş kuşak artık iş sahibi oldu, reklam da bu işlerden biri”

Açıkçası Türkiye’de reklamcılığın biraz sıkıcı bir hale geldiğini düşünüyorum. Türkiye eğitim politikasının geldiği nokta gereği insanları 1980’lerden beri bilinçli olarak cahilleştiriyorlar. Bu cahilleşmiş kuşak artık iş sahibi oldu, reklam da bu işlerden biri. Junior reklam yazarıyken senior oldular, müşteri işleri asistanıyken müşteri temsilcisi oldular. Hepsi birer basamak yükseldi ve bu cehaletin yönettiği insanlar şu anda patronlar. Hayatları boyunca hiç risk almamışlar, benim eski moda bulduğum bir reklam anlayışındalar.

Neden eski moda?

Hayatlarımızda, reklam sektörünü de ilgilendiren çok önemli bir değişiklik oldu. Gezi süreci pek çok şeyi etkilediği gibi reklam piyasasını da etkilemek zorunda. Bu olay bize, burun kıvırdığımız o yeni kuşağın aslında nasıl insanlar olduklarını, nelerle ilgilendiklerini, mizah yönünü gösterdi. Aslında bu bizim para vererek dahi yaptıramayacağımız bir piyasa araştırmasıydı. Bir potansiyel olduğunu gördük. Elimizde böyle bir kitle varken bugün halen reklamlarda ünlülere göbek attırmanın anlamı yok. Dijital mecralarda çok güzel işler yapan insanlar var. Bu insanları işe alacak kimse yok mu?

Bu hikâyede reklamverenin hiç mi suçu yok?

Reklamveren dediğimiz insanın amacı ürününün satması, doğru bir algı yaratarak hedef kitlesine ulaşması değil mi? Ben reklamveren olarak beş ayrı ajansa gidiyorum ve bunların beşi de bana kırmızı, turuncu ve kırmızının tonlarında işlerle geliyorlar. Oysa benim ulaşmak istediğim hedef kitle mavi. Beni kırmızıyla oyalıyorlar, kırmızının etrafında döndürüyorlar. Sosyal medya, dijital platformlar bu kadar patlamışken bu denli anaakım bir mantık biraz garip bence. Artık daha farklı kulvarlardan insanlardan; yaratıcılığına inandıkları, başka bir grubun sesi olduğunu düşündükleri insanlardan en azından kampanyalarıyla ilgili fikir almaları gerektiğini düşünüyorum.

Siz kendi adınıza sektörün ne kadar içindesiniz?

Şu sıralar bazı markalar için bir tür danışmanlık hizmeti veriyorum. Bana birtakım kampanyalarını gösteriyorlar; kampanyaları nasıl yürütecekleri, ürünlerinin uyandırmasını planladıkları algıyı anlatıyorlar. Bunun üzerine onlara bu konularla ilgili görüşlerimi sunuyorum. Bu işten nefret edeceğimi düşünüyordum ama tam tersine, çok keyif alarak ve severek yapıyorum.

Yiğit Karaahmet reklamcılığı, medyayı ve onu çevreleyen insanları yorumluyor.

Yazınız yayımlandıktan sonra ciddi tepkiler aldınız. Kimileri ağır eleştirdi, kimileri tebrik edip yanınızda durdu. Reklamcılar cephesinden geridönüş oldu mu?

Nefret ettiler.

Hiç mi tebrik eden olmadı?

Oldu tabii ki. “Çok güldük, çok beğendik, hepsi çok doğru” diyenler de oldu ama bunların doğruluğunun veya yanlışlığının sağlamasını yapmak bana kalmaz. Bunları diyen insanlar genelde beni tanıyanlar. Yüzüme karşı “iğrenç yazmışsın” diyen yok. Düzeltmeye çalışanlar oldu, ufak tefek hatalar varmış. Bana gelen tüm eleştirileri okudum; “bunun canını kim yaktıysa şimdi kin kusuyor” düzeyindeydi tepkiler. Demek ki çok güzel bir şey yazmışım, harika bir reklamcı portresi çizmişim ki insanlar benim gerçekten reklamcı bir sevgilim olduğuna veya daha önce bir reklam ajansına başvurduğuma inanmışlar.

Bunca tepkinin nedeni neydi sizce?

Çünkü ilk kez anaakım bir medyada, ulusal bir gazetede kendileriyle ilgili, düzenledikleri ve çok önem verdikleri bir olayla ilgili bir yazı yayınlandı. Ben bu yazıyı bloguma veya alakasız bir dergiye yazmış olsaydım bu kadar yankı uyandırmayacaktı. Bir gazeteye yazı basılırken tek karar mercii yazan kişi değil; editör, yazı işleri müdürü gibi aşamalar da var ve onlar da onayladıkları için, gazete bu yazıyı basmayı kabul ettiği için delirdiler. Bu yazının bir gazetede çıkmış olması onu insanların gözünde tartışılabilir kıldı. Bir de şöyle bir durum var; bu yazıyla birlikte aslında reklamcıların, yazıya karşı duranların ikiyüzlülüğü de ortaya çıkıyor. Bu insanlar eleştirilemez kalelerde oturduklarını sanıyorlar. Reklamverenlerdir ya tüm bir gazeteyi döndüren, bu güce çok inandıkları ve güvendikleri için gazetede böyle bir eleştiri çıkmayacağını zannediyorlardı ama çıktı. O yüzden bu kadar delirdiler, ellerinden bir güç alınmış gibi hissettiler. Bunun bir çorap söküğü gibi devamının geleceğini mi düşünüyorlar, reklamcı kafası nasıl çalışıyor bilmiyorum. Bence önemli olan buydu.

Taraf sıkıntı yaşadı mı?

Asla. Tam tersine o yazı benim de, Taraf’ın da en çok okunan yazılarından biri oldu. Ben o yazıyla MediaCat Köşe Yazarları Endeksi‘nde üçüncü oldum o hafta. Birinci Bekir Coşkun, ikinci Engin Ardıç ve üçüncü Yiğit Karaahmet. Bir geridönüş gördüm özetle. Demek ki bu kadar hakkında konuşulması gereken bir sektörmüş, bu kadar beklenen bir yazıymış.

Taraf ile birlikteliğiniz nasıl başladı ve gelişti; neden Taraf’ı tercih ettiniz?

Akşam gazetesinden sonra uzun bir ara vermiştim, dışarıdan dergilere yazıyordum. Sonra Taraf’tan teklif geldi ve böylelikle ben de çok uzun bir aradan sonra gazeteye geri döndüm. Birlikteliğimizden önce bir Taraf okuru değildim; biliyorum ama okuru değildim. Teklif gelince oturup konuştuk, ilk başta haftada iki gün üzerinden anlaştık ancak daha sonra bunu bir güne düşürdüm. Haftada bir gün yazmaya karar verdim çünkü Taraf para vermiyor maalesef, veremiyor daha doğrusu. Hal böyleyken haftada iki gün yazmak ciddi bir iş haline geliyordu. Öte yandan, para veremiyorlarsa benim için en büyük öncelik editoryal bağımsızlık çünkü farklı düşüncelerim var ve ancak bu düşünceleri yazıya dökebiliyorsam bir gazetede yazmak değer kazanıyor benim için. Bu bağlamda Taraf’tan memnunum, isteğimi istediğim kadar ve istediğim şekilde yazabiliyorum.

Gazetenin basmadığı yazılarınız oldu mu?

Yiğit Karaahmet reklamcılığı, medyayı ve onu çevreleyen insanları yorumluyor.Basamadıkları, geri dönen yazılarım oldu. Biri İslamcıların seks hayatıyla ilgiliydi, fazla erotik buldular. Bir tanesi de Molotof kokteyl yapım tarifi verdiğim bir yazıydı, onu da biraz aşırı buldular. Ama şöyle bir durum var; bir yazımı basmadıkları zaman ertesi gün gazeteye giderim. Ben, yayın yönetmeni ve yazılar editörü bir buçuk saat kadar yazı hakkında konuşuruz. İşin peşini bırakmam açıkçası. Benim için bu tür konularda etkili tek bir yöntem var, o da ikna. Biri beni bir fikre ikna edebilirse sorun yok. Dolayısıyla, bu toplantılarda yazıyı basmasalar da bir kazanım elde ettiğimi düşünüyorum. Günümüzde ulusal bir gazetede yazmak önemli ve Taraf ile birlikteliğimi bir şımarıklıkla elimin tersiyle itmem. Bu sığ medyada bana böyle bir alan tanınıyor, bir tür bağımsızlık veriliyor. İstediğimi istediğim şekilde yazabiliyorsam, sıkıntılara da dirayet göstermem gerektiğine inanıyorum. Ben Yiğit Karaahmet’im çünkü, medyada kimsenin hiçbir şekilde istemediği biriyim. Dolayısıyla en azından tak ettiği noktaya kadar gidebilirim. Gezi olaylarından sonra Taraf’a yazmaya karar verdim aslında. Söyleyeceklerim birikmişti gerçekten, benim de edecek bir iki lafım vardı. Şu anda da gerçekten istediğim gibi yazıyorum ve yazılarımın arkasındayım. Yazılarımının hiçbirini dikkat çekmek, ilgi görmek için kaleme almıyorum; benim birikmişliklerim, gözlemlerim hepsi.

Geçtiğimiz yıllarda narkotik yüzünden başınız belaya girdiğinde medyanın sizi aforoz ettiğini duyurmuştunuz. Türkiye’de medya kimi neden aforoz eder; nasıl olduğunuz zaman kapılar yüzünüze kapanır?

Narkotik mevzusundan hemen aforoz ediyorlar zaten, bunu gördük. Akşam gazetesinde örneğini yaşadık. Bunu o zaman da söylemiştim, Yiğit Karaahmet olarak, bu olay başıma geldiği sırada Amerika’da The Village Voice’ta yazıyor olsaydım mesela olaydan sonra The New York Times’a geçmiştim. Reklamın iyisi kötüsü olmaz çünkü. Ayrıca ben bir popüler kültür yazarıyım, tabii ki narkotikle anılacağım; vergi kaçırmayla anılsam daha tuhaf olmaz mıydı? Anlayacağınız bu, işin bir bölümüydü. İş ile birlikte gelen bir durumdu ve tabii ki hayatımda böyle bir gerçek olacaktı. Bundan ötürü hiçbir zaman özür dilemedim ve açıkçası neden böyle olduğunu da anlamadım. O olay olduğu sırada “herhalde bir daha hiçbir yerde yazamam” diye düşünüyordum çünkü Türk medyasının ne kadar sığ, bağnaz ve korkunç insanlarla dolu olduğunun farkındaydım. O yayın yönetmenlerinin, yazı işleri müdürlerinin bu hayata nasıl baktıklarını da biliyordum. Ancak tahmin ettiğim gibi olmadı, Vogue ile döndüm. Çok istiyordum ve ilk görüşmede kabul edildim, halen de konu geldikçe düzenli olarak yazıyorum.

Medya sizin gözünüzde bir insan olsaydı, ona ne gibi fiziksel ve hissi özellikler atfederdiniz?

Türk medyası mı? Vallahi Anadolulu bir erkeğe benzeyeceği kesin. Bıyıklı, ayakkabısının arkasına basan, beyaz çorap giyen ve durmaksızın sigara içen bir erkek olurdu muhakkak. Feminen hiçbir yanı yok Türk medyasının. Maskülen ve maço Türk medyası. Maskülen, maço ve biraz da çanak yalayıcısı şu anda geldiğimiz noktada. Erken boşalan korkunç bir Anadolulu erkeğin nesi varsa Türk medyasında da aynısı var. Türk medyasını böyle görüyorum ama ben de böyle biriyim ve bu medyada bu şekilde var oluyorum; bu şekilde var olmaktan yanayım. Bu sistem bünyesinde iyi işler yaparak var olmaya çalışan insanları da barındırıyor ama genel olarak sıkıcı ve umutsuz bir halde anlayacağınız. Yazık ona.

Bir medya çalışanı olarak, ideal medyayı nasıl tanımlarsınız peki?

Öncelikle tüm yazılara ve yazarlara hak ettikleri telifin, paranın ödendiği; bir işe gidildiği, bir iş yapıldığı zaman o işin yapıldığı gazetenin işin arkasında durduğu bir medya. Bir de ben Vanity Fair tarzı dergiciliği çok severim. İşe bir bütçe ayrılmalı, iyi bir muhabir haberin peşine gönderilmeli ve onun oradaki konaklamayı, ulaşımı düşünmeden sadece işine odaklanarak çalışmasını sağlayacak ortam muhabire sunulmalı. Tükiye’de de bu konforun sağlanacağı bir medya anlayışının içinde bulunmayı çok isterim ancak maalesef bizim ülkemizde bu çok zor.

Uluslararası medyadan yazmayı çok dilediğiniz bir gazete, dergi var mı?

Tabii ki var. Ben yazar olmaktan öte iyi de bir okurum aslında. Dünyada neler olup bittiğini bilirim, çok okurum. The Guardian‘a, New York Times‘a yazmak isterdim. Vice‘a yazmayı çok istiyordum, Vice Almanya’ya yazdım. Daha sonra bir yazı daha istediler; ben de isterim, keşke yazabilsem ama ortada bir dil problemi var ve onu tam olarak çözemediğim için olmuyor.

Yiğit Karaahmet reklamcılığı, medyayı ve onu çevreleyen insanları yorumluyor.

İlerleyen dönemler için farklı hayalleriniz var mı profesyonel hayatınızla ilgili?

Aklımda çok fazla konu, pek çok proje var. Bunların hepsini oturup bir başıma yazmam mümkün değil. Bu konuları insanlara vermek, onlarla birlikte çalışmak istiyorum. Onlar yazsınlar, ben düzenleyeyim. Onları bakış açılarına göre yönlendireyim, neyi nasıl daha esprili yapabileceklerini, yazılarını nasıl iyileştirebileceklerini göstereyim. Sonuç olarak iyi ya da kötü bu medyada 15’inci yılıma girmek üzereyim ve Türk medyasının nasıl işlediğinden, insanların neler okumak istediklerinden haberdarım. Biliyorum yani, farkındayım bunun. Bu bilgiler doğrultusunda insanları yönlendirebilmeyi çok istedim ama olmadı henüz, belki ileride.

Gazeteciliğin yanı sıra kitapları olan bir yazarsınız da. Ufukta yeni bir kitap var mı?

Bitiremediğim bir romanım var. Bir novella, emeklilik günlerini yaşayan yaşlı bir gay çiftin hikâyesinin anlatıldığı bir polisiye. Bu roman beni çok heyecanlandırıyor, hep gay olmanın içinde olduğu bir ilk roman yazmak istedim. Türkiye’de çok alıcısı olan bir iş değil ama benim kendim için istediğim bir işti ve sonra bu fikir geldi aklıma. Güzel de oldu, son bölümünü yazıyorum. Biterse onu çıkarmak istiyorum.