Yerleşikler ve göçebeler

Son birkaç yıldır paralel olarak iki şey üzerinde yoğun bir şekilde çalışıyorum. Öncelikle yeşil bir internet girişimim var...

01.11.2010 - 00:00 | MediaCat

Facebook
Twitter
Google+
LinkedIn
+

Son birkaç yıldır paralel olarak iki şey üzerinde yoğun bir şekilde çalışıyorum. Öncelikle yeşil bir internet girişimim var. Ayrıca başta sürdürülebilirlik olmak üzere pazarlamayla ilgili tüm konularda serbest danışmanlık yapıyorum, yazıyorum, çiziyorum, konuşuyorum. Bunlardan danışmanlık en kolay para kazanma yolu. Artık ‘yerleşikleşmiş’ bir iş çünkü. İçinde birçok iş imkanı ve fırsat barındıran bir şehirde yürüyüş yapmaya benziyor biraz. Sıfırdan bir şey yaratmak ise, uzun vadede daha ödüllendirici bir yol olarak görülmeye devam edecek ancak böyle bir girişimi temel kazanç kaynağınıza dönüştürmek için ya çılgın ya zengin ya da çok kanaatkar olmanız gerekiyor. Bu nedenle –tıpkı animasyon filmleri yapabilmek için bir barda çalışmaya razı olan yakın bir arkadaşım gibi ben de danışmanlık yapmaya devam ediyorum.

Bununla birlikte şu yeşil internet girişimi işi, son on yıldır sahip olduğum en eğlenceli şey. Şimdiye kadar birçok yeni internet girişimiyle birlikte çalıştım ancak onlar biraz kız kardeşinizin çocuklarına bakıcılık yapmak gibiydi. Oysa girişim sizin olunca her şey tamamen farklı oluyor. Altı kişi bu girişim için çalışıyoruz. Ayrıca birkaç stajyer ve başka kişiler bize yardımcı oluyor. Küçük bir ofiste çalışan küçük bir ekibin parçası olmak ve bir şeyin havalanıp uçuşa geçmesini sağlamaya çalışmak çok eğlenceli. Bizi en çok tatmin eden şey ise, bir yolculuğa çıkmış olmamız ve bu yolculuk boyunca her hafta yenilikçi fikirler geliştirerek girişimimizi sürekli ileri taşımaya kendimizi mecbur hissetmemiz.

İKİ ÇEŞİT İNOVASYON
Bu girişim bu yazıda ortaya koyacağım temel iddiamı geliştirmemi de sağladı. Buna göre iki tür inovasyon süreci var: Yerleşik inovasyon ve göçebe inovasyon…

Yerleşik inovasyon birtakım kaynaklara sahiptir genellikle. Bu inovasyon biçiminin iyice oturmuş çalışma şablonları mevcuttur –ortada bir marka ve bir iş modeli vardır örneğin. Ancak bu tür inovasyon süreçleri, ancak ‘yerleşimin’ yavaşça genişletilmesi veya ıslah edilmesi söz konusu olduğunda işler. Göçebe inovasyon süreçleri ise ‘şehir çapında’ fikirler geliştirmek üzere yola çıkmayı gerektirmez –sonuçta böyle fikirler doğursa bile. Çoğunlukla küçük veya ‘yerel’ bir şey yapmak amacıyla yola çıkılır. Sonra hiç beklenmedik bir sorun veya fırsatla karşılaşılır. Zamanla ortaya çıkan bu yeni duruma adapte olunur. Sonra yeniden yola çıkılır. Birçok başarılı teknoloji şirketinin neden garajlarda doğduğu sorusunun yanıtı budur. Şu anda müşterim olan IKEA bu süreci çok iyi bilir. Şirketin kurucusu Ingvar Kamprad tarafından yazılan bir manifestoda yazılan mottolarından biri şöyledir: Büyük fikirler küçük fikirler olarak yola başlar.

Bu tür inovasyon fikirlerine öncülük edenlere yalnızca internet girişimlerinde rastlanmıyor. Geçtiğimiz günlerde Britanya’nın en büyük otobüsle seyahat şirketlerinden birinin başında bulunan gerçek bir göçebe tarafından yapılan bir prezantasyonu izledim. Bu şirket uzun zamandan beridir sürdürülebilirlik konusuyla ilgileniyor. Bu ilgileri otobüsün seyahat etmenin en yeşil yolu olmasından kaynaklanmıyor yalnızca. Daha önce bir araştırma yapmışlar ve müşterilerinin yüzde 60 ila 80’inin yeşil meseleler konusunda duyarlı olduğunu görerek şaşırmışlar. Böylece şirket yeşil bir yola çıkmış. Önce kullanılmış yemeklik yağlardan yakıt üretilmesini sağlayan bir teknik keşfetmişler. Bunun üzerine otobüslerinden bazılarının üzerine ayçiçekleri resmetmişler, otobüs motorlarını keşfettikleri bu yeni teknolojiye uyarlamışlar ve bu otobüslerde atık yemeklik yağları yakıt olarak kullanmaya başlamışlar. Bu programa başladıktan sonra çok olumlu geri dönüşler elde etmişler, bilet satışlarında büyük bir sıçrama olmuş. Bunun üzerine biyo-yakıt üreten bir şirketi satın almışlar ve programlarını genişletmişler. O zamandan bu zamana kadar başka birçok alışılmadık biyo-yakıt kaynağı keşfetmişler: Sahile vurmuş balinalardan hayvanat bahçesinde ölen bir zürafaya, Londra lağımlarından elde edilen yağlara kadar birçok yeni seçenek…

Bu, Ar-Ge laboratuarlarında elde edilen türde bir inovasyon değil. Daha ziyade göçebelerin hiç ümit vermeyen arazilerden elde ettikleri türden kaynaklara benziyor. Honda, Apple, eBay gibi şirketlerin ilk dönemlerine ulaşmak için bir kazı çalışmasına girişirseniz bu türden birçok hikaye ile karşılaşabilirsiniz.

MİKRO KREDİ HİKAYESİ
Mikro kredinin mucidi olan (ve bu amaçla Grameen’i kurduğu için Nobel Barış Ödülü alan) Muhammed Yunus, dünya fakirleri için yeni bir bankacılık türü geliştirmek üzere yola çıkmamıştı aslında. Başlangıçta yalnızca 70’lerin ortasında Bangladeş’te yaşanan bir kıtlığın ardından, ihtiyaç duyanlara küçük borçlar temin etmeyi amaçlıyordu. Burada önemli olan onun ‘yola çıkmış’ olmasıydı; bundan sonra bütün yapılan yol boyunca karşılaşılan zorluk ve ihtiyaçlara cevap vermekten ibaretti.

Ajanslar ve pazarlama ekipleri de bu yolda yürüyebilirler. Eski ajansım olan St Luke bir dizi rastlantı ve macera sonucu kurulmuştu ve daha önemlisi ajanstaki çalışma biçimimiz de rastlantı ve maceralara dayanıyordu. Bunun en büyük nedeni ise o günlerde yeni medyanın gerçek anlamda ‘yeni’ olmasıydı. O günlerde hiç kimse bu yeni mecrayla nasıl iş yapacağı konusunda en ufak bir ipucuna sahip değildi. Dahası bu mecrada iş yapılıp yapılamayacağı konusunda da kimsenin pek bir fikri yoktu. Yalnızca yola çıkmanız, ne yapacağınızı ise yolda keşfetmeniz gerekiyordu.

Bugün birçok şirketin bahsettiğim yeni yoldan inovasyona yürümeyecek kadar eski yolun yolcusu olduğunun farkındayım elbette. Çoğu şirket ‘yerleşik’ ihtiraslara saplanıp kalmış durumda –marka paylarını bir nebze daha artırmanın derdindeler en fazla. (İçinde bulunduğumuz şu kaotik ekonomik dönemde böyle davranmanın bilgelik mi, yoksa kayıtsızlık mı olduğuna siz karar verin.)

Göçebe zihin yapısıyla ilgili bir diğer önemli nokta, önceki köşe yazılarımdan birinde de bahsettiğim bir şey: Bu zihin yapısına sahip olmak sizi sürekli öğrenmeye ve dünya hakkında taze bir bakış açısına sahip olmaya zorluyor. Yaratıcı fikirler, birtakım sirk numaralarının değil, bu tür öğrenmelerin yan ürünüdür aslında. Platon’un dediği gibi “yeniliğin anası ihtiyaçtır.” Whitney Smith’in çok yakında yayımlanacak olan yeni kitabı Information Revolutions, içinde bulunduğumuz dijital enformasyon atmosferinin bizi yeniden ‘avcılık toplayıcılık’ durumuna taşıdığı fikrini ileri sürüyor. Yani artık hızlı enformasyon akışına uyum göstermemiz, bu konuda uyanık ve açgözlü olmamız gerekiyor. Ayakta kalıp kalmayacağınız ya da refahtan pay alıp alamayacağımızı belirleyecek temel fark bu olacak. Google ve diğer temel araçların yardımıyla sürekli enformasyon peşinde koşma sonucunda elde ettiğimiz gündelik deneyimimiz bu iddiayı destekler nitelikte. Bu fark, bugün yaşadığımız gıda ve enerji güvenliği gibi birçok sürdürülebilirlik probleminin temeline indiğimizde de karşımıza çıkıyor.

Söz konusu kitaba http://whitney-smith.net adresinden erişebilir ve kendi fikirlerinizle katkıda bulunabilirsiniz. Yazar ortaya koyduğu temel teoriye uygun olarak kitabın taslağını okurlarla paylaşıyor, böylece yapılacak katkılarla kitabın nereye doğru yol aldığını görebiliyor.