Yaratıcılığın İzinde: Uğurcan Ataoğlu

Bu ay Yaratıcılığın İzinde söyleşi serimizin konuğu Uğurcan Ataoğlu.

06.03.2017 - 16:29 | Tuğba Dülger Özöğretmen

Yaratıcılığın İzinde: Uğurcan Ataoğlu
17
paylaşım
Facebook
Twitter
Google+
LinkedIn
+
Nedir?

Uğurcan Ataoğlu’na göre saflık arayışı hayatın tamamıyla ilgili. Tasarım ise bunun yalnızca bir kolu. Hatta öyle ki, “Belki mesleki olarak da bir köylü gibi yaşayıp üretmenin zamanı gelmiştir diyor Ataoğlu. Kendisiyle yaratıcılığın “en saf” hallerini konuştuk.

Yaratıcılık, kendisini çevreleyen başka dinamiklerle anlamlı bir bütün oluşturuyor. Sizin yaratıcılığınızı tamamlayan başat unsurlar neler?

Global sektörün getirdiği ‘creative head’, ‘creative director’, ‘ECD’, ‘yaratıcı yönetmen’ gibi görev tanımları bana göre saflığımızı bozuyor.

Türkiye’deki örfi akıl kendi aramızda kullandığımız “yaratıcı insan” tanımlamasını kabul etmiyor. “Biz kimiz ki yaratıcı oluyoruz” lafını üstümüze alınırsak kafamıza ilk tokadı yiyoruz ve yaratıcı olmaya korkuyoruz. Hâlbuki biz kendi çapımızda yaratıcıyız. Bir kelime üzerinde bile bu kadar tartışmaya takılıp kalmak bizim memleketin kafa yapısının sonucu. Sektörün resmî dili İngilizce olduğu için “kreatif insan” diyoruz, konu kapanıyor. Zaten bana bazen “hocam” diyorlar, bazen “üstat”, bazen de “abi”. Unvan resmî bir statü, nüfus kâğıdında yazmıyor. Çok da abartmayalım. Global sektörün getirdiği “creative head”, “creative director”, “ECD”, “yaratıcı yönetmen” gibi görev tanımları bana göre saflığımızı bozuyor. Bizi dikey örgütlenmeye zorluyor. Ben yataycıyım.

Geçenlerde arkadaşlarla Kars’a gitmiştik. Bir zamanlar Rusya’dan Kars’a göçen aykırı bir grup var. Onlara Malakan deniyor. Rusça isimlerinin anlamı “süt içen” demekmiş. Rus Çarı “Niye her gün süt içiyorsunuz?” diye sormuş. “Doğduğumuz gün gibi saf kalmak için” diye cevap vermişler. Ne kar, ne de kaz. Beni en çok etkileyen şey bu cevap oldu.

Reklam sektöründe ve bulunduğunuz çevrede -bahsettiğiniz bağlama sadık kalarak- saf kalmak ne kadar mümkün?

Bütün meslek kitapları, başarı hikâyeleri aynı şeyi öğütlüyor: Çoğaltmayın, azaltın. Metin yazarken de, film çekerken de, logo tasarlarken de… Saflık arayışı hayatın tamamıyla ilgili. Evdeki eşyayla, giydiklerimizle, yediklerimizle ilgili. Mesela yaptığın ilanda birçok farklı font kullanıyorsan tasarımcı olarak, henüz saf değilsin. Fontların da safı var, renklerin de, notaların da… Çok ama boş konuşanlara karşı az ve öz konuşmak da bir saflık arayışıdır, işyerindeki toplantı sürelerinin gereksiz uzamalarına engel olmak da.

Başlangıçtaki saflığımıza tabii ki ulaşamayız ama hayatımızı, ilişkilerimizi, fikirlerimizi her türlü fazlalıktan arındırmaya çalışarak saflığa yaklaşabiliriz. Sağlıklı olmak için köy hayatı ve beslenme tarzı trend oldu ya, belki mesleki olarak da bir köylü gibi yaşayıp üretmenin zamanı gelmiştir.

Müşteri ajansı sınırlamıyorsa, ajans kendini sınırlamalı.

Sizin sektörünüzde yaratıcılık, ikinci bir partinin, müşterinin beklentisiyle şekilleniyor, sınırlanıyor. Bu sınırlanmışlık hissi mesleki olgunlukla azalıyor mu, artıyor mu? Siz bu durum hakkında ne düşünüyorsunuz, ne hissediyorsunuz?

Müşteri ajansı sınırlamıyorsa, ajans kendini sınırlamalı. Reklamda serbest yaratıcılık diye bir şey yok. En yaratıcı fikirler hep sıkıştırılmış durumlardan çıkıyor. O zaman sen de fikri köşeye sıkıştırıp kolayca yakalıyorsun.

Ajans ile müşterinin ortak mesaisinde kurumsal ve kişisel korkular, endişeler, zevkler, egolar, memleket meseleleri, piyasa şartları ve bütçeler, ajansın çalışıp önerdiği çözümü uçlarından tutup acımasızca çekiştirir. Bu pozisyonda ne kadar doğru bir iş yapabildiğin senin mesleki başarına bağlı. Sektör olarak hepimiz böyle bir cenderenin içinde çalışıyoruz. Giderek uzaklaşsak bile bir saflık mertebesi olduğunu hiç unutmayalım bence.

Tasarımcı kimliğiniz başka hangi alanlarla etkileşim halinde?

Eskiden dünyadaki işleri takip etmek için aylık mesleki dergilere abone olurduk. Şimdi dünyanın en başarılı videoları anında cebimizde. Beğendiğimiz illüstratörleri Instagram hesabından dakikasında takip ediyoruz. Geçenlerde Endonezya’da yaşayan bir kadın illüstratörle çalıştık. Dünyanın diğer ucundaki bir yeteneği yönlendirerek performansının artmasını sağlamak bizim de motivasyonumuzu artırdı.

Etrafımızdaki çirkinlik, vasatlık ve kötü fikirlerden nefes alamaz haldeyiz. Daha fazla tasarlayarak bir nevi fotosentez yapmamız lazım.

Alametifarika’nın iş yükü dışında, toplumun moralini yükseltecek, kültür ve sanatla ilgili farkındalık yaratacak, değer katacak, ticari olmayan işlere destek olmak; onların gerçekleşmesini sağlamak beni temizliyor, mutlu ediyor. Bunun dışında kitaplar yazıyorum ama yazar değilim. Benim için yazmak bir performans. Yönetmen değilim ama film çekiyorum. Küratör değilim ama sergiler düzenliyorum.

Etrafımızdaki çirkinlik, vasatlık ve kötü fikirlerden nefes alamaz haldeyiz. Daha fazla tasarlayarak, hatta bunu gönüllü yaparak bir nevi fotosentez yapmamız lazım.

Tasarımlarınızda en çok neyin, kimin, nerenin hikâyesini anlatmayı seviyorsunuz?

Bir markaya hikâye yazmak için müşteriden sipariş alman gerekiyor. Karşılığında para alıyorsun. Kendi hikâyeni yazmak istersen siparişi veren de yapan da kendinsin. Ama karşılığında para harcıyorsun. Benim hayatımdaki bu iki farklı çalışma şekli birbirini dengeliyor.

Ama müşteri olarak tabii ki en çok kendimi seviyorum. Ailem, doğduğum şehir, çalışma arkadaşlarım, etkilendiğim insanlar ve zaman kavramı ilgi duyduğum konular. 15 yıl içinde dört kitabım yayınlandı. Üzerinde çalıştığım yeni kitaplar, filmler zamana yayılmış durumda. Ajans işleri günlük ve haftalık, kişisel projelerim aylar ve yıllar ölçeğinde devam ediyor.

Sizce 2000’li yıllar etkilenmek için nasıl bir dönem? Neler vaat ediyor?

Yıllar geçse, iş yapma şekilleri değişse de hiç değişmeyecek bir şey var. O da dünyaya karşı kişisel duruşumuzdaki fark.

Bizim sektörde de 10 yılda bir darbeler yaşıyor. 1990’larda bilgisayarlarda yapılan tasarım işleri 1980’li yıllarda elle yapılıyordu. 2000’lerde reklam filmleri ve fotoğraflar dijital teknolojiyle çekilmeye başlandı. 2010’dan sonra sosyal medya hayatımıza girdi. Bireysel bir performansını internetten paylaşabiliyorsun. Bütün dünya bir gecede seni tanıyor.

2020’den sonra neler olacağını galiba merak etmiyorum. Yıllar geçse, iş yapma şekilleri değişse de hiç değişmeyecek bir şey var. O da dünyaya karşı kişisel duruşumuzdaki fark. Bu farkı yaratmak için “saf”laşıp kendimizi bulmamız gerekiyor. Başkalarının bizden ne beklediği değil, bizim kendimizden ne beklediğimiz önemli.