Yaratıcılığın İzinde: Tuna Kiremitçi

Bu ay Yaratıcılığın İzinde söyleşi serimizin konuğu yazar Tuna Kiremitçi oldu.

03.02.2016 - 14:48 | Tuğba Dülger Özöğretmen

Yaratıcılığın İzinde: Tuna Kiremitçi
18
paylaşım
Facebook
Twitter
Google+
LinkedIn
+
Nedir?

Kurguyla gerçekliğin iç içe geçtiği bir toplumda, yeni denemelere karşı muhafazakar duruşunu kırmakta zorlanan okurlara ve “aşk”a mesafeli edebiyat çevreleri içinde yazıyor Tuna Kiremitçi. “Nasıl”larını kendisiyle konuştuk.

Bugün Türkiye’deki “edebiyat camiası”nın artıları ve eksileri, -varsa- yazarlar üzerindeki dayatmaları neler?

Romanı değerli kılan anlatımı değil de konusuymuş gibi tuhaf bir algı var nedense. Bu yüzden aşk, cinayet, fantezi gibi konular üvey evlat muamelesi görüyor. Oysa bir aşk romanı da edebi bakımdan gayet değerli ve önemli olabilir. Hayatta aşktan daha önemli konu mu var? Kariyerimin başından beri bunu göstermek için uğraşıyorum. Aynı mücadeleyi Ahmet Ümit polisiye, Murat Menteş de fantezi için veriyor. Yine de o tuhaf algıyı tam olarak kırabilmiş değiliz.

Peki, toplumun yazar üzerinde sessiz bir dayatması var mı? Konularınız, mesele etmeye değer gördüğünüz şeyler seneler içinde nasıl farklılık gösterdi?

Okur, eğer bir kitabı çok tutmuşsa yazarından hep aynı şekilde yazmasını bekliyor. Yazar yeni şeyler denemeye kalkarsa yadırgıyor ve ondan uzaklaşıyor. Bu anlaşılır bir şey. Ama bir uzlaşma noktası bulunabilir. Bir sevda romanının içinde toplumsal gerçekler ya da fantastik bir romanda polisiye boyutlar neden olmasın? Yazarın sentez becerisine kalmış. Kaldı ki edebiyatımızda bunu aşmış ustalar var. Attilâ İlhan, Sabahattin Ali, Selim İleri gibi. Bir de buna zaman bulamayıp değeri öldükten sonra anlaşılanlar var tabii. Oğuz Atay en iyi örnek.

Okurla arasına mesafe koymayan bir yazarsınız. Bu mesafenin kısalığı, aslen romancılığınızı besleyen bir alışverişe mi dayanıyor?

Herhalde mizaç meselesi. Okura yukarıdan bakmak ve bilgiçlik taslamak hiç istemedim. İsteseydim de beceremezdim zaten. Kendim gibi olmaya ve kalbimle yol almaya çalıştım. Okur da buna karşılık verdi. Açık sözlü olmama rağmen her toplumsal kesimden ya da dünya görüşünden okurum var. Bu nedenle mutluyum. Bence edebiyatın görevi ruhlar arasında köprüler kurmak. Şu kutuplaşma ortamında birbirimizin hikâyelerini öğrenmeye her zamankinden çok ihtiyacımız var.

Yaratıcılığın İzinde: Tuna Kiremitçi

Son kitabınız “Uçan Halıların Ayrodinamik Sorunları”nda, Batılıların hoşuna gidecek bir roman formülünün peşinde koşan Berkay’ın serüvenini anlatıyorsunuz. Bugün bu formüller, okur tarafında ne derece kabul görüyor?

Dünya çapında başarı kazanan yazarlara biz de saygı duyuyoruz, orası kesin! Herhalde periferi ülkesi olduğumuzdan. Kaldı ki bu isimler arasında Orhan Pamuk, Elif Şafak, Hakan Günday gibi hayranı olduğum yazarlar var. O romanda işaret etmeye çalıştığım asıl sorun, en vasat Fransız yazarın bile böyle dertlerinin olmayışı. Onlar dünyaya seslenmek için folklorik takılmak zorunda değiller. Bunu Batı dışı yazarlara haksızlık olarak görüyorum.

Az kelimeyle büyük tespitler yapmanın, cımbızlanan havalı alıntılarla yazıp konuşmanın yüceltildiği bir dönemdeyiz. Zamanın ruhu yaratıcı yazarlık için nasıl bir ortam vaat ediyor?

Az sözle çok şey anlatmak zaten yazarlıkta erdem. Sosyal medyada ise bu iş komik bir hal alıyor. Özellikle edebiyatçılar 140 karakter dünyasını er meydanı gibi görüyorlar. İtiraf edeyim, kendimi de bazen bunu yaparken yakalıyorum. Ama zamanın ruhunun edebiyata en büyük etkisi görsellik ve hız. Okurun değişen algısına ayak uydurma gerekliliği. Mesela sadece Pulp Fiction filminin edebiyatın son 20 yılına etkisi Flaubert’inkinden çok daha fazladır. Bunu kabul etmek gerek.

Türkiye, ancak kurgu olması beklenebilecek pek çok gerçek hikâye barındırıyor. Kurgu ve gerçeğin bu denli girift hale gelmesi, yazar için bir handikap mı bir avantaj mı?

Isabel Allende der ki; “Güney Amerika’da sokakta bisiklete binen mor bir fil görürseniz şaşırmazsınız. Bu yüzden büyülü gerçekçilik akımı burada doğmuştur.” Türkiye de benzer bir dalga boyunda. Her gün haberlerde öyle duygusal, komik ve korkunç şeyler görüyoruz ki edebiyat buna yetişebilmek için sürekli devinmek zorunda kalıyor. Edebiyatımızın son 15-20 yıldaki zenginleşmesini aslında bu handikapa borçluyuz.

Müzik, sinema ve yazarlık arasında mekik dokuyorsunuz. Bu disiplinler arasında, yaratıcı tarafınızı taze tutan nasıl geçişler yaşıyorsunuz?

Günümüzde yazarın “Ben romanımı yazarım, gerisiyle ilgilenmem” deme lüksü yok. Sinemayla, müzikle, tiyatroyla, güzel sanatlarla, psikolojiyle ve tarihle temasta olmak zorundayız. Hepsinden beslenmek ve özgün bir senteze ulaşmak gerekiyor. Aklıma roman yazarken bir melodi ya da beste yaparken bir roman konusu gelebiliyor. Sanatı karşılıklı ilişkiler içinde bir bütün olarak yaşamaktan yanayım. Tabii yazar olduğumu unutmadan. Yoksa hayat aslında tek bir sanat için bile kısa!