Yaratıcılığın İzinde: Pınar Demirdağ

Yaratıcılığın İzinde söyleşi serimizin bu ayki konuğu IKEA'nın ilk Türk tasarımcısı Pınar Demirdağ.

10.02.2017 - 11:06 | Sultan Öncü Arslanoğlu

Yaratıcılığın İzinde: Pınar Demirdağ
10
paylaşım
Facebook
Twitter
Google+
LinkedIn
+
Nedir?

Kendisini IKEA Türkiye’nin ilk Türk tasarımcısı olarak tanısak da Pınar Demirdağ, Pınar&Viola markası altında yaptığı desen tasarımlarıyla Avrupa’da birçok sanatçı arasından sıyrılmayı başaran bir isim. Tasarımın dilini kullanan sanatçı Pınar Demirdağ ile hem tasarımlarındaki ideolojiyi hem de marka, imaj ve tasarım arasındaki ilişkiyi etraflıca konuştuk.

Öncelikle Pınar&Viola’nın hikâyesinden biraz bahsedebilir misiniz? Hangi hedefle yola çıkmıştınız?

Moda birçok sanat dalına nazaran bir şekilde daha fazla ilgi görüyor; hep değişken, hızla giden bir tren ve vagona atlamadığın sürece arkada kalıyorsun.

Ben ve Viola, insanların hayatlarına dizayn katmaya çalışan; görsel kodlara, ikonlara, grafiklere saplantılı olan iki farklı tasarımcıydık. Bu saplantı bizi bir araya getirdi. Yeni jenerasyon görsellik, çekicilik ve istek üzerine büyüyor. O yüzden biz de arzu, istek, cazibe ve çekicilik üzerine öyle işler yapmak istedik ki insanlar daha önce merak etmedikleri konuları merak edip onlar üzerine bilgi sahibi olmak istesinler. İnsanlarda tolerans, alçakgönüllülük ve cömertlik sıfatlarını çağrıştıracak işler yapmak istedik. Moda üzerine düşündük çünkü birçok sanat dalına nazaran moda bir şekilde daha fazla ilgi görüyor, hep değişken, hızla giden bir tren ve vagona atlamadığın sürece arkada kalıyorsun. Modanın sahip olduğu bu gücü kullanmaya karar verdik.

Moda tasarımcıları nasıl her sene koleksiyon çıkarıyorsa biz de işlerimizi desen koleksiyonları olarak çıkardık. Kıyafet koleksiyonu değil ama imaj koleksiyonu. Reklam, kampanya, printer, görsel, desen bunların hepsi imajın altına giriyor. 2009 yılında çıkardığımız ilk koleksiyonumuz, 2008 krizine istinaden kredi kartı üzerineydi. Çıkardığımız koleksiyonlar yurtdışında medyada çokça yer alıyor, insanlar çokça konuşuyor. Beş sene Hollanda’da çalıştıktan sonra modanın parçası olabilmek için Paris’e gittik ve Paris Moda Haftası kapsamında bu koleksiyonları çıkardık. Sonrasında markalar, kurumlar, bireyler onlara koleksiyon çıkarmamızı ya da desen çalışmamızı istemeye başladılar.

Kullandığınız image couture ve digital couture kavramları neyi ifade ediyor?

İki yıl önce bir sanat küratörü bizim işlerimizi betimlemek için “digital couture” tabirini kullandı. Bu sabra sahip olan dijital tasarımcı az var dünyada. Biz bu betimlemeyi sahiplendik. O yüzden “digital couture”ü yalnızca biz yapıyoruz diyebiliriz. İki sene önce bu şekilde konuşulmaya başladık.

Biz ikisini de yapıyoruz. Görseli modaya uygun, dijitali daha çekici hale getiriyoruz. Tasarımın dilini kullanan sanatçılar olarak görüyoruz kendimizi. Bir resim yapılıyor, satın alınıp eve asılıyor. Ama ben bir eser yapıp, göğsünüze yapıştırıyorum ve sizin her girdiğiniz ortamda benim ideolojimden konuşuluyor. Anlaşılmasa bile ondaki canlılığın size kattığı pozitiflikle yeni bir şeyler gelişiyor. Seramiğin katıldığı havaalanlarında, IKEA’nın girdiği evlerde olduğu gibi. Daha basit bir şekilde söylersek Viola’yla birlikte sanatı demokratikleştirdiğimizi düşünüyorum.

Desenlerinizde çekiciliğin yanı sıra işlevsellik de öne çıkıyor. Markaların tasarımlarınızdan beklentisi ne oluyor?

Yaratıcılığın İzinde: Pınar DemirdağFarklılık yaratmak ve inovasyon. Bizden istenen hep o. Giyimde de ev tekstili sektöründe de yapılan bir ürün var. Bir şekilde kimse yapılan bir ürünün üzerine giden desene çok ilgi göstermiyor. Ancak endüstriler zamanla uyanmaya başladı. Ürünlerin üzerine giden deseni imaj bankasından indirmenin yettiği noktadan ürünün belkemiğinin aslında imaj olduğunun farkına varıldığı noktaya gelindi.

Markalar artık ne kadar kaliteli olurlarsa olsunlar, dünyayı ne kadar demokratize ederlerse etsinler, ürünlerine bir sanatçıyla birlikte mana katarak daha fazla haber olduklarını, daha fazla sattıklarını ve kesinlikle bir fark yarattıklarını anladılar. Türkiye’den Seranit de bunu yaparak sektöründe bir ilki gerçekleştirdi.

Türkiye’de endüstrinin tasarıma ilgisini nasıl buluyorsunuz?

Kalbimde uzak kaldığım ülkem için bir şeyler yapma isteği var. Türkiye’de bulunduğum süre içerisinde, iş anlamında şu ana kadar konuştuğum insanlar çok pozitif. Ama endüstrilerden talep yok. Beraber iş yapma isteği var ancak bu bir şekilde kağıda dökülmedi. Türkiye’de biraz lafta kalıyor işler. Bunu anlamaya çalışıyorum. Bir sanatçıyla çalışmak aslında risk almaktır.

Türkiye’deki bu ilgi eksikliği de alışılmamışlıktan ve güven eksikliğinden olabilir. Bir şekilde kendimizle barışıp, kendi muhteşemliğimizin farkına varmamız lazım. Türkiye’de yapmak istediğim şey bir algı sapması yaratmak, inanılmaz bir kültürden geldiğimizi gösterecek ve Türk insanın alçakgönüllüğünü, hoşgörüsünü dünyaya tanıtacak desenler yapmak.

Desenleri tasarlarken hâkim ideolojinizin yanı sıra küresel tüketici trendlerini de okuyor musunuz?

Tabii ama onları okuduğum kadar Güney Afrika’daki şamanlarla da zaman geçiriyorum. Tüketici ne bekliyorsa onu veriyorum diye bir şey yok. Biz, her ne olursa olsun sanatçıyız. Her şeyden öte kendi vizyonum daha önemli. Çok egoist bir bakış açısı belki ama öyle bir yere konumlamak istiyorum ki kendimi, hep bir şeylerin önünde olabileyim. Günümü yaşayayım ama gelecek konusunda da hayaller kurabileyim.

Sadece tüketicinin günlük istekleri üzerine raporlar okuyup hayal gücümü onlarla sabitlersem yeni bir şey üretemem. O zaman sanatçı kavramından uzaklaşıp tüketici isteği odaklı tasarımcı olurum. İnsanların eğilimlerinin tabii ki farkındayım ama benim kalbimi çarptıran şey risk alan insanlar, sevdiği şeyler için kimsenin bakış açısını umursamayanlar. Bizi en çok etkileyenler de toplumumuzun kenarında yaşayan, toplum tarafından kabul edilmeyen insanlar.

Yaratıcılığın İzinde: Pınar Demirdağ

Pınar&Viola’yı ayrıcalıklı kılan noktalardan biri de kullandığı teknik. Nasıl bir üretim pratiği hâkim?

Biz, “couture”ü kişiye özel tasarım yaptığımız için kullanıyoruz. Dünyada bir tane olduğu için sanat eseri olarak görülüyor. Ornamentasyon sanatını, zanaatkârlığın onurunu, el yapımını ışık hızında akan internetin hızına getirmeye çalışıyoruz. Çünkü internette el dokuması, sabır diye bir şey yok, her şey çok hızlı. Bu çok insansız bir şey. İnternetin bizi alıştırdığı hız insanlığımızın hızı değil aslında. Bunu tamamen dışlamaya çalışmıyorum ama bir oturup düşünmek gerekiyor.

Bir gazeteci bizi, günümüzün dijital Rönesans ressamları olarak yazdı. Ben ve Viola tam da bir Rönesans ressamının, bir keşişin sabrıyla çalışıyoruz diyebilirim. Bir zanaatkâr gibi çalışıyoruz. Yurtdışında bir işi bitirebilmek için üç gün veriyorlar. Üç-ç günde bir şeyi bitirince nasıl bir kalite çıkıyor oradan? Biz iki kat zaman isteyip, karşılarına akıllarını bambaşka bir yere götürecek bir iş ortaya koyarak bir şekilde onları daha sabırlı olmaya ve kaliteye ikna edebileceğimize inanıyoruz. İnsanların nicelik yerine niteliğe özen göstermelerini sağlayabileceğimizi düşünüyorum.

Son olarak, üretim sürecinizdeki çabaya istinaden, dijital görselleştirme gelenekseli öldürüyor mu sizce?

Yaratıcılığın İzinde: Pınar DemirdağTabii, buna hayır demem mümkün değil ama bir de arz-talep var. Ne kadar çok dijital olursa o kadar az el yapımı oluyor. Dijitalde her şeyin daha çabuk ve ucuz olmasına alışan biri, “neden yedi kat daha fazla para vereyim?” diyor. Çünkü el işi daha pahalı, daha uzun bir emek sürecinden geçiyor, erişilmesi daha zor bir zanaat.

Gelecekte nasıl olacak diye sorarsanız, insanların daha çevrimdışı yaşayıp daha az satın aldıkları ama daha otantik ve gerçek şeylere paralarını, akıllarını ve enerjilerini harcadıkları bir gelecek olacağını düşünüyorum. Ne kadar hızlı gidersen o kadar hızlı tükeniyorsun. Bizim her zaman yerinde duracağını zannettiğimiz değerleri dijitalleşmeyle bir bir kaybetmeye başladığımızı görüyorum. Ben, özüne geri dönmekle otantik el yapımına geri dönmenin bir araya geleceğini düşünüyorum.