Yaratıcılığın İzinde: Hayko Cepkin

Eylül ayında Yaratıcılığın İzinde söyleşi dizimizin konuğu Hayko Cepkin oldu.

05.09.2016 - 16:58 | Tuğba Dülger Özöğretmen

Yaratıcılığın İzinde: Hayko Cepkin
12
paylaşım
Facebook
Twitter
Google+
LinkedIn
+
Nedir?

Yaratıcılığın izini sürmek için en doğru adreslerden biri Hayko Cepkin. Tarzını ve müziğini görünür hale getirmek için başından beri bir strateji yürüttüğünü söylüyor ve hikâyesini “Ben bu piyasaya tamamen zıt bir anti-kahraman olarak çıktım. Türkiye’de olmaz denilen her şeyi yaptım” sözleriyle anlatıyor.

Nasıl bir üreticisiniz? Buradan başlayalım.

Ters çalışan biriyim. Önce müziği, sonra sözünü düşünürüm. Ürettiğim müziği bir soundtrack olarak hayal ederim. Çünkü insanlar aslında bir müziği dinledikleri zaman, kendi hayatlarının soundtrack’ini duymak istiyorlar. Beste aşamasından önce bütün müzikleri üretir, kayıtlarını bitirir ve bana bu müziğin ne hissettirdiğini düşünürüm.

Mesela 15 beste yapmışım. Peki, bu bestelerin dokuzunu arka arkaya koyup dinlediğim zaman bana duygusal olarak ne hissettiriyor? Bu dokuz parça genel olarak yarım aralıklı, korku öğesi içeren parçalarsa bu hikâye korku temellidir. Biri, aşkın hallerini sert bir şekilde dillendirmiş olsa da, romantik armoniler, majör armoniler giriyorsa aşkı hissettiriyordur. Bu, daha sıkıcı bir çalışma yöntemi çünkü elinizdeki koskoca bir yelpazeyi bir konu içine sıkıştırıyorsunuz. 3-4 dakikalık hazır bestelenmiş bir şarkının üzerine bu konuya uygun söz yazmaya başlıyorsunuz.

Peki, tüm bunlar anlamlı bir bütün oluşturmak zorunda mı?

Bence öyle. Çünkü ben dinlediğim bir albümde de bunu isterim. Yolda yürürken ya da motorda giderken dinlediğim bir müzik beni duygusal bir moda soktuysa, birden hoplata zıplata o moddan çıkarmaya hakkı yok. Beni o duyguyla bitirmesi, kafamı dağıtmaması lazım. Ya da neyi, niçin yaptığını çok iyi bilen bir albüm olması gerekiyor.

Keyifle başlarım, düşündürürüm, bazı sözler çok manalı olur bazıları çok saçma olur. Peki, bu saçmalığı neden yaptım? Bu albüm bittiğinde, o 35-40 dakika sona erdiği zaman ben hangi duygu içerisindeyim? Bunlar hep hesabımda olan şeylerdir. Ben duygu yüklemeyi seviyorum, şarkı yapıp satmayı sevmiyorum.

Daha çok hikâye anlatır gibisiniz. Bunda yorumunuzun da payı büyük tabii. Bu süreç beste aşamasından başlıyor sanırım.

Evet. Halüsinatif şeyleri görüyorsunuz zaten. Kaydettiğin anda, sonrasında vereceğin duyguyu biliyorsun. Mesela kliplerimi mutlaka kafamda yazarım. Bunun hikâyesi budur, bunun için yapılmıştır, bunu anlatır vs. Hepsini bilirim.

Sahne şovunun kurgusu bile bu aşamada mı ortaya çıkıyor?

Evet, her şey. Nasıl bir duygu bırakmak istiyorsam, onun hesabıyla başlıyorum sahneyi de tasarlamaya. O şarkı bittiğinde insanların yıkılmasını istiyorsam, ona göre tasarlarım. Herkesin yumruğunun havada olmasını istiyorsam, ona göre tasarlarım. Ekibim yaklaşık 11 senedir benimle birlikte. Artık benim ne istediğimi onlar çok iyi biliyorlar.

Bu konuda yenilikleri takip ediyor musunuz?

Ediyoruz ama bazı yenilikler ulaşamayacağımız kadar yeni. Burada yok, olsa yapmak isteriz.

Tarzınızı underground’dan çıkarıp görünür kılmayı sağlamak için bir strateji, hesap kitap yaptığınızı söylüyorsunuz. Nedir bu strateji?

İki çeşit strateji vardır. Biri çok kazanmak ve star olmak. Diğeri de bizim yaptığımız gibi, bu projeyi ayakta tutma stratejisi. Mevcut halimize, 11-12 yıl içinde sahnede yaptığımız şovların geneline baktığınız zaman Türkiye standartlarına uymayacak (sahnede kan fışkırtan kompresörlü asalar, sarkan damarlar ve beyinler, kozalardan çıkan alien’lar) şeyler yaptığımızı görürsünüz. Ve böyle bir şeyin kabulü konusunda da kiminle konuşursanız konuşun, hepsi bunun bir zaman kaybı olduğunu düşünüyordu. Her zaman “İyi bir müzisyensin, kaybolma” gibi bir alt temel vardı. Hırslarım yüksek. Neden başarılmasın? Benim gördüğüm başka bir potansiyel vardı.

Genel olarak o dönemde dinlediğimiz müzikler yabancı tabanlıydı. Böyle bir kitle vardı ve bu kitleye, bu müziğin Türkçesini dinletebilmemiz gerekiyordu. 80’lerde ve 90’larda beste yaparken yanıldığımız en büyük nokta, dinlediğimiz yabancı müziğin aynısını yapmaya çalışmamızdı. Uygun olmayan oydu. Ne zaman ki rock grupları makam kültürünü ve Türkçeleşme meselesini işin içine katmaya başladı, o zaman sevilmeye, tutulmaya başladılar. Özellikle 2005-2009’da Türkiye’de rock müzik yükseliyor gibi bir furya oldu. O döneme denk gelen bir sürü grup var. Türkçeleşme hikâyesini yakaladığımız için bu başarı geldi. Altyapısına baktığın zaman şunu görürsün; benim pek çok şarkımın barok, black metal öğeli, gotik ve Kuzey ülkelerine kaçan bir yapısı olmasına rağmen üzerinde makamsal bir değer vardır. Tabii diğer yandan bunu ayakta tutabilmek, bu işin bir sahne sanatı olduğunu insanlara anlatabilmek 20 yıldır benim payıma düşen şey oldu.

Bu toplumun marjinale olan bakışı son yıllarda nasıl değişti dersiniz?

Değişmedi.

Değişmez mi peki?

Değişmez. Bu, çok uzun vadeye yayılan ve insanların bunu mental olarak kabul ettikleri bir süreç. Bunu ben de değiştiremem. Burada “marjinalse de bir tek seni sevdim Pikachu” sistemi var. “Transseksüelse de bir tek seni seviyorum Bülent Ersoy. Acayip giyimlerine rağmen sanat güneşimiz sensin Zeki Müren. Çok bağırıyorsun, kafamı ütülüyorsun, acayip de bir tipin var, bizim bütün çocuklar da senden korkuyor ama rockçı olarak bir tek seni seviyorum Hayko…” Benden bir tane daha çıksa sevilmeyeceğine adım gibi eminim.

Birkaç yıl önce verdiğiniz bir röportajda, bu piyasanın anti-kahramanlara ihtiyacı var diyorsunuz. Şimdi ne durumdayız?

Evet, ben bu piyasaya tamamen zıt bir anti-kahraman olarak çıktım. Türkiye’de olmaz denilen her şeyi yaptım. İyi ki de yapmışım. Ben isterdim ki bunu daim kılabileyim ama bu tamamen senin, “yenilikleri takip ediyor musunuz?” sorunla alakalı. Bu konuda bir devamlılık yakalamak mümkün değil. Çünkü ben yaptığım bütün enteresan sahne hikâyelerini birebir kendim finanse ettim. Böyle bir güç yok.

Niye yok? Çünkü sert, marjinal ve tehlikeli olarak adlandırılacağınız bir projede olduğunuz için markaların gözünde de size sponsor olabilecekleri bir durum yok. Çünkü o markaya günü geldiğinde “Tamam markanız iyi güzel, destek oldunuz da, bu yanlış değil mi sizce?” diye hesap sorabileceğiniz bir pozisyonunuz var. Biz her şeyi biriktirdiklerimizle yaptık. Bizdeki haz bu. Zoru başarmış olmanın verdiği neşedeyiz biz. Kolay elde etmedik, onun için ben yaptığım her şeyden son derece memnunum.

Sizin için “her tarzı kotaran bir müzisyen” şeklinde yorumlar okudum. Bu koşulsuz şartsız iyi bir şey mi?

Bence öyle, bu benim müzisyen olduğumu gösterir. Tarzımın dışında her ne söylüyorsam söyleyeyim kendi tarzımı katarak söylüyorum. Bir imza bırakmak çok önemli. Müzisyenlik evrensel bir şey, ben tarza yoğunlaşmıyorum. Benim karşı çıktığım tek bir şey vardır; popüler kültürün içindeki popülist tavrın doğruluğuna inanmayan bir adamım. O tip işleri bana satamazsınız. Ben satmak için üretilmiş müziği satın alacak biri değilim. Duygularını kaydetmiş birinin hakkını ödeyerek hayallerine ortak olmayı seçen biriyim.

Fotoğraf: Göksel Balaban