Yaratıcılığın İzinde: Ece Sükan

Yaratıcılığın İzinde söyleşi serimizin Kasım konuğu Stil Danışmanı Ece Sükan oldu.

09.11.2016 - 13:41 | Tuğba Dülger Özöğretmen

13
paylaşım
Facebook
Twitter
Google+
LinkedIn
+
Nedir?

Moda ve tasarım dünyasında Doğu ile Batı arasında mekik dokurken, zamanın ruhunu yakalayıp onu sorgulayan biri Ece Sükan. Sektörün içinde olduğu kadar, bir adım dışına çıkıp onu eleştirmekten ve kafa karışıklıklarını masaya yatırmaktan da çekinmiyor. Sükan’a göre modanın yaratıcı beyinleri şu aralar, dijital devrimin hızlı tüketim kıskacına takılmış durumda hangi yöne gideceklerini bulmaya çalışıyorlar.

Bir röportajınızda “hiçbir zaman modaya körü körüne bağlı kalmadım, geniş bir perspektiften baktım” diyorsunuz. O perspektifin içinde neler var?

Ben farklı disiplinlerden beslenmeyi seviyorum. Bunun içinde mimari, seyahat, tasarım, fotoğraf ve müzik var. Aslında yaptığım şey deneyim biriktirmek. Çok fonksiyonlu olma durumunun dezavantajları da var elbette. Çok dağılmak, konsantrasyon problemi ya da son dakikacılık gibi. Ancak şunu söyleyebilirim ki bu son dakikacılığın getirdiği spontan olma ve emprovizasyon durumu benim hayatımı oluşturuyor. Hem çekimini yaptığım işlerde hem kendi stilimde bunun payı çok büyük. Yani çalışılmış bir teknik üzerinden değil, o ânı içeri alarak kullanmak. Böyle yaşadığım için de kendi içimde organize bir kaosum var.

Aslında bunu artık dağınıklık olarak yorumlamak haksızlık olur. Çünkü yaratıcı sektörlerde çok disiplinli yapıdan kaçmak mümkün değil.

Artık sınırların kalktığı cinsiyetsiz bir dünyada yaşıyoruz.

Eskiden bana ne yaptığım sorulduğunda, “Vintage dükkânım da var, oyunculuk da yapıyorum, styling zaten hep yapıyordum. Şimdi neyi seçmem lazım?” diye kendimi sorguluyordum. Bir gün Pharrell’in bir röportajını okudum, “Ben Rönesans adamıyım” diyordu. Artık sınırların kalktığı cinsiyetsiz bir dünyada yaşıyoruz. Aslına bakarsanız Demet Müftüoğlu’yla birlikte kurduğumuz Pera64’ün manifestosu da buradan çıktı.

Burası, sürekli değişim gösteren bir mekân; hayaliyle kurduğumuz bir proje alanı. Anlatırken de burası bir kafe, konsept dükkan ya da galeri değil; biz burayı tanımlamıyoruz, gelin beraber dolduralım içini demiştik. Hatta bu projeye bağlı olan bir dergi planım da var.

Valentino’ya bir röportajında hangi sıklıkla “bellisima” kelimesini kullanıyorsunuz diye soruyorlar. “Gerçeği gördüğümde, gerçekten güzel bir şey gördüğümde” yanıtını veriyor. “Peki, bu her gün başınıza geliyor mu?” dendiğinde ise “Gözümün önüne böyle şeyler getirmeye çalışıyorum” diyor. Kısacası bir şekilde güzelliği hayal ettiğini söylüyor. Bu sektörün hayal gücü seneler içinde nasıl değişti dersiniz? Bu değişimde “günümüz”ü nasıl değerlendiriyorsunuz?

Dijital devrimle beraber başka şeyler konuşmaya başladık. Hiçbir şeyin referansı, kaynağı belli değil. Mix & match, mash-up, hepsi yapıldı. O zaman yapmayacak mıyız? Fikir nedir, yaratmak nedir? Aslında dönemin kafası çok karışık. Türkiye apayrı bir konu. 5-0 geriden başlıyoruz. Hayal kurmayı, araştırmayı ve yeni fikirler geliştirmeyi desteklemeyen bir eğitim sisteminin içine doğduğumuz için etkilerini de her yerde görüyoruz.

Dijitalle gelişen aşırı hızlı tüketim ihtiyacını karşılamak için hayal kurup yaratmaya zaman yok.

Mesela tasarım yarışmalarında jürilik yapıyorum. Bir kaynağı referans alıp ona bir şeyler katarak başka bir şeye dönüştürme pratiği bizde yok. Alıp, koyma var. Bu çok net görülüyor. Çabuk olsun, bitsin gitsin, “icat çıkarma” mantığı hepimizin içinde var. Dijitalle gelişen aşırı hızlı tüketim ihtiyacını karşılamak için hayal kurup yaratmaya zaman yok. Raf Simons’un Dior’u bırakma gerekçesi de buydu. “Ben bir senede Dior gibi bir moda evine altı koleksiyon yapacaksam, bunu ne zaman düşüneceğim, hayal edeceğim, kuluçkaya yatıracağım ve ortaya bir şey çıkaracağım?” demişti. Zaten sonunda ne oluyor? Ya çıldırıyor ya Galliano gibi kötü bir skandala maruz kalıyor ya da bırakıyorlar.

Bunun yanında her devrimin bir de karşı devrimi vardır. Bir yandan eskiye özlem, emek verme, mahremiyet, couture gibi değerler tekrar yükseliyor. Değişen dünyayla beraber moda kendi kurallarını da sorguluyor. Artık bir tasarımcının tanıtımını yaptığı ve altı ay sonra mağazaya girecek olan koleksiyon, sosyal medyada 88 bin kere görülünce bir şey ifade etmemeye başlıyor. Hızlı tüketim markalarının iki hafta sonra tüm modelleri üretmesi de cabası. Şimdi moda sektörü buna kafayı takmış durumda. Biz bu ürünleri lüks tutup, aynı zamanda müşterinin anında tüketim isteğine nasıl yanıt verebiliriz? Şu an birçok marka bunu deniyor.

En büyük sanatçılar en büyük acıları çekmemiş midir? Ama o karanlık dünyayı kullanıp kontrol edebilmek önemli olan.

Eminim ki toplumların yaşadığı travmalar ve felaketler; tasarımları, stilleri ve renkleri de etkiliyordur. Bu dinamikler ne gibi değişimler yaratıyor?

Artık herkesin bildiği bir şey var, ne görüyorsan odur. Bakış açına göre, sen bir şeyi güzel görmek istiyorsan, görürsün. Bizde durum farklı. Yine tasarım yarışmalarından bir örnek vereyim. Bizim gençlerimizin şu an ilham aldığı şeyler, maden faciası, kanser ve deprem gibi olaylar. İnsan gerçekten üzülüyor. Bir kişi de gelip, manolyadan ilham aldım diyemiyor. Çünkü böyle bir ortamda yaşıyoruz. Bu toprakların getirdiği ağır hava ve acı, işlere yansıyor.

Evet, böyle bir durumdan da çok iyi bir yaratıcılık çıkabilir. Neticede her şeyin iki yüzü var. En büyük sanatçılar en büyük acıları çekmemiş midir? Ama o karanlık dünyayı kullanıp kontrol edebilmek önemli olan. Yaşadığımız topraklar bize müthiş bir farklılık kazandırıyor. Biz coğrafi olarak arada olduğumuz için, orayı da biliyoruz burayı da. Bu farklılığı kucaklayıp üzerine bir şeyler koyabilenler ve bir adım dışarıdan bakabilenler dünya çapında başarı sağlayabilir.

Çevre, aile ve kültür bağımsız bir şekilde, sonradan stil sahibi olmak mümkün mü?

Olabilir ama buna “sonradan” demek doğru değil. Mutlaka o kişinin içinde çocukluğundan, gençliğinden beri bir şeyler vardır. Fularını öyle değil de böyle bağlar. Tek bir eşofmanı vardır ama yeri gelir, ters giyer. Evde yapacak hiçbir şeyi yoksa kağıt kesiyordur mesela.

Bozup yeniden inşa etmek, tabuları yıkmak ve game changer olmak reklam sektöründe sıklıkla andığımız şeyler. Moda sektöründe tabulara meydan okuma konusunda neredeyiz?

Bizim moda tasarımında öyle bir varlığımız ve iddiamız yok. Biz bir tekstil ülkesiyiz ama moda kültürümüz çok yeni. Çünkü tekstil ülkesi olmakla moda şehri olmak farklı şeyler. Moda kültürü olması, dünya çapında kaç markan olduğu, kaç dergin olduğu gibi şeylerle de alakalı. Bu iş magazin olarak mı sektör olarak mı görülüyor? Bizde hâlâ magazin seviyesinde.

Tasarımcılar için de zor bir çark var. Modada, amiyane tabirle buradaki tribüne oynamakla, evrensel tribüne oynamak farklı. Bir kere hangi pazara hitap edeceksin? Batı pazarı ağzına kadar dolmuş. Oraya girmek istiyorsan ciddi anlamda farklı bir şey yapman lazım. Doğu pazarına hitap edeceksen de estetik tavrını değiştirmen lazım. İşte orada zorlanılıyor. Dolayısıyla moda sektöründe Türkiye için öyle bir game changer yok.