Yaratıcılığın İzinde: Demet Akbağ

Yaratıcılığın İzinde söyleşi serimizin Kasım ayı konuğu usta oyuncu Demet Akbağ oldu.

04.11.2015 - 11:39 | Tuğba Dülger Özöğretmen

Yaratıcılığın İzinde: Demet Akbağ
7
paylaşım
Facebook
Twitter
Google+
LinkedIn
+
Nedir?

Züleyha, Feriştah, Gülseren, Firuze, Sıti Ana ve bu satırlara sığmayan onlarcası, toplumun ortak hafızasına kök salmış ölümsüz karakterler. Birden fazla neslin mizah anlayışında dönüm noktası olan Demet Akbağ ile Yaratıcılığın İzinde serimiz için bir araya geldik. Komedide kırmızı çizgileri, yaratıcılığını besleyen zıtlıklarını, üretken oyuncunun ne demek olduğunu konuştuk.

Katharine Hepburn oyunculuk üzerine, “Bu işi yaparsınız çünkü benmerkezcisinizdir”demişti. Benzer şekilde Marlon Brando, oyunculuğu nevrotik bir durum olarak görüyordu. Siz oyunculuğu nasıl bir duyguyla bağdaştırıyorsunuz?

Benim gözümde oyunculuğun olmazsa olmazı empatidir. Empati oyunculuk yeteneğiyle birleşince çok farklı boyutlara gidebiliyor. Aslında kimlikten kimliğe ya da tipten tipe girebilmeyi kolaylaşıyor. İşin nevrotik tarafını da şöyle anlatabilirim; kendinize uygun birkaç rolü başarıyla canlandırdıktan sonra çok kolay tuzağa düşebilirsiniz. Bundan sonra ne yapacağım, acaba ben bu muyum, bundan ileri gidemez miyim kaygıları başlar. İşte bu noktada düşülen en büyük tuzak, kendi isminin altında kalmaktır. Çünkü oynayacağınız karakterle aranıza isminizi koymamanız gerekir. Bu kez, o karakter, o ismin duvarına çarpar ve istediğiniz kadar özgür ve yaratıcı olamazsınız.

“Oyunculukta düşülen en büyük tuzaklardan biri kendi isminin altında kalmaktır”

Benim hayatım boyunca dikkat ettiğim en önemli şey bu oldu. Senaryoları hep “seyirci beni neden seyretsin” diyerek okudum. O yüzden birbirine benzeyen rolleri hiç tercih etmedim. Seyirciye, yeteneğimin ya da oyunculuğumun farklı varyasyonlarını göstermeye çalıştım. Bu biraz da kabare geleneğinden, komedyenlik ve mizahçı tarafımdan kaynaklanan bir özellik. Bu avantajı da iyi kullandım diye düşünüyorum. Tiyatroda da sinemada da trajikomik roller oynadım. O bıçak sırtı durumunu çok seviyorum. Tiyatronun ağlayan ve gülen masklarına ikiz kardeşler diyorum. İki kardeşin bir arada yürüdüğü senaryolar benim ilgimi çekiyor. Çünkü ben o ikisini, birbirinin önüne geçmeden, çok iyi el ele tutuşturduğumu düşünüyorum.

Oynadığım hiçbir rolü, “Bu bir komedi dizisi ya da skeci” diyerek oynamadım. Bir Demet Tiyatro’daki pavyon kadını Züleyha’yı alın, bir drama filminin içine yerleştirin, sırıtmaz. Yaptığım şey, “Demet Akbağ size şimdi bir komedi buketi sunacak” değildi. Ben Züleyha’yla Demet’i birleştiriyorum. Nadide’yle Demet’i birleştiriyorum. Sırsa da, benim sırrım bu.

Peki, bu çeşitlilik midir oyuncunun yaratıcı tarafını besleyen? Tabii sanat dünyasında bu argümanı hızlıca yıkan pek çok örnek de var.

Çeşitlilik olmadan da olur ama bir iki tane unutulmaz ve sarsılmaz karakter çizdikten sonra… Örneğin bazı oyuncuların durmaları bile para. Mesela Al Pacino hiçbir şey yapmadığı zaman daha zengin oluyor, öyle bir suratı var. Artık bir karakter yaratma peşinde değil. O sadece duruyor, tek kaşını kaldırıyor. Zaten biz de onu seyretmek istiyoruz, öyle istiyoruz, öyle seviyoruz. Eğer tek bir duruşla seyirci, “Aman Allahım! Bardak desin, su desin ben buna bakarım.” kıvamındaysa, zaten hiç korkmayın. Hatta o zaman arada yaptıklarınız yadırganıyor. “Bir dakika ya, fazla güldü galiba.” deniyor. Mesela beni çok durduğum roller heyecanlandırmıyor ama şu var; okurken hiçbir şey yokmuş gibi görünen ancak oynandığında bambaşka bir şeye dönüşen rolleri seviyorum. Senaryoyu okurken “Ben bunu nasıl dönüştürüm”ün peşinde oluyorum. Niyazi Gül Dörtnala’dan örnek vereyim. Seyirci beni, komedyen Demet Akbağ olarak geçmişte çok başka karakterler çizmiş olarak görmese, o filmdeki karakter pek bir şey ifade etmeyebilirdi. Ama beni bildikleri için, “Bak nasıl durmuş” dedirttiğimi düşünüyorum. Çünkü orada hiçbir şey yapmıyorum. Şıkır şıkır giyinip, donuk donuk konuşuyorum. Bana göre en dingin filmim.

Zamanlama da önemli yani…

Kesinlikle. Seyircinin karşısına çıktığınız her projeden sonra, akıllarda nasıl kaldığınızı unutmamanız lazım. Çünkü bu işin en büyük sırrı, aynada kendinizle karşılaşmaktır. Ben şimdi neredeyim, ne yapsam kendimi daha iyi izletebilirim? Buna çok önem veriyorum. Bazen aynı projeyi aynı başarıyla ve içtenlikle şahane oynarsınız ama onun zamanlaması yanlıştır. Niyazi Gül Dörtnala’da bundan beş sene önce oynasaydım doğru zaman olmayabilirdi. Eyvah Eyvah serisinden sonra oynamam avantajdı. Çünkü seyircinin yapmadan duramadığı bir şey var: kıyas. “Eyvah Eyvah’ın neden sekizincisi çekilmiyor?” der ama mutlaka bir ile ikiyi kıyaslar. Seri filmse bir önceki filmle ya da sizi bir önceki karakterle; oyunsa bir önceki oyunla kıyaslar. Tabii sadece seyirciye kulak vermek de doğru bir şey değil; ona sürprizler hazırlamak da lazım. Öyle ters köşe bir şey yaparsınız ki, kabul ettirirsiniz kendinizi.

Oyuncunun üretken olması ne demek? Örneğin siz, belki senaryonun üretim kısmının mimarlarından değilsiniz ancak içinde bulunduğunuz tüm sahnelerin baş mimarı oluyorsunuz.

Sizi sıradışı yapan da budur. Böyle olmadığında, hakkında kötü bir şey söylenmeyen ama senaryoya da yön vermeyen karakterlerden biri oluyorsunuz. Halbuki işe kuş kondurduğunuzda iyi oluyor. Ben son yıllarda, katıldığım senaryo toplantılarında karakterle ilgili fikirlerimi söylüyorum. Hatta karakteri çok iyi tanımışsam ekstra fikirlerim de oluyor. Karakter üzerine abartılı olmayan, çok küçük dokunuşlar yapıyorum. “Bu kadın bunu söyler” dediğim bir nida ekliyorum. Ya da benim kafamdaki karaktere, yazarın yazdığı bir laf hiç uymuyorsa acımasızca üstünü çiziyorum.

Yaratıcılığın İzinde: Demet Akbağ

Bir şeyler yazıyor musunuz?

Yazmanın çok kıymetli bir şey olduğunu düşünüyorum. Çok önemli yazarlarla çalışıp onların konforuna erişip, sadece oyunculuğuma kuş kondurmayı düşündüğüm için elime kalem almakta çok tembelim. Bir yandan da diyorum ki, bu kadar şeyin üzerini rötuşlayıp, bu kadar çok şey hayal edebiliyorsam bir dünya kurabilmeliyim. Şu anda buna takmış vaziyetteyim. Mesela reklamları izlerken, “Keşke şunu söyle deseymiş, keşke şunu kısa geçseymiş” diyorum. Hatta en son oynadığım reklamdaki “tetemat” lafı da bana aitti.

Bugüne dek biriktirdiğiniz bir şeyler var mı?

Hayır, sadece kafama not düşüyorum. Yazarsam buruşturup atmaktan korkuyorum. Çünkü olmuş bir şeyin üstünü çok kolay çizip çöpe atıyorum. Yeniden kurmak ise çok daha zor. Bazen, “Demet senin işin değil, karışma” diyorum. Ama kendimi de alamıyorum.

Mizahın en önemli unsurlardan biri zıtlık. Demet Akbağ’ın içindeki mizahi yönü ve yaratıcılığı besleyen zıtlıklar, köşeler, çatışmalar neler?

Ben gerginlikten besleniyorum. Gergin olduğum zaman komik olduğumu söylüyorlar. Kusursuz cümle kuruyormuşum ve benzetmelerle sinirimi atıyormuşum. Gerginliğim de tamamen olayadır, kimsenin şahsına değildir. Beni yakından tanıyan herkes bilir, gerginliğimle dalga geçin derim. Durumu gerginleştirerek eğlenirim, adrenalinim tavan yapar ve yaratıcılığım artar. Bir şeyin yolunda gitmemesinden hep kendimi sorumlu tutuyorum. Kendimi çok komik dövüyormuşum, öyle söylüyorlar. Ciddiye almazsan çok eğlenceli olurum, yani ben gerginken korkup pısmayacaksın.

Siyaset, din, kutsallar ve toplumsal tabular komedinin kırmızı çizgileri arasında sayılabilir. Sizin bir oyuncu olarak komedide kırmızı çizgileriniz var mı?

Bizim seyircimiz bir komedi oyuncusunun öpüşmesine tahammül edemez. Karakter oyuncusu bizde soyunmaz, öpüşmez. Bence bu tip durumlar yaratıcılığı kısıtlayan şeyler. Artık siyasi mizah diye bir şey de kalmadı. Zaten mizah anlayışımızın yüzde 70 değer kaybetmesinin en önemli nedenlerinden biri bu. Aslında siyasi mizah toplumun genel hoşgörüsünü artıran bir şeydi. Biz böylelikle hoşgörüsüzlüğü de davet etmiş olduk. Artık herkes alıngan. Bir film yapıyorsunuz, garson bir karaktere laf ettiniz mi, garsonlar ayağa kalkıyor. Şehirlere laf edemiyorsunuz, bir adamı bir yerli yapamıyorsunuz. Halbuki derdimiz bu değil. Bunu anlayamaz hale geldik. Mizah anlayışının kısır oluşu her türlü gelişmenin önünü kesiyor. Bunu anlamazlar, buna alınırlar diye diye, yazarlarımız da kendilerini müthiş bir otokontrolün içinde buluyorlar. O otokontrolle de bir şey üretilemiyor.

Yaratıcı disiplinlerde çalışan birçok kişinin birleştiği bir nokta var: kendi başına olma hali. Sizin tarafınızda durum nasıl?

“Bu toplumun mizahını yapıyorsanız kendinizi kulelere kapatmamalısınız”

Ben çok kişi olma halindeyim. Bu toplumun mizahını yapıyorsanız kendinizi kulelere kapatmamalısınız. Ben metrobüse de, şehir hatları vapuruna da biniyorum. Buralardan besleniyorum anlamına gelmiyor, ben seyircinin yanında ve içinde olmaktan yanayım. Çünkü ben o yalnızlığın şakasını yapamam. Orada olanı bilmem lazım. Benim evimde televizyon yok, izlemiyorum diyemem. Çünkü ben vatandaşa film yapıyorsam onun ne izlediğini bilmek zorundayım. Bakarım, geçerim, o ayrı. Ama orada ne olduğunu bilirim.

Firuze, Sıti Ana, Firuzan, Necla, Lütfiye Çıtır Fıdıllıoğlu, Züleyha, Feriştah, Gülseren ve diğerleri… Açık bir şekilde hepsi bambaşka. Sizin için tüm bu karakterleri birleştiren bir ortak nokta/duygu var mı?

Bunları birleştiren şey sade ve salt Demet. Kendi birikimim, empati duygum, yetişme tarzım ve gözlemlerim. Hepsinin içinde Demet’ten bir şey var. Yaptığım şey, tüm bu karakterlere, saf ve arınmış olarak yaklaşmaktı. Oynarken, gerekiyorsa, o karakteri bozmamak adına o alkışı ve reaksiyonu almamaktı -çünkü bazen seyircinin sevdiği Demet Akbağ olarak, kaba tabiriyle, her türlü esnaflığı kaldıran karakterler de oynadım. Çünkü yaparsam o karaktere zarar vereceğimi düşündüm. Her birini ayrı ayrı sevdim. Alışverişe çıkınca, “Bu Firuzan’a ne güzel olur, bu tokayı onda takayım” dedim. Şimdi her birini tekrar oynasam, aynı hasretle kucaklarım.