Yaratıcılığın İzinde: Celil Oker

Bu ay Yaratıcılığın İzinde söyleşi serimizin konuğu yazar Celil Oker oldu.

12.04.2017 - 13:37 | Tuğba Dülger Özöğretmen

Yaratıcılığın İzinde: Celil Oker
39
paylaşım
Facebook
Twitter
Google+
LinkedIn
+
Nedir?

Celil Oker’i tanıyanlar, kendisinin “yaratıcılık” üzerine konuşulabilecek en doğru adreslerden biri olduğunu bilir. Oker’e göre bugün yaratıcılık ve yaratıcı kimse konusunda tıkanıp kalmamızın en büyük nedeni yaratıcılığın, kendini “seçilmiş insan” olarak nitelendirenlerin tekelinde görülmesi.

Hocam, senelerdir yaratıcılığın çalışılarak kazanıldığını, bunun belirli yöntemleri olduğunu anlatıyorsunuz. Yaratıcılık meselesine bakışınızı bir de burada dinleyelim sizden.

Eğer yaratıcılığın öğrenilebilen bir şey olduğunu ve bunu uygulamanın yolları olduğunu gösterirsek, her meslekte yaratıcı işlerin sayısının artacağına inanıyorum.

Görüşüm hâlâ değişmedi. Dediğiniz gibi bu meseleyi, işimle ilgili katıldığım her yerde gündeme getiriyorum. Bunun bir gerekçesi var. Diyelim ki, lisans öğrencilerine reklam yazarlığından ya da yaratıcı yazarlık atölyesinde anlatı yazmaktan bahsedeceğim. Yaratıcılıkla ilgili bazı temel bariyerleri aşmamız lazım ki işin kendisini konuşabilelim. Eğer yaratıcılığı, bu ülkede çok uzun zamandır ve hâlâ egemen olan “seçilmiş insan” mitolojisi üzerinden algılarsak, bu işlerle ilgili hiçbir şey konuşmamıza imkân kalmıyor.

Eğer yaratıcılık, seçilmiş insanın içinden gelenleri hiçbir denetim, baskı olmadan sergilemesiyse, biz dergi yapmakla, roman yazmakla ilgili ne konuşacağız? Yüksek lisansta hikâye anlatımı dersi yapıyoruz. Orada da aynı meseleyi tartışıyoruz. İnsanoğlunun evrensel hikâye anlatımı tekniklerini, yapılarını… konuşacaksak, bu işlerin aslında seçilmiş birtakım kimselerin, kendilerine gökten gelen bir şeyleri sıradan insanlara aktarması olmadığı yönünde bir mutabakata varmamız lazım. Birincisi bu.

İkincisi ise, bu işlerin başka türlü olduğuna inanıyorum. Eğer yaratıcılığın öğrenilebilen bir şey olduğunu ve bunu uygulamanın yolları olduğunu gösterirsek, her meslekte yaratıcı işlerin sayısının artacağına inanıyorum. Bu okuldaki (İstanbul Bilgi Üniversitesi) hayatımın temelinde bu var. Çünkü bunları yerleştirmeden başka hiçbir şey konuşamazsınız. Eğer yaratıcı bir kimse -örneğin romancı- “Ben bir prizmayım, çevremden gelen ışıkları içimden geçirip çevreme 88 renk olarak yansıtırım” diyor ve buna inanıyorsa, aynı işi yapmanız için sizin de prizma olmanız lazım. Peki, siz prizma değilseniz ne halt edeceksiniz? İşte bütün meselem bu. Ancak o kadar yerleşmiş bir ideoloji var ki… İki, üç seansta konuşarak insanları ikna etmenin mümkün olmadığını biliyorum. Yapmaya çalıştığım şey, hiç olmazsa o ideoloji duvarında birkaç tane delik açmak ve insanlara “Ya bu meseleye şöyle de bakılabilirmiş” dedirtmek.

“Seçilmiş insan ideolojisi”ni biraz daha açalım mı?

Seçilmiş insan ideolojisi, bütünüyle Romantik Dönem’in ve o anlayışın getirdiği bir şey. Romantizm yalnızca yazıda değil; müzikte, felsefede… kısa bir dönem egemen olmuş bir akım. O dönemde var olan yapıtların temel karakteri ise, insanın içindeki hislerin, o hisleri ifade eden kişi -yani sanatçı, yaratıcı kimse- tarafından, hiç engellenmeden, serbest bir şekilde dışarıya akması. Hatta o kadar ki, bu ifade edişin yolu olarak, ağır uyuşturucular kullanmanın yasal olduğu bir anlayıştan bahsediyoruz. Kubilay Han şiiri edebiyat tarihinde yazdığı üzere, şairinin yaşadığı bir uyuşturucu tribinin arkasından yazılmış bir şiirdir. Her romantik yaratıcı uyuşturucu kullanıyordur demiyorum ama bunu bol kahve, bol sigara, bol alkole indirgersek, işin içinde böyle bir durum olduğu açık.

Türkiye’de Batıcıl anlamda ilk eserlerin verildiği dönemi göz önüne alırsak şunu görüyoruz; hepsi yüzlerini Batı’ya döndüğünde orada gördükleri şey Romantizm olmuş. Başka şeyler de var ama onları görmemişler. Marx da var mesela, ancak onlar Marx’ı görmemişler. Batıcıl anlamda sanat böyle bir hadisedir diye düşünerek bunu Türkiye’ye getirmişler. Oysaki sanat öyle bir hadise değil. Sokakta kime giderseniz gidin, sanatçı ya da yaratıcı dediğiniz zaman, onların özel insanlar olduklarını duyarsınız.

Bahsettiğiniz yöneliş “ben”i yücelten bir anlayış, ortaya çıkan işi değil.

Gerçek dünyada yaratıcı olması gereken şey işin kendisidir. Ve ben o işin yaratıcı olup olmadığını tartışabilirim. Bunun, o işi ortaya koyan insanla en ufak bir alakası yoktur.

Tabii, neticede konu oraya geliyor. Bu inanç sistemine dayalı bir yaratıcıyı eleştirmek zordur. Çünkü o sanatçı kendisinin eleştirildiğini, kendisinin kötülendiğini algılar. Oysa gerçek dünyada yaratıcı olması gereken şey işin kendisidir. Ve ben o işin yaratıcı olup olmadığını tartışabilirim. Bunun, o işi ortaya koyan insanla en ufak bir alakası yoktur.

Ama tersine baktığımız zaman şöyle bir sonuç ortaya çıkıyor: Eğer o kimsenin çok güçlü bir yaratıcı olduğuna ilişkin bir genel kabul varsa, o adam ya da kadın eleştirenlere kızar. O kimse daha gençse, bu sefer de yaratıcılığa küser. O yukarıdakilerin hissettikleri beni çok ilgilendirmiyor ama burada ki gençlerin kendi kendilerini limitlemelerine, “bende var mı yok mu” diye kuşkulanmalarına el verdiğince izin vermemek niyetindeyim.

Peki, yaratıcı adaylarının bu yolda ne gibi yanlışları oluyor?

Yaratıcılığa yeni adım atmak üzere olan insanlar, kendi işlerine odaklanmak yerine, kendilerini o yaratıcı camiaya çekecek ilişkilerin peşine düşüyorlar. İşi bir zanaat olarak görüyorsanız usta-çıraklık tabii ki olacaktır. Ancak genç bir yazar adayı ilk kitabını tamamladığında, adı yazara çıkmış birisine getiriyor. Mesela bu benim başıma binlerce kez geliyor. Diyor ki; “Hocam şuna bir bakar mısınız?” Bakarım ama dipte yatan şey şu; aslında o “Olmuş mu, bende var mı yok mu” bunu öğrenmek istiyor. İşin üzerine çalışmak umurunda değil. Esas meselesi “Beni de sizlerden biri kıl” demek.

Ben de onlara diyorum ki, bunu benden isteme. Malını hazırlamışsın, götür bir editöre ver, bakalım o ne diyecek. Bu durum, işin kendisiyle uğraşma yolundaki enerjiyi kısıtlıyor. Daha da vahimi, bu konuda kararını vermeden, aynı alandaki ikinci, üçüncü işinin peşinde koşmuyor. Oysa bir iş, bir roman, bir başlık, bir röportaj, bir beste hiçbir şeydir. Sizin esas meseleniz diğer işlerinizin peşinde koşmaktır. Ama bu genç insanlar bu konuda bir kanıt istedikleri için önce onun peşinde koşuyorlar. Bu öğrenme sürecini de, hatalarını görme sürecini de baltalıyor.

Siz üniversitede pek çok gençle muhatap oluyorsunuz. Onların bu konuya yaklaşımı ne yönde?

Konuştuğunuzda bunu çok makul karşılıyorlar; ama ideoloji olduğu için mesele çok daha derinlerde. İki ders boyunca, 4-5 saat bu meseleyi konuşuyoruz. Sonra sınıfa bir anket yapıyorum. Diyorum ki, sınıfımızda kendisini yaratıcı kimse olarak gören ve görmeyenler el kaldırsın. El kaldıranlar oluyor. Sonra diyorum ki, bu anketin doğru cevabı ne? Sanane lan. Çünkü hiçbir anlamı yok. Ben yaratıcıyım dediğiniz zaman, benden samimi olarak çıkan her şey yaratıcıdır demiş oluyorsunuz. Bu soruyu, cevap verilebilecek bir soru olarak görmek bile, o ideoloji dairesinin kırılmamış olduğunu gösteriyor.

En çalışkan yaratıcıları -reklamla sınırlayarak- dönemsel olarak karşılaştırmanızı istesem…

Ben Merkez Ajans’ta çalışırken patronum Nazar Büyüm’dü. Karşısına gelen meselenin özünü çok iyi bulan birisiydi ve o öze cevap bulmakta mahir bir adamdı. Bizlerin yaptıklarının o öze uygun çözüm olup olmadığına karar vermekte de çok mahirdi. Ama mesela Nazar Büyüm, kamuoyundaki yaratıcı kimse prototipine hayatta uymayan birisiydi. Son derece oturaklı, romantik yaratıcılığın yanında getirdiği her şeyin tam tersi, ilişkilerini paraya dönüştürmeyi başarmış birisiydi. Ben ondan çok şey öğrendim.

Mesela şimdi, yaratıcı kimselerin genel tutumlarının içinde toplumsal normlara uzak durmak vardır. Bu adam Reklamcılar Derneği’nin başkanlığını yapmış bir adam. O alanın toplumsal normunu temsil eden bir adam. Haluk Mesci’nin yanında da çalıştım. O da tuhaf yaratıcı insanlardan biri değildi. Doğru olmayan bir şeye tahammül edemezdi. Ama hiç de “Yar bana bir fikir medet” cinsinden bir yaratıcı değildi. Acayip çalışkandı.