Yaratıcılığın İzinde: Bülent Erkmen

Yaratıcılığın İzinde söyleşi serimizin son konuğu Tasarımcı Bülent Erkmen.

08.09.2017 - 09:23 | Tuğba Dülger Özöğretmen

Yaratıcılığın İzinde: Bülent Erkmen
Facebook
Twitter
Google+
LinkedIn
+

Tasarım bir sözcük olarak her yerde, herkesin dilinde. Ancak içi ne denli doldurulabiliyor? Bu sorgulamayı Bülent Erkmen de sitem ederek onaylıyor. Zira Erkmen’e göre Türkiye’de yeni keşfedilen bu alan, doğal bir sarhoşluk döneminden geçiyor.

Tasarım sizin için hangi soruyla başlar?

“Problem”in sorduklarıyla başlar. Bir tasarım ürününün ortaya çıkması için ortada bir “problem” olması gerekir. Tasarımı, önüme konulan ya da kendi kendime çıkardığım bir probleme bulunan çözüm, bana sorulan bir soruya verilen cevap olarak görüyorum. Tasarım çözümünü problemin kendisinden, içinden çıkarmayı; bazen de problemle oynamayı, problemin kendisini değiştirmeden yapısını değiştirmeyi ve kişisel müdahalem ile “dönüşmüş” problemin tasarım çözümünü bulmayı tercih ediyorum.

Tasarım yaparken yaşadığınız kişisel ve profesyonel deneyim arasında farklar var mı? Bu deneyimleri nasıl tarif edersiniz?

Bu iki durum benim için çok ayrı değil. Profesyonel deneyimlerimi kişisel deneyimlerimle beslerim, ilişkilendiririm, zenginleştiririm.

Tasarım öyle özel bir alan ki işi “yapan” kadar işi “veren” de önemli. İşi veren de kendini geliştirmiş, takıntı sahibi olmalı. O tasarımcıyla şu tasarımcının yaptıkları arasındaki farkı fark edebilmeli, fikrin önemini bilebilmeli, bu konudaki takıntılarının kişisel hazzını duyabilmeli. Yemek yemekle, “o” yerde “o” yemeği yemiş olmak arasındaki fark gibi bir şey bu. Bilinirliğimin özellikleri sayesinde “ön eleme”yi işverenler yapıyor ve sadece “bazı” işler geliyor. Bu nedenle istemediğim iş pek yok! Çalışmalar doğru bulduğum bir yolda gitmezse de, özür dileyerek ayrılıyorum.

Daha çok içine girebildiğim, içselleştirebildiğim, yorumlayabildiğim, risk alabildiğim, çekiştirebildiğim, esnetebildiğim, bozabildiğim işleri tercih ediyorum. Bir de tercihim uzun süreli çalışılabilecek işler ve kurumlar. Tasarım yoluyla yapılabilecek yapısal dönüşümler için zamana ihtiyaç var.

“Disruption” ekonomik, toplumsal ve politik çerçevede sıklıkla karşımıza çıkan bir kavram. Yeni dünya düzenindeki bir öngörü de, yeni güzellik anlayışının çirkinliğe dayandığı yönünde. Örnekse en son Stefan Sagmeister’la yaptığımız söyleşide, bilinçli olarak ortaya konan çirkinliği umursamadığını; ancak düşüncesizce ortaya konan çirkinlikle derdi olduğunu söylemişti. Sizin yaklaşımınızı merak ediyorum.

Bu çok tartışmalı bir kavram. Kişisel, toplumsal, kültürel değişkenliği olan, “problem”e, “durumlar”a, “zaman”a göre değişen bir kavram. Dün yerle bir edilen çok şey bugün baş tacı ediliyor.

Radikal değişimlere “bozulma” mı diyoruz acaba? Konularında o dönemin iktidar sahibi, değer oluşturucu topluluklarının kararları mı belirliyor güzel ve çirkini? Bunları hep sorgulamak gerekiyor.

Form eskiyen bir şey. Form yerine düşünceyi öne çıkarmak gerekiyor.

“Güzellik” o işin yapıldığı döneme ait bir tanım ve zamana dayanıklı olamıyor. Bunun çözümü, form yerine düşünceyi öne çıkarmak. Form eskiyen bir şey. Yüzümüz de eskir, değişir. Ama aktaracak olduğumuz şeyin düşünce olması, onu dayanıklı yapar. “İyi” iş zamansızdır.

Beğendiğim bir iş için “güzel” yerine “iyi” sözcüğünü kullanırım. Öğrencilerime de “güzel” olan bir iş yerine “iyi” olan bir iş yapmalarını önerdim hep.

Başka hangi disiplinlerle dirsek teması halindesiniz? Bu durum sizi nasıl tazeliyor?

Çağdaş sanatla, edebiyatla, müzikle uzak temasım, mimariyle ve sinemayla dirsek temasım, tiyatroyla ise yakın temasım olduğu söylenebilir.

Mimarlıkla grafik tasarım arasında doğrudan bir ilişki yok. Ya da her disiplinin bir diğeriyle olduğu kadar var. Ama bu ilgi benim iki boyutu da üç boyutlu olarak görmemi, algılamamı sağlıyor. Bir sayfa benim için bir mekândır. Bir kitap, El Lissitzsky’nin de dediği gibi, kendi başına bir konstrüksiyondur. Böyle bakmanın tasarıma bir arka plan, bir derinlik sağlayacağına inanıyorum. Bu ilginin somut sonuçlarını ise yaptığım sergileme tasarımlarında görüyorum. Üç boyutlu olanla iki boyutlu olanı birlikte düşünüp birlikte tasarlamanın çok yararı oluyor.

Tiyatronun imkânlarını ise kendimi “ifade etmede” yeni bir yol olarak gördüm. Ama buna “teşebbüs etme” cesaretini birlikte çalıştığım kişi ve kişiler sayesinde buldum. Tasarım bir düşünce biçimidir. Diğer disiplinlerle alışverişin bunu beslediğine, tasarımı iki boyutlu çerçevesinden çıkardığına inanıyorum. Bu alışveriş, yaptığım işlerde “halüsinasyon” görebilmemi sağlıyor. Ben tiyatrocu değilim. O nedenle de “yapmak” istediğim bir tiyatro oyununa içerden değil dışardan bakmak istedim. “Tiyatrocu” gibi davranmak istemedim. Oyunlarda tiyatronun “tiyatrovari” olan yapısını, oyuncunun “rol yapma” halini, benzetme, taklit etme, mizansen oluşturma, yapılmış ya da alınmış bir müzikle etkiyi artırma, bir gerçekliği dekor aracılığıyla sahnede tekrarlama gibi unsurları kullanmadım. Bir tiyatro oyununun “böyle” de olabileceğini göstermeye çalışan çalışmalardı bunlar.

Yaratıcı kimseyi yüceltme konusunda istekli bir çevrede bulunuyoruz. Siz hiçbir zaman isminizi ön plana çıkaran biri olmadınız. Sizce nerede hata yapıyoruz?

Çünkü “işi” değil “kişi”yi öne çıkartıyoruz. “Kişiler” de “işlerini” değil kendilerini öne çıkartarak bizlerin bu hatasına yardımcı oluyor.

Çünkü “iş” okumayı bilmiyoruz. “İş”leri işi yapan üstünden değerlendiriyoruz. İşi yapanın bilinirliği işin onay görme nedeni oluyor. Bu her konuda böyle. Hükümetlerin aldığı kararlar, kararın kendisi üstünden değil, kararı alan partinin lideri üstünden değerlendirilmiyor mu?

Uluslararası ödül organizasyonlarında ve festivallerde öne çıkan başlıklardan biri “fayda odaklı tasarım” oluyor. Zira yaratıcı çevreler, dünyayı daha iyi bir yer haline getirme misyonunu kendi üzerlerine alma konusunda hevesliler. Bu konuya nasıl yaklaşıyorsunuz?

İyi işlerin çoğalması, çeşitlenmesi işlerin iyi olma halini normalleştirdi ve değerlendirme ölçütlerinde yeni arayışlara yönelindi.

Politik mesajın kolay anlaşılma isteği “kolaycılık”la karıştırılmamalı, politik yarara hızla dönüştürme isteğine kapılmadan kalıcı işler çıkarılmalı.

Çok uzun süre önce başlayan “tasarımda etik” sorunlarının oluşturduğu gündeme zamanla politik sorunlar, çevre sorunları, günümüzde ise mülteci sorunları eklendi. Herkesin hayatına giren, hayatını etkileyen bu sorunlar doğal olarak tasarım alanına da girdi. Bu tür “politik” olarak genellenebilecek sorunların bilinirliğinin sağladığı popülerlik, sınırlı bir ilgi alanı olan tasarımın daha kolay yaygınlaşmasını sağladı. Bu da uluslararası ödül organizasyonlarına ve festivallere yararlanmak isteyecekleri bir imkân yarattı.

Ancak politik mesajın kolay anlaşılma isteği “kolaycılık”la karıştırılmamalı, politik yarara hızla dönüştürme isteğine kapılmadan kalıcı işler çıkarılmalıdır. Estetik sonuçları öne çıkarmanın tehlikeleri ise politik mesajları “güzelleştirmek”, evcilleştirmek, çok şekerli bir hale getirmektir.

Bugün tasarımı değersizleştiren ne gibi unsurlar olduğunu düşünüyorsunuz?

Bu ülkede “öne çıkmış” olana tasarım nesnesi olarak bakma, böyle olanı tasarım nesnesi olarak kabul etme yanlışlığı var. Tasarımcının bir tasarım sorununa “geriye çekilmek” ya da “öne çıkmak” gibi ön kararlarla cevap aramasını doğru bulmuyorum. Günümüzde “tasarım” sözcüğüne yüklenen anlamın bir “öne çıkma” hali olduğu anlaşılıyor. Oysa tasarım sorununun kendi ihtiyaçlarından çıkan “o” yeri bulmak gerekir. “O” yerin gerisi de, önü de pek doğru bir yer değil.

“İyi” bu ülkede günlük ve sıradan hale gelmedi henüz; “özenilen/özenti” işe iyi deniyor. Ya ekmek arası köfteyle geçiştiriliyor ya da ünlü bir pahalı lokantaya gidiliyor.

Türkiye’de tasarım yeni keşfedilen bir alan. Ve biliyorsunuz “Türkler” her alanda, bilinmekte olan şeyleri yeniden keşfeder; içini doldurmadan ve çokça yeni bir katkıda bulunmadan hızla o “keşfi” tüketirler. Uzun bir süredir böyle bir “keşif” dönemi geçiriliyor, bunun doğal “sarhoşluğu” yaşanıyor ve bu sarhoşluğun sayıklamalarıyla tasarım sözcüğü her yerde. Ama tasarımdan ne anlaşıldığından emin değilim. Herkesin dilinde, gözünde kendi anladığı bir “tasarım” var. Ama genellikle tasarımdan anlaşılan “süs”. Her tür sorunun süsle çözülebileceğine inanan anlayış oldukça yaygın. Buzlukta uzun süre kalmış bir etin tat sorunlarının iyi bir sosla çözülebileceği sanılıyor.

Fotoğraf: Vitrinrooz.com’daki kişisel sanal sergiden ayrıntı, Bülent Erkmen, 2011