Yaratıcılığın İzinde: Azra Kohen

Bu ay Yaratıcılığın İzinde söyleşi serimizin konuğu Yazar Azra Kohen.

03.08.2017 - 10:36 | Tuğba Dülger Özöğretmen

Yaratıcılığın İzinde: Azra Kohen
11
paylaşım
Facebook
Twitter
Google+
LinkedIn
+
Nedir?

Yaratıcılığı bir yazarın bilimsel penceresinden anlamaya çalışıyoruz bu kez. Fi, Çi, Pi ve Aeden ile hayatımıza giren Azra Kohen, “Karakterlerimizin, verdiğimiz tepkilerin bile algoritması var. Merakını ehlileştirebilen, yani zihnindeki düşünceleri arındıran birinin ilhamı bakidir. Sade bir zihin, sade bir hayat lazım ‘biz’e” diyor.

Sıradışı bir şekilde yazma hikâyenizin sonra ereceği zamanı net bir şekilde söylüyorsunuz. Biz en baştan dinleyelim. Nasıl başladı her şey? Hangi ihtiyaçlar doğrultusunda kalem aldınız elinize?

İhtiyaçla başladı her şey. İhtiyacını çektiğim şeyin kendisine dönüşmeye karar verdim. Olduğum kişi olarak yabancılık çekmeyeceğim bir toplumda yaşamak; gündelik yaşantımı, birlikte hayatı iyileştirebileceğim kişilerle geçirmek en büyük fantezimdi. Kitaplarımı yazdıkça sanki kendimi seçiyorum, topluyorum kalabalıkların içinden; nihayet kendimle bir araya geliyorum gibi. Artık benim türümün zamanı gelmiş gibi hissediyorum.

Nasıl bir tür bu?

Sohbetler paylaşılmış, kadınlara moda, erkeklere spor verilmiş. Sanki hayat bu konuların çevresinde dönüyor gibi, her girdiğiniz ortamda konular belli. Ne bana ne benim gibilere, yani “biz”e yer yok. Hayattan daha fazlasını istiyoruz “biz”. Pi’de diyorum ki, cennet ancak onu yaratabilirsek içine girmeye hak kazanabileceğimiz bir yer. Neden olmasın?! Buna inanıyorsan, insanın hayatı yağmalamak için değil tam tersi, yaşamın yanında, canın savunmasında emek vermek için tasarlanmış bir organizma olduğunu, hayatı yağmalamanın artık durması gerektiğini düşünüyorsan bizim türdensin. Ve bizim türdensen konuların çanta, ayakkabı, maç sonuçlarından çok daha fazla olmak zorunda. Gelişmek zorundasın.

Yaşamın yanında olmak sadece yürek değil; en başta emek ister, çaba, bilgi ve aşk ister! En iyi yaptıkları şeyin ne olduğunu bulmuş ve onu aşkla yapan herkestir “biz” ve “biz”den herkes görevlidir. Kendini geliştirmekle, teknolojiyi, bilimi bilmekle, anlamakla ve hayatı umursamakla görevliyiz. Bunun için dizayn edildik.

Yaratıcılığı ilhamla sınırlama hatasına düşüyoruz çoğu zaman. Siz bilimsel bir bakışla yaratıcılığı nasıl açıklıyorsunuz?

İlham, var oluşun hediyesidir ve bu gezegende her yerdedir.

Algoritma nedir biliyor musunuz? Karakterlerimizin, verdiğimiz tepkilerin bile algoritması var. Merakını ehlileştirebilen, yani zihnindeki düşünceleri arındıran birinin ilhamı bakidir. Hayatımıza hiçbir katkısı olmayan ama merakımızı sürekli çeken şeylerden düşüncelerimizi sıyırdığımızda, bilgisayarımıza giren virüsleri temizlemiş gibi oluruz, hard diskimiz çok daha hızlı ve verimli çalışmaya başlar.

İlham, var oluşun hediyesidir ve bu gezegende her yerdedir. Tabii sen onu her an yüreğine alabilecek kadar sadeleşebiliyorsan… Sadeleşmek lazım. Virüslerden arınıp tertemiz sadeleşmek lazım. Sade bir zihin, sade bir hayat lazım “biz”e. Yoksa üretici değil tüketici oluyoruz. Oysa yaratıcılık üretimdir. Tükettiğini üretebildiğin kadar insansın. Aeden’de detaylı anlatıyorum bunu.

Hayal gücünüzü bilimin canlı tuttuğunu söylüyorsunuz. Neler okuyor, neler izliyor, nasıl yolculuklara çıkıyorsunuz?

Belgesel modum var benim, kendimi ait hissetmediğim yerlerde belgesel moduma geçiyorum ve yaşamın farklı bedenlerde, nasıl da farklı deneyimler topladığını izliyorum, öğreniyorum. Bilim makaleleri başta olmak üzere, insanlık adını verdiğimiz bu organizmik birliğimizi bir adım öteye götürebilmek için geliştirilmiş teknoloji, yöntem ne varsa okuyorum. Bilim haberleri diyorum buna. Magazin dünyasından çok daha heyecan verici buluyorum bilim haberlerini. Doğan bir erkek çocuğun genlerini annesine bulaştırıyor olmasını, yani genlerin sadece anneden çocuğa değil, çocuktan anneye de bulaşıyor olduğunu öğrenmek heyecan veriyor bana. İnsanların hayatları değil, insanlığın anlamı, gelişimi ilgimi çekiyor.

Star Trek dizisi ile büyümüş biri olarak sıkı bir bilim kurgu izleyicisiyim. Bahardan beri yaz boyu, hemen hemen her gün ormandayım ve topraklayım. Göğü, yerle birleştirmeye çalıştığında hayatın seninle konuşmaya başladığını düşünüyorum.

En verimli yazma deneyiminizi tarif eder misiniz?

Pi’deki Göksel’in köpeklerle olan sahnesi Arnavutköy otobüsünde yazıldı ama yanlış anlaşılmasın, sahildeki Arnavutköy değil, diğeri. İçimi bunaltan bir sahneydi, yazmayı hep geciktiriyordum. Böyle sahneler yazarken ölüyorum. Tüm kitap bitmişti ve o sahne hâlâ eksikti. Otobüse bindim, hayatı izlerken sahneyi önce zihnimde yazdım. Son duraktan sonra geri dönerken bilgisayarı açıp kelimelere döktüm. Ücra yerlerin otobüslerinde, bir köşede karşınıza çıkabilirim ama tanımazsınız. Ne büyük lüksmüş tanınmamak…

Zihninizi canlı tutmak için merakınızı gideren nasıl ritüelleriniz var?

Zihnimi canlı tutmak değil de dinginleştirmek için ritüellerim var. “Jüpiteryen” biriyim ben, hiçbir zaman canlılıkla ilgili problemim olmadı. Hiper de değilim ama özellikle sabahları yalnız kalmak, okumalarımı yapmak, düşünmek, köpeklerim ve oğlumla keşfe gitmek, eşim ve kızlarımla (asistanlarım) uzun sohbetler etmek en ihtiyacını duyduğum şeyler.

Okurla nasıl bir ilişki içindesiniz? Bir anlatıcı olarak neredesiniz?

Okur kelimesi belki çok yerinde bir kelime ve o yüzden kullanılıyor ama bana yeterli gelmiyor bu kelime, o yüzden benim kitaplarımı okuyanlara “anlayan” demeyi seçiyorum. Ben sürekli “anlamaya çalışan” biri olarak, yazdıklarımı anlamak için çaba gösterenleri varlığıma çok yakın hissediyorum, her biri kendimden bir parça sanki… Kulağa romantik gelmesin, öyle sevgi üzerine kurulu canım-cicim duygusu değil benimkisi, daha çok sahip çıkmak ve gelişime hizmet etmek isteği üzerine bir duygum var. Bazıları bunun amelelik olduğunu düşünüyor, aldığım mail’lerden biliyorum ama ameleler olmasaydı köprüler, kuleler, medeniyet nasıl kurulacaktı…

Anlayan herkesin çok iyi gelişmesini, en iyi yaptıkları iş ne ise bulup yapmaya başlamalarını istiyor, hatta buna ihtiyaç duyuyorum.

Anlayan herkesin çok iyi gelişmesini, en iyi yaptıkları iş ne ise bulup yapmaya başlamalarını istiyor, hatta buna ihtiyaç duyuyorum. Eğer yazdıklarımın bu anlamda değeri varsa, yani işe yarıyorsa tamam ama yoksa ben kitaplar yazmışım, çok okunmuş, “okurlar” olmuş… İster inanın ister inanmayın, bana göre zamanım bundan çok daha değerli, çünkü hayatın test olduğunu düşünüyorum ve bu gezegene doğuyorsan düzeltmen gereken bir sürü şeyin olduğu için buradasın. Kitapları yazmak için harcadığım emeği kendimle uğraşmak için çok daha verimli kullanabilirim, fikrimce… Ama işe yarıyorsa o zaman cennet fikri yayılıyor kalbime. Bu kitapları yazmam bana iyi geliyor çünkü nihayet işe yarıyorum. Sakinleşiyorum.

Son olarak izleyici kimliğinizden bahsedelim. Bir okur ve bir izleyici olarak kendi ürünlerinizi nasıl görüyorsunuz? Bu iki deneyim sizin için birbirinden ne kadar farklı?

Asıl yapmak istediklerime hizmet eden işe yarayan ürünler. Emek verildiği, özen gösterildiği için minnettarım ancak fazla da abartmaya gerek yok. Umarım yaptıklarım yapacaklarımın temennisidir. Dizi kitaptan doğal olarak çok farklı olmak zorundaydı. Dizi izleyenlere sonrasında kitabı alırlarsa daha keyifli bir okuma yolculuğu yaşatmak için hikâyenin belirli referans noktaları dışında geri kalan sahneleri farklı kurguladık, ki kitabı aldığınızda aynı karakterlerin mahremiyeti bozulmamış bir okuma yolculuğunu deneyimleyebilesiniz. Ay Yapım ekibi sağ olsun, böylece hikâyenin ruhunu koruduk diye düşünüyorum, umarım hayata katkısı olur.