‘Vicdanları da sıfırlayalım mı?’

Lowe Stratejik Planlama Uzmanı Mert Tuncer Coca-Cola Zero reklam filmini değerlendirdi.

16.08.2013 - 10:48 | Arzu Nilay Kocasu

Lowe İstanbul Stratejik Planlama Uzmanı Mert Tuncer
18
paylaşım
Facebook
Twitter
Google+
LinkedIn
+
Nedir?

Lowe İstanbul Stratejik Planlama Uzmanı Mert Tuncer Coca-Cola Zero‘nun ‘Onu tanıdınız mı?’ adlı yeni reklam filmini yorumladı:

Gündem yaratan, insanları tartışmaya teşvik eden reklamlar yapmak artık her büyük markanın ve reklamcının temel hedefi. Sektörde çalışan insanlar olarak hepimizi motive eden en temel unsur da bu. Ancak zaman zaman bu iştahımız bizi biraz hissizleştiriyor diye düşünüyorum.

“Derdim çektiğimiz kırmızı çizgilerin nerede başladığını bulmak”

Coca-Cola Zero’nun işini gördüğüm zaman da ilk düşündüğüm şey bu oldu. Reklamcılıkta ahlak temalı bir nutuk atma niyetim yok, yanlış anlaşılmasın. Reklam zaten doğası gereği ahlakla sorunu olan bir meslek kolu. Geleneksel ahlak yapılarını ve bunlardan türemiş tüketim alışkanlıklarını serbest piyasa ekonomisine göre şekillendirmek bu mesleğin varoluş sebebi. Dolayısıyla reklamcılar da ahlak bekçiliği yapacak en son insanlar. Benim derdim kendimize çektiğimiz kırmızı çizgilerin nerede başladığını bulmak.

Reklama baktığımız zaman, bugüne kadar sayısız sinema filmine ve romana konu olmuş bir önerme ile karşılaşıyoruz. Modern dünyanın en kabul gören ve ilham verici mottosu, Steve Jobs‘un mantrası: Kendine inanıyorsan kimseyi dinlemeden yoluna devam etmen gerekir. Gerçek başarı bu şekilde kazanılır. Buraya kadar bir sorun yok. Maslow’un piramidinin en üst basamağına ulaşmak her modern bireyin temel arzusu. Fakat unutmamamız gereken bir gerçek var ki, günümüz dünyasında bu bir tercihten öte bir ayrıcalık.

“Tabi olduğumuz sistemde bu kararı alamamışları ‘kaybeden’ ilan etmek adil değil”

Bu tür kararları vermek reklamlarda, filmlerde ve romanlarda romantize edildiği kadar kolay değil. Hepimiz çok iyi biliyoruz ki sanatını kimseye taviz vermeden icra etmek, özellikle ülkemizde, belirli bir tuzu kuruluk gerektiriyor. Ve bu imkana sahip olmayıp, başarı basamaklarını tırmanmak isterken ayağı kayıp tepetaklak düşenlerin sayısı maalesef zirveye ulaşabilenlerden çok daha fazla. Yani demek istediğim böylesine kararlar alabilmek gerçekten muazzam bir cesaret örneği. Ama aynı zamanda tabi olduğumuz ekonomik sistem içinde bu kararı alamamış insanları birer kaybeden veya korkak ilan etmeyi adil bulmuyorum.

Filmin sonunda kızın yüzünden yavaşça açılan kamerayla verilmek istenen, kalabalıklar içinde anonimleşen, değersizleşen, basit/sıradan işlere mahkum olmuş insanın dramını bir markanın insanlara ibretlik bir hikaye olarak sunmasına içim elvermiyor.

Eğer bu hikaye ters bir açıyla kurgulansaydı (çağrı merkezinde çalışan bir kız rest çekip sanatçı olmaya karar verseydi) belki aynı çarpıcılıkta olmazdı fakat teşvik edilmek istenen düşünceyi daha vicdanlı bir şekilde verebilirdi diye düşünüyorum.