TV’nin yarını – Bölüm 2 Evrilen içerik

Teknoloji insan hayatını kökten değiştirse de, sanırım insana has bazı şeyler aynı kalıyor.
31.07.2014 - 22:45
Facebook
Twitter
Google+
LinkedIn
+

Televizyon’daki değişim sadece online erişim veya Netflix, Hulu gibi platformlarla sınırlı değil. Yıllarca sinemanın gölgesinde kalan televizyon dünyası, artık mega starları da ekrana taşıyabiliyor. Dallas Buyers Club ile Oscar alan Matthew McConaughey’in HBO’da “True Detective” ile ekranlara gelmesi bunun en basit örneği. Kevin Spacey’li House of Cards unutulmazlar arasına girerken, Halle Berry’nin Extant’ı da geçtiğimiz ay ilk bölümlerinde hiç de fena olmayan reytinglere imza attı. 2014’ün en büyük yıldızıysa James Spader’ın The Blacklist’iydi kuşkusuz.

Sinema ve televizyon, artık birbirine geçmiş bir dünyanın iki eşit oyuncusu gibi duruyor. Sebebi basit: Sinema perdesinin yarını üzerinde tartışmalar devam ederken, televizyonun gücü artmaya devam ediyor.

İkinci önemli trend bizdeki tabiriyle “dönem dizi”lerinin fantastik hikâyelere ve post-apocalyptic hikâyelere evrilmesi. MadMen gibi 60’lara gönderme yapan realistik örneklerin ardından, Once upon a time, Grimm gibi “büyüklere masallar” ulusal kanallarda ortalama üstü reytingler getirmeyi başardı. Walking Dead ile kitleselleşmeyi başaran Zombi/Virüs denklemi ise şu sıralar üzerinde en çok çalışılan kurgu.

Bütün bunların yanında The Big Bang Theory, Two and a Half Men gibi “22 dakikalık komediler” ve CSI omurgası üzerine oturan temel polisiye formatları ABD ekranının “kültürel mirasları” olarak ekranda kalmaya devam edecekler.

Şu sıralar tartışılan konulardan biri, daha geniş kitleleri ekrana çekebilecek prodüksiyonların neler olabileceği. Kıta Amerika’sında “şehirli ve klasik beyaz yakalı” dünyasından çıkıp “alt segmentlere” daha fazla dokunabilecek kitlesel ve daha muhafazakâr yapımlara yönelim gözleniyor.

Ekranlardaki dönüşüm noktalarından biri de Survivor, The Voice vb. mega formatlarda görülüyor. 2000’lerin başında SMS oylarıyla birincilerin seçildiği Popstar’lardan, 2014’te mobil uygulamalar üzerinden gerçek zamanlı elemelerin yapıldığı “Rising Star”a gelindi. Canlı yayın ve etrafındaki sosyal medya bulutunun etkileri önümüzdeki dönemde de artarak devam edecek.

Türkiye ne durumda?

Bizde durum nasıl? Nereden geldik, nereye gidiyoruz? Apayrı bir yazı konusu olabilir aslında.

CSI varyantları Amerika’da reytingin garantisiyse, “Dram ağırlıklı kurgular” da bizde aynı görevi görüyor. Eski dönemde “Bizimkiler” gibi sıcakkanlı mahalle serileri geniş kitleleri ekran başına toplamış olsa da, son 30 yılımızı ağırlıkla “siyah beyaz sinema dünyamızdan” transfer ettiğimiz ağdalı dramların güncel versiyonları ile geçirdik. “Zengin kız-fakir oğlan”, “problemli zengin aile” veya “mahalle dramları” gibi kurgular sadece bizde değil, içinde bulunduğumuz bölgede de geniş kitleleri çekti ve çekecek gibi duruyor.

O Ses Türkiye, Yetenek Sizsiniz gibi formatların bizde de sürekli yüksek reyting bulmasının ana sebeplerinden biri, içlerinde barındırdığı komik veya dramatik “insan hikâyeleri” aslında.

Önümüzdeki dönemde “reyting garantili drama” trendi kuşkusuz devam edecek.

Dizilerde 70’ler sinemasında geniş yer bulan Cüneyt Arkın’ın Kara Murat’ını andıran “geçmişin kahramanlık hikâyeleri”nin veya gündeme atıfta bulunan kahramanların alternatif bir hat oluşturması beklenebilir. Kurtlar Vadisi’nin uzun yıllar sonra bile tavan reytinglerde dolaşması, türevlerinin lanse edilmesini yeniden tetikleyebilir.

Bununla beraber, Amerika’da son dönem olağanüstü reytinglere imza atan “muhafazakâr” trendin bize de yansıması ve “Ottoman/Neo-Ottoman” dram/kahramanlık hikâyeleri ile birleşerek popülerliğini artırması beklenebilir. Bu tip içerikler sadece ülkemizde değil, özellikle Arap yarımadasında da yoğun talep görebilir.

Sonuçta, televizyon içeriğinde devrim olmasa da, geniş tabanlı bir evrimden söz etmek mümkün.

Ama ilginçtir, “neyi tükettiğimiz”, “nasıl tükettiğimiz”den daha yavaş değişiyor.

Teknoloji insan hayatını kökten değiştirse de, sanırım insana has bazı şeyler aynı kalıyor.