Türkiye’nin aklını okuyoruz

Mediacat, Virtua Araştırma ve 1990 yılından bu yana reklam sektörünün öncülüğünü yapmış, Türkiye’nin önde gelen marka ve kurumlarına hizmet veren Alice BBDO Reklam Ajans'nın araştırması devam ediyor.

13.03.2012 - 00:00 | MediaCat

Facebook
Twitter
Google+
LinkedIn
+

Mediacat, Virtua Araştırma ve 1990 yılından bu yana reklam sektörünün öncülüğünü yapmış, Türkiye’nin önde gelen marka ve kurumlarına hizmet veren Alice BBDO Reklam Ajansı  oldukça ilginç ve bir o kadar da önemli bir çalışmaya imza atıyor. “Türkiye’nin Aklını Okuyoruz’’ sloganı ile yola çıkan Alice BBDO, 2012 yılı boyunca gündelik hayatın farklı alanlarına odaklanarak Türk kültürünün kendine has davranışlarını, olaylara tepkilerini ve bakış açılarını inceliyor. Bu araştırmanın ilk aşaması olan ‘Flört’ başlığı, MediaCat Şubat sayısında irdelenmiş ve çok yankı bulmuştu.

Mart sayısında ise araştırmanın ikinci konusu olan ‘’Türk İmgesi’’ tamamlandı ve bize özgü davranışlar Avrupa ve Amerikalıların gözünden yorumlandı. Yapılan araştırmalara göre Batılı gözüyle bir markanın Türk markası olarak algılanabilmesi için otantikliği ve modernliği aynı anda sunması gerekiyor.

Türk markası olmak ve Türk imgesi
Köklü tarih ve uzun yıllara yayılan ilişkiler çerçevesinde oluşan Türk imajı, daha markalar iletişime başlamadan, onları bir yere oturtur, isteseler de istemeseler de onlara bir kimlik kazandırır. Bu nedenle, Türkiye’den çıkan her markanın, Türk imgesinin Avrupa ve Amerika’dan nasıl görüldüğünü öğrenmesi ve bu imajı kendi yararına kullanması gerekmektedir.

Biz bu imajı ayrıntılı bir şekilde görebilmek için aramıza yerleşen “yabancıların” gözlerinden bakmaya karar verdik. Türkiye’nin aklını, Avrupalıların gözünden, yani aynadaki aksinden okuduk’’dedi.

Avrupa Türkiye’ye muhtaç
Avrupalı olmak, Türk olmak gibi çeşitli kimlik soruları üzerine kafa yoran Amerikalı Antropolog Marshall Sahlins. Türk imgesinin Avrupa kavramının ve Avrupa birliğinin oluşmasındaki önemli etmenlerden birisi olduğunu iddia eder. Sahlins’e göre Avrupa kimliği Türklere karşı tek bilek-tek yürek olmak ihtiyacından doğmuştur. Başka bir deyişle Avrupalılar, Viyana kapılarına dayanan Türk ilerleyişi karşısında şaşkınlık ve korku içinde konuşurken Türkler hakkında konuşup, Türk imgesini oluştururken aslında Avrupa fikrini de oluşturmuşlardır. Bu durum, Türkiye ve Avrupa’yı birbirinin varlığı için zorunlu kılmakta, her ne kadar taraflar birbirini çok iyi tanımasa da, onları birbirine kopmaz bir bağ ile bağlamaktadır.

Avrupa hangi Türkiye’yi tanıyor?
Avrupalıların Türklerle en yoğun ilişkisi, Türklerin en geniş sınırlarına ulaştığı 16. yüzyılda gerçekleşmiştir. Bu çok eskiye dayanan hukuk boyunca da Türkleri kah atları üstünde yakıp yıkan, talan eden bir cani; kah geri kalmış ve yıkılmayı bekleyen hasta bir adam olarak tanımıştır. Bugün bile bu algının izleri pek çok konuşmada kendini yeniden gösterir, kah Türk savaşçı genlerine sahip olur, kah Avrupa birliği normlarına uyamayacak kadar baskıcı ve totaliter.
Ancak Avrupalılar için tek algı bu değildir. Muhteşem yüzyılı takiben geçen süreçte Türkiye Avrupa’nın hasta adamı olmuş ve ekonomik ve siyasi olarak eskiye ait ve zayıf olan olarak tanımlanmıştır. Bu algıda halen etkisini korumakta, kah Avrupa birliği uyum sürecinde Türkiye’nin hukuk sistemi çağ dışılıkla ilişkilendirilmekte, kah ekonominin büyüme sancıları kırılganlık ve risk olarak algılanmaktadır. Bu nedenle, Avrupalıların gözünde tek bir Türk algısı değil, birbiri ile çelişen yer yer yarışan iki ayrı Türkiye algısı bulunmaktadır.

Modern Türk markası neden olmaz?
Modern Türk markası olmaz çünkü yüzyıllar boyunca çeşitli kültürlerin harmanlanarak oluşturduğu bugünkü Türk imgesini tarihselliğinden soyutlamak mümkün değildir.

Otantik Türk markası olur mu?
Otantik Türk markası da olmaz çünkü yüzyıllar boyunca geniş bir coğrafyada kültürlerin harmanlanmasıyla oluşan Türk imgesinin otantikliği hep havada kalmaktadır. Ne otantik olur, ne modern; bir Türk markası ancak Türk olur!

Türkiye ne sadece plajları veya antik tarihiyle var olabilecek, el değmemiş otantik bir ülke, ne de tüm geçmişi ve kendine has kültürü yok sayılarak, sadece New York ya da Syndey gibi gökdelenleri ve iş merkezleri üzerinden pazarlanabilecek bir ülke. Kendi ürününü, en yeni ve en modern, ya da otantik özünden kopmuş bir şekilde tanıtmaya çalışan Türk markası, ya en hafifinden samimiyetsizlik, ya da en ağırından taklitçilik suçlamasıyla karşı karşıya kalmaktadır.
Dolayısıyla Avrupa pazarında başarılı olmayı hedefleyen bir Türk markasının aynı anda birden fazla özelliği taşıyan ve anlatan ürün veya hizmet olmaya odaklanması gerekmektedir. Dahası, bir miktar belirsizlik taşıyan özelliklerin bu birleşimi mutlaka keyifli bir deneyim üretmelidir. Bir Türk markası için Avrupa’da yapılacak iletişimde gösterilmesi gereken, tüketicinin modernlikten veya otantiklikten  birini seçmek zorunda olmadığı, otantikliğin ve modernliğin eş zamanlı sunulduğu ürün veya hizmetlerin yarattığı mutluluk ve keyiftir. Türk Otantik mirasını çağdaş bir anlayış ile sunan Rıfat Özbek’in yastık tasarımlarını ve Hiref’in ürünlerini bu keyifli birlikteliğin en güzel örnekleri arasında sayabiliriz.