The gray lady

‘Gazetelerin durumu gelecekte ne olacak?’ sorusunu ‘değişimin doğal sonucu’ veya ‘kader’ diyerek görmezden gelemeyiz. Basın, önemli bir iş ortağımız. Bu dönüşüm, ajanslardan reklamverenlere kadar hepimizi ilgilendiriyor.
01.12.2011 - 00:00
Facebook
Twitter
Google+
LinkedIn
+

‘Gazetelerin sonu ne olacak?’ sorusu Amerika’da artık eskisi kadar manşet değeri taşımıyor. Boston Globe, Chicago Tribune, San Francisco Chronicle, LA Times gibi yaklaşık 150 yıldır Amerikan kamuoyunu yönlendirmiş markalar birer birer tarihe karıştılar. Pek çoğu da iflasın kıyısında geziniyor.

Son 2-3 senedir de endüstri, tartışmasız en büyük oyuncunun geleceği üzerine tahminler yapmakla meşgul: The New York Times, nam-ı diğer ‘The Gray Lady’… Watergate’ten Körfez Savaşlarına kadar gündemi değiştiren pek çok habere imza atmış, Pulitzer’li Bill Keller’dan sıradışı David Carr’a, Jill Abramson’a kadar uzanan geniş bir fikir liderleri topluluğu.

Sadece Amerika’da değil, dünyada alanındaki en büyük markalardan biri.

İki sene içinde reklam gelirlerinde yüzde 50’den fazla erime ve web’in beraberinde getirdiği ‘etki kaybı’ gibi faktörlerin bu basın devini zor durumda bıraktığı bir gerçek.

Andrew Rossi’nin ‘Page One: Inside New York Times’ belgeselini seyrediyorum. Bir yıl boyunca gazetenin her köşesine girip çıkarak, son dönemde Gray Lady’nin yaşadıklarını, bu dönemeci kazasız belasız atlatabilmek için neler yaptıklarını ve en önemlisi gerçek gazeteciliğin hepimiz için önemini, çarpıcı bir dille anlatan etkileyici bir film.

ÜÇ ANA SEBEP
Geneline bakıldığında The New York Times’daki aşağı yönlü gidiş üç ana sebebe bağlanıyor:
• Reklam gelirlerinde beklenenden de hızlı erime.
• Web kaynaklı sosyal gazeteciliğin de etkisiyle artık ‘gündem belirleyen’ olmaktan çok, ‘ortamdaki seslerden biri’ olmak.
• Son yıllarda yaşanan birkaç majör krizle de tetiklenen repütasyon/güven kaybı.
NY Times, son 3 senedir, sıkı bir maliyet yönetiminin yanı sıra, bu yeni dünyaya adapte olabilmek için başvurulabilecek tüm yolları deniyor. Tüm dijital platformlarda aktif olarak yer alıyor. Sosyal medyada hem içerik sağlayıcı, hem de okurları ile tartışan, onları dinleyen bir oyunculuğa soyunuyor. Web üzerinde ‘bedava haber içeriği’ne karşı çıkarak ilk ‘paywall’u, yani ‘web üzerinden ücretli içerik sunulması’ mekanizmasının öncülüğünü yapmaya çalışıyor.
En önemlisi, yeni dünyanın tüm gerçeklerini büyük bir olgunlukla karşılayarak, dalgalı denizde ilerleyebilmek için neler yapılabileceğini her platformda tartışıyor.

“NY Times’ın tarihe karışması büyük bir patırtı çıkarmayacakmış” diyor David Carr, gülümseyerek. “Zira tweet’lerin ve blog’ların liderliğinde sosyal gazetecilik artık gereken her şeyi hallediyor olacakmış.”

Dijital evrimcilerin en büyük savlarından biri bu. Peki ne derece doğru? Medya, teknolojiyle paralel gelişen bir dünya. Tarih boyunca da bu böyle oldu.

KIRILMA NOKTASI
Matbaa, gazetelerin önünü açtı. Elektrik radyonun. Ardından optik ve elektronik alanındaki gelişmeler, televizyonu getirdi salonlarımıza. Değişen dünyada, bazı teknolojiler daha az kullanılır oldu. Bu, evrimin vazgeçilmez gerçeği. Ama bu teknolojik evrimin ışığında arada ‘gazeteciliği’ de darağacına göndermeye çalışanlar var. İşte kırılma noktası da burası. Zira, ‘kağıdın’ yanına ‘gazeteciliği’ de koyanların, aslında o gazetelerin hayatımızın ne kadar vazgeçilmez markaları’ olduğunu unutmamaları gerekiyor.

Wikileaks’in dünyayı sarsan içerikleri yayabilmek için Der Spiegel, New York Times, Guardian gibi sayısız basın ‘markasına’ ve bu markaların omurgasında yer tutan ‘fikir liderlerinin/haber merkezlerinin gücüne ve yorumlarına’ ihtiyacı vardı.

Web, eğer haberciliğin yeni adresiyse, Leaks’te yer alan on binlerce sayfa metin ve video’yu Facebook, Youtube ve Twitter üzerinden yaymak yeterli olmaz mıydı? Wikileaks’i gündemde tutan, web’in kendisi midir? Yoksa başta basın markaları olmak üzere ‘kitlesel / geleneksel medya’ mı? The New York Times’ın Wikileaks içeriklerini dokuz gün ardı ardına manşete taşımasının, gündemin yaratılması üzerine ne kadar etkisi olmuştur? Cevap çok açık aslında…

***

Gazeteler bu geçiş döneminde kendilerini yeterince hızlı yenileyemiyor mu? Bu konuda haksızlık etmemek gerek. Büyük basın kuruluşları, ülkemizde de hemen her dijital formatta ve platformda yerini almış durumda. Pek çok yeniliği de devreye almaya devam ediyorlar.

Üstüne üstlük, web üzerindeki hayatları hiç de kolay değil. Pek çok ‘haber toplayıcı’ site, kaynak olarak bu platformları kullanarak gazetelerin dijital okunurluklarına darbe vuruyor. Dev basın kuruluşları muhabirleri, ofisleri, haber merkezleri eşliğinde binbir emek ve maliyetle ürettikleri haberin gerçek karşılığını alamıyor. Gazeteler dijital platformlardaki performanslarını, kağıtta olduğu kadar reklam gelirine çeviremiyorlar.

Peki, gazetelerimiz ne olacak? Ülkemizde gazetecilik nasıl şekillenecek? Bu, çok kritik bir soru. Belki ülkemizde son yıllarda reklam yatırımlarının hızla artıyor olması nedeniyle ve belki dijital dünyanın peşinde koştuğumuzdan olsa gerek, bu soru gündemimize yeterince girmedi. Ancak kısa ve orta vadede durum çok da parlak gözükmüyor. Tüm dünyada olduğu gibi, bizim de reklam yatırımlarında hızla pay kaybeden bir basınımız var. Dijital platformlardan elde ettikleri gelirler ise bu kaybın yanında çok cüzi kalıyor.

2008’den bu yana 1 milyar TL’nin üzerinde büyüyen reklam pastamızdan, gazetelerin aldığı ek gelir, Reklamcılar Derneği rakamlarına göre neredeyse ‘sıfır.’ Önümüzdeki yıllarda bu büyümenin yavaşlayacağını da düşünürsek, gazetelerin gelirlerinin düşmeye başlayacağını öngörebilmek mümkün.

Sektör olarak, son dönemi ağırlıkla ‘Dijital dünyadaki fırsatlar’ konusuyla geçirdik. Konferanslar, seminerler birbirini izledi. Bloglar ve sunumlar dolusu içerik üretildi. Pazarlama dünyamız da bu konuları hep sıcak tuttu. Artık biraz gündemi değiştirmemiz gerekiyor. ‘Gazetelerin durumu gelecekte ne olacak?’ sorusunu ‘değişimin doğal sonucu’ veya ‘kader’ diyerek görmezden gelemeyiz. Basın, önemli bir iş ortağımız. Bu dönüşüm, ajanslardan reklamverenlere kadar hepimizi ilgilendiriyor.

Öte yandan, sağlıklı bir basın, bir demokrasi gerçeği. Kökeni yüzyıllara dayanan basın markalarımız, ülkemizin vazgeçilmez değerleri. Medya, son dönemde kendi içinde bu soruyu soruyor ve cevaplarını araştırıyor. Ancak çözümü bulabilmek için bu yeterli değil. Zira bu gidişteki tek değişken medyanın kendisi değil.

Nereye yelken açtığımızı, sektörel olarak, daha geniş ve çeşitli topluluklarda tartışmaya başlamamızda fayda var. Gray Lady’nin hikayesi, bize bunu tekrar ve güçlü bir şekilde hatırlatıyor.