Tartışmaya Perihan Mağden de katıldı

MediaCat Aralık sayısında yer alan Hakkı Devrim söyleşisinden sonra patlak veren Hakkı Devrim-Nur Çintay tartışmasına Perihan Mağden de katıldı. Mağden Radikal’de yayınlanan “İşkence Çorbası'nı sevmek (ya da sevmemek)” başlıklı bugünkü yazısında şöyle yazdı..

04.12.2007 - 13:20 | MediaCat

Facebook
Twitter
Google+
LinkedIn
+

MediaCat Aralık sayısında yer alan Hakkı Devrim söyleşisinden sonra patlak veren Hakkı Devrim-Nur Çintay tartışmasına Perihan Mağden de katıldı. Mağden Radikal’de yayınlanan “İşkence Çorbası’nı sevmek (ya da sevmemek)” başlıklı bugünkü yazısında şöyle yazdı..

Pazar günkü Radikal’de Nur Çintay artık patlamış: Hakkı beyle olan Büyük Vendetta’nın geçmişini/dökümünü/ izbedüşümünü veriyor.

‘Ve dahi duralar!’ olmuş anlaşılan Nur. Ve de anlaşılmayacak gibi değil. En son mülakatlamasında 1 medya sitesine, söz buraya getirilince, Hakkı beyin (bitmeyen) kızgınlığının dışavurumunu ben de okumuş, ‘Pes yani!’ olmuştum.
VE FAKAT işin içinde Hakkı bey olunca benim için mevzuun bambaşka açılımları var. Langadanak söyleyeyim: Hakkı beyi ziyadesiyle severim.
İnsanlara ‘saygı’ konusunda güçlü bir şahsiyet değilim. Ama muhabbet duymakla kalmam kendisine, hürmet de duyarım.
Yani benim için Hakkı beyin Nur Çintay’a takık bir ritm
le ‘amip! amip!’ demesi komiktir. Saçmadır. Muziptir. Kızılası ya da alınılası değil.
Ama benim gibi kendine edilen en küçük kelâmda öfkeden gözü kararıp dere tepe dümdüz saydırabilen biri için; şimdi Nur’u pışpışlamamın ne yeri, ne zamanı, ne de olabilecek bir durum yani.

Nur’un ‘patlamasını’ anlıyorum. Ama Hakkı beyle olan Kendi Özgeçmişime bakmadan da edemedim bu vesileyle. Nerdeyse pazar günün yarısını ‘Hakkı bey anılarımı’ düşünüp sırıtarak geçirdim.

Radikal’de yazmaya başladığımda, Hakkı bey kadar tilt olduğum biri yoktu. Resmen ‘takmıştı’ bana. ‘Dil Yaresi’ midir, ‘Jandarma Paresi’ midir: nişan almadığı hafta geçmiyordu. Böyle öfkeden hop oturup hop kalkmak ve köşemden ona laf yetiştirmek/sokuşturmakla birlikte; yazım kılavuzunu olsun, lügatları olsun, Türkçe’nin en kapsamlı sözlüğü olarak kullandığım Büyük Larousse’u olsun mütemadiyen kullanmaya, yani bir nevi Kalite Kontrol Standartı geliştirmeye tamamen Hakkı beyin özeni sayesinde itildim.

Ben en fazla bir yıl köşe yazarlığı yapar/köşeye biraz para atar/çeker giderim kafasıyla, hasbelkader bu işle taltif edildiğimden, özellikle en başlarda ziyadesiyle dağınık/dikkâtsiz/lakayt ve laubaliydim. Zaten yılın nerdeyse yarısını annem ve kızımla annemin yazlığında geçiriyordum. Ve düşünün yazlık evde doğru dürüst bir lügat dahi yoktu! (Yalnızca primitif bir şey vardı.)

Hakkı bey yalnızca beni özen göstermeye ve Türkçemi zapturapt altına almaya teşvik etmedi; ikide birde bana sataşarak, varlığımı ‘acknowledge’ da etmiş oldu. (Türkler’de olmayan bir kavram, dolayısıyla karşılığı bulunmayan bir kelime.)

Köşeciler bunu pek iyi bilirler: Özellikle Oyunun (köşeciliğin) Duayen Kokozları, öldür Allah Yeni Gelen’in ismini geçirmezler, geçirmezler ki dikkâtleri çekmesin/kimseler onu okumasın/onların sınırlı sayıdaki müşterileri hep aynı hep aynı kalsın/kalabilsin.

Diyelim gazetemize katılımı, diğer şişecilerimiz tarafından nerdeyse görmezden gelinmiş H. Gökhan Özgün’e, yine yalnızca Hakkı bey 40 parelik bir top atışı (üstelik yazdıklarını tam tersinden anlayarak) düzenlemiş, o Avrupai yazarı (pardon Amerikan Standartları Enstitüsü’nden onaylı) Özgün’ü DAHİ bir cevap yazmaya ‘provoke’ etmeyi becerebilmiştir!

Hakkı bey hatalarıma ne kadar ‘takık’ ise, övgülerinde de o denli cömertti. (Darısı diğer Naçar Ruhlar’ın başına.) Hakikaten kıllanma hissiyatımız, (en azından benim cephemde) nasıl oldu da karşılıklı ahbablığa dönüştü, hatırlamıyorum. Ama diyelim kızımla evine gitmişliğim olan hemen tek medya ‘mensubudur’. Gülseren hanımı ne kadar sevdiğimi, tarif edemem. Sofralarındaki zeytinyağlı fasulye; aynen annemin, anneanneminkindeki gibi pişirilir. Aynı lezzettedir.

Başım belaya girdiğinde (medyalama piyasasında) dayanamam, ararım. Bazen imdadıma dahi yetişip bana dil uzatanı, harikulade efendice ‘benzetir.’
Çoğu zaman da “Sen de boksör gibisin e güzel evladım. Habire yumrukları atıyorsun atıyorsun, bir tane yiyince dayanamıyorsun,” filan der.
Beni sataşkan dümbüklere cevap vermemeye davet eder. Dayanabilir miyim? Hayır! Sonra da açıp “Ama Hakkı bey’ diye kendimi niye illa billa savunmam gerektiğini (s)açıklarım. O bıyık altından güler. Yargılamaz, küsmez, hesap sormaz.

Yani benim kadim bir dostum, sevgili bir büyüğümdür. Ayrıca acayip eğlencelidir. Tamam çok konuşkan olabilir; ama ben de öyleyim ve
düşünün bir zamanlar CNN Türk’teki ‘Hakkı Kendi Kendiyle Konuşuyor’ programında onun kadar konuşmaya muvaffak olmuş biriyim. (Çetin Altan, Hakkı beyden bile daha çok, hatta yalnızca tek başına konuştu- o ayrı.)

Arkadaşlarım için “Bırak o nonoşları!” dediği dahi olmuştur. Arkadaşlarım Hakkı beyle dostluğumu (en indirimli kelimeyle) ‘fantastik’ bulmuştur.
Ama bu saatten, bunca yol kat ettikten sonra, kimse Hakkı beyi sevmeme/eğlenceli bulmama/zaman zaman Akıl Limanı’na (sonra pupa yelken tüysem de) sığınmama engel olamaz. ”Ömrüne bereket” (ondan öğrendiğim bir tabir) ömür adamdır. Alabildiğine renkli/dikkâtli/takipçi bir köşe kadısıdır. Şudur da budur.

Bir gün Hakkı bey bana “Mübarek sen de aynen bizim Adnan gibisin,” dedi. (En yakın arkadaşı rahmetli Adnan Benk’i kast ederek.) “Sizi bir insan ya çok sever, ya nefret eder: Aynı işkembe çorbası gibi.”

Şimdi duydum duyalı bayıldığım/en az 5 düzine şahsa naklettiğim bu harikulâde benzetmenizin AYNEN sizin için de geçerli olduğunu söylememe, müsaade edin Hakkı bey.

Bir de Hakkı beyin nasıl en güzel yeri/kahverengi gözleri Gülseren hanımsa, Hakkı beyi çocukları severken/çocuklara düşkünlüğünü elinde olmadan sergilerken görmüş birinin, Hakkı beyi sevmemesinin imkânsızlığını ilan ederek, bitirmeme izin verin.

İlgili haberler:
MediaCat söyleşisi tartışma yarattı
Hakkı Devrim-Nur Çintay tartışması devam ediyor