Statükoya saldıran teknoloji Napster ve sonrası

Markalar cephesinde ilk çevirmeli ağ sesini duymamızın üzerinden 20 yıla yakın bir zaman geçmesine rağmen 20 yıl öncesinin iletişim planlarına göre yeterince yol alabildik mi?
01.10.2014 - 16:40
Facebook
Twitter
Google+
LinkedIn
+

“İnsanlar bir istemciyi bilgisayarlarına yükleyecek, hard disklerinde yer alan dosyaları tüm dünyayla paylaşıma açacak ve birbirinden dosyalar indirecek. İlk duyduğumda ‘Mümkün değil’ dedim. Hiç kimse bilgisayarını başkasına açmaz, bağlantı hızından fedakarlık etmez ve mp3 denilen dosyalar da paylaşılmaz. Ne kadar da yanılmışım.”

– Ali Aydar / Napster (Kıdemli Direktör – Teknoloji)

“O zamana kadar internet, bir depolama alanıydı. İnsanlar bir şeyler yükler ve yüklenen de diğer kullanıcılar tarafından tüketilirdi. İnsanlar paylaşmanın gücünü fark ettiler.”

– Sean Parker / Napster (Kurucu)

Kasım 1998’de <napster> sadece davetle girilebilen w00w00’ye IRC üzerinden bağlandı. Yüzyüze tanışmadığı <mars>, <nocarrier> ve <man0war>’un da aralarında bulunduğu arkadaşlarından bir fikir için yardım alıyordu: “Her hard diskteki her müzik dosyasına erişimi olan küresel bir internet topluluğu kurmak.”

Statükoya saldıran teknoloji Napster ve sonrasıBöyle bir şey hiç görülmemişti. İnternet üzerinde kitlesel sayılabilecek bir topluluk yoktu. Bir müzik dosyasını indirebilmek bazen saatler alabiliyordu. Web, henüz 1.0 günlerindeydi.

Altı ayın sonunda <napster> yazılımı kodlamayı bitirdi ve web’e yükledi.

Tepkiyi beklemeye başladı.

Sonrasında, Shawn Fenning <napster> ve Sean Parker <man0war>’un hikâyesi çoğumuz için tanıdık. Önceleri binlerle ölçülen kullanıcı sayısının hızla 60 milyona dayanması, ardından telif hakları suçlamaları eşliğinde gelen davalar ve Napster’ın fiziken tarihe karışması.

Ancak tarihe karışmayan tek şey vardı.

İnsanların web üzerinden bir şeyleri paylaşmayı öğrenmesi ve web üzerindeki toplulukların gücü.

Sean Parker’ın Napster’dan ayrıldıktan sonra Facebook’u henüz beş aylıkken gördüğünde gözlerinin parlaması bu yüzdendi belki de.

19 yaşında iki gencin dünyaya “paylaşmayı” ve “birbirine bağlanmayı” hediye etmesinin ötesinde daha da güçlü bir şey vardı.

Yeni dünyayı ve değişimi kucaklamakta yavaş kalmış, kendini yenilemekten çok, oyunu “statükoyu nasıl korurum” üzerine kurmuş olan müzik endüstrisi hazırlıksız yakalanmıştı.

Telif haklarının ihlali savunulacak bir konu değil. Sanatın ve sanatçının emeği ve hakları mutlaka korunmalı. Ama Napster’ı anında torpilleyerek dibe göndermek yerine, sahip çıkarak “yeni dünyaya” uyum sağlayabilmek mümkün olabilir miydi? Müzik dünyası enformasyon çağı ile birlikte gelen çöküşü daha iyi yönetebilir miydi? Bunlar en azından tartışılabilirdi.

Statükoya saldıran teknoloji Napster ve sonrası

Her ne olursa olsun, hazırlıksız yakalanmanın bedeli ağır olmuştu. 18 bine yakın web kullanıcısını mahkemeye verecek kadar ileri giden endüstri paniğe girmiş, albüm satışları tüm dünyada baş aşağıya gitmeye başlamış, karşılanamayan maliyet yapıları endüstriyi ağır yapılanmalara ve dijital prodüksiyonlara itmeye başlamıştı.

Aralık kalan kapıdan içeriye giren Steve Jobs, iTunes efsanesini devreye alacak; ilerleyen yıllar içinde endüstri Spotify ve benzeri bulut platformlarına kucak açmak zorunda kalacaktı. Şubat 2010’da Spotify yönetim kuruluna “müzik endüstrisi ile yapılan pazarlıkları yönetmek” için Sean Parker’ın katılması ise işin ironik tarafıydı kuşkusuz.

Teknoloji destekli değişim rüzgarları hayatın her alanında statükoyu sarsıyor. Müzik endüstrisi sadece bir örnek. Perakendeden eğlenceye her alanda hayat hızla değişiyor.

Bu değişime kaçınılmaz olarak markalar da dahil, medya da.

Yeni çağda durumu en sağlam gözüken televizyonu bir kenara bırakırsak, başta basın olmak üzere sinema ve radyo dünyasında da köklü değişimlere gebe medya dünyamız.

Markalar cephesinde ilk çevirmeli ağ sesini duymamızın üzerinden 20 yıla yakın bir zaman geçmesine rağmen 20 yıl öncesinin iletişim planlarına göre yeterince yol alabildik mi?

Cevaptan emin değilsek, sebebi ne olabilir?

Alışkanlıklarımızın bizi çelmelemesi mi? “Bugünkü sistem gidebildiği kadar gitsin” mantığı mı?

Toplam sistemi tartışmak yerine fantastik işlerin peşinde koşmamız ve onları vitrine yerleştirmemiz mi? Maliyet odaklılıktan, etkinlik odaklı düşünce yapısına geçememiş olmamız mı?

İyi niyetliyiz ama teknoloji ve toplumsal değişime göre yavaş mı kalıyoruz?

“Evrimi yönetemezseniz, devrimler sizi yönetir.”

Napster’dan almamız gereken en önemli ders bu belki de.