Şeytani Paradoks

Kararlıydı. Okuldayken de merak duyduğu iletişim dünyasına girecekti. Markaların dinamik dünyası onu kendine çekiyordu. Ve hayat onu bir medya ajansının kapısından içeriye sokuvermişti...
01.02.2010 - 00:00
Facebook
Twitter
Google+
LinkedIn
+

Kararlıydı. Okuldayken de merak duyduğu iletişim dünyasına girecekti. Markaların dinamik dünyası onu kendine çekiyordu. Ve hayat onu bir medya ajansının kapısından içeriye sokuvermişti.
Yeni dünyasını tanımaya çalışırken, koridorlarda Japonca’dan hallice bir lisanın konuşulduğunu fark etmesi uzun sürmedi.

“4+ 70% ve 60% PT yapıyor olacağız” diyordu kararlı bir ses. Telefonda kanal dağılımı diye bir şey tartışıyorlardı. GRP denilen şey de çok önemli olmalıydı; zira 15 dakika içerisinde 3 kez duymuştu.
Dijital dünyadan olduğunu sonradan öğrendiği kızın konuştukları ise olsa olsa kayıp Sümer lisanı olabilirdi. Hayatı boyunca cümle içinde bu kadar garip kelimeyi bir arada duymamıştı.
Bir de dokuz yirmi altı ilan diye bir şey vardı. Müzisyen kuzeninden dokuz sekizlik ritmi duymuştu yıllar önce. “Türkiye 9/8’lik ülkesidir” derdi kuzeni hep. Birçok ünlü şarkının bu yapıda olduğunu öğrenip şaşırdığını hatırlıyordu. 
Ellerini dizine vurarak Mastika’yı mırıldanırken, “Medyanın da 9/26 bir ritmi var herhalde” diye düşündü. Eğlenceli bir dünyaya adım atıyordu.   

***
Yıllar sonra bilgisayarının önünde 9/8’lik bir ritim tutturup ekrana boş gözlerle bakarken, o ilk gün gelmişti aklına. Saatine baktı, 19:30’u gösteriyordu. Önündeki brief’e baktı, önemli kısımlar kırmızı ile işaretlenmişti. Erişim, frekans, cpp, grp, kanallar ve daha nice harfiyen tutturması gereken şeyler. “Planı bu akşam toparlamam lazım” diye düşündü. Rakamlar beyninde uçuşuyor, canlı bir tetris gibi yukarıdan aşağıya salınarak iniyorlardı.

***
Bu küçük hikayeyi pazarlama dünyamızda her alana uyarlayabilmek mümkün. Kreatif ajansa da olabilir, PR ajansına da. Hatta reklamveren tarafına da.
Günlük hayatımızdaki tempomuz hiç de kolay değil. Her an dinamik, her an değişken. Bazen her yönden çekiştiriliyor gibi hissedebiliyoruz. Bu sevimli kaosun içinde ayaklarımızı tabanda sabit tutabilmek için en büyük yardımcılarımız, jargonlarımız ve rakamlarımız elbette.  
Öte yandan, tam bu noktada bir adım geriye atıp baktığında, samimi bir soru geliyor insanın aklına. Bu dalgalı denizlerde işimizi en güzel şekilde yapmaya çalışırken, arada ‘otomatik jargonlar ve rakamlar’ dünyasına fazla kaptırıyor olabilir miyiz? Pazarlama iletişiminin ölçülebilirliği ve hesap verilebilirliği adına bilimi savunurken, bazen ayarı kaçırıyor ve rakamların ardındaki konfor alanına sığınıyor olabilir miyiz? 
Şimdi, bir an durun ve düşünün.
Kendinizden çıkın, odanın içinde kenardaki bir kamera olun. ‘Siz’i dışarıdan seyredin.
‘Sizi ve günlük diyaloglarınızı.’ Medyayı, satın almayı, kreatifleri, prodüksiyon departmanını, pazarlama direktörünüzü veya her kimseyse onu.
Aslında neden buradayız?
Doğru; markamızı geliştirmek istiyoruz, daha çok mal satmak istiyoruz, daha kârlı olmak istiyoruz, daha çok para kazanmak istiyoruz. Ve bunu da hesap verilebilir bir şekilde yapmak istiyoruz elbette.
Niyetimiz iyi ama, uygulamada fazla mı kaptırıyoruz yoksa? İlerlememizin önünde rakamlardan oluşan gizli bir muhafazakarlık perdesi mi yaratıyoruz ? 

***
‘Neden?’, sihirli bir soru. Monotonluğun ve basmakalıpların panzehiri. Yenilenmenin ve ilerlemenin vitamini. Bu kadar hızlı değişen bir iletişim dünyasında değişimin temeli, ‘Neden?’ sorusunu arada bir samimi olarak sorabilmekten geçiyor. Elbette araştırarak, arkasını doldurarak ve bilinçli olarak.
Bizler bugün belki tohumlarını ekiyoruz sadece, ama tüketicinin gümbür gümbür soru sorduğu ve markaları sorguladığı günümüzde, bu soruyu yaptığı işte daha sık sorabilen yeni jenerasyonlar sektörün geleceğini inşa edecekler.
Neden biz değil de onlar? Sebebini Kapuscinski çok basit bir şekilde anlatıyor: “Bir sistem yok olmaya yüz tutmuş veya gücünü kaybetmişse bile, onun felsefesi ve öğretileri içimizde yaşamaya devam eder. Düşüncelerimizi ve davranışlarımızı etkilemeyi sürdürür. Bu durum ‘şeytani paradoks’ olarak tanımlanır: Sistemi değiştirdik, ama unutmayalım hâlâ onun genlerini taşıyoruz” Ryszard Kapuscinski, Gazeteci, 1991.
İleride endüstriyel genlerimize yenilip “Bir dakika, bu böyle olmaz!” dediğimizde, birkaç çift pırıldayan genç gözün “Ya biz sana bi kahve yaptıralım, sen şöyle bi otur, bak aslında böyle olacak” dediği gün, en mutlu olacağımız gün olacak.
O gün, dev adımlarla ilerlemeye devam edeceğimizden emin, kahvelerimizi yudumluyor olacağız. Yeter ki geleceğimiz olan gencecik beyinlerin ‘Neden’ sorusunu sormalarına biraz daha izin verelim.