Selfie: Özçekim mi, ‘öz-kisve’ mi?

Özçekim sözcüğü, "selfie"ye nazaran çok tok, çok ağır, çok ciddi ve "teknik", hatta çok da "akademik" kalmış gibi. Halbuki "selfie", "self" (ben/ego) gibi akademik tınısı yüksek bir sözcüğü eğlenceli şekilde bozuluma uğratarak ortaya çıkmış gayet "gayrı ciddi", pop bir sözcük...
01.12.2016 - 10:00
6
paylaşım
Facebook
Twitter
Google+
LinkedIn
+
Nedir?

Ahmet Güngören’in anısına saygıyla…

“Selfie”, bir maskedir. O yüzden Türkçe “özçekim” önerisi bir miktar problematik görünmektedir.

Elbette kabul etmek gerekir ki daha geçerli bir çeviri seçeneği öneremiyorsak “selfie”nin özçekim olarak Türkçeleştirilmesine laf etmeye hakkımız yoktur. Yine de bağışlanmayı dileyerek Türkçe karşılık arayışında önemli bir noktanın atlanmış olduğunu öne sürmek istiyorum.

“Selfie”, bir popüler kültür tabiri. Yani biraz hafif, biraz oynak, biraz komik ve biraz da “mavra”tik bir sözcük. Avustralya’dan çıkış bulmuş ve Avustralyalıların gündelik dilde sözcükleri sonuna bir sesli getirerek kısaltma huylarının bir ürünü. Kendilerinden “Aussie” diye söz ettikleri gibi “self-photography” karşılığı olarak da “selfie”yi kullanır olmuşlar. Bu, cep telefonunuzun kamerasını şöyle omuz hizasından kendinize doğrultarak çektiğiniz ve sosyal medyada habire paylaşıma açtığınız fantastik fotoğraflarız için tüm dünyada kullanıma girmiş durumda.

Özçekim sözcüğü, “selfie”ye nazaran çok tok, çok ağır, çok ciddi ve “teknik”, hatta çok da “akademik” kalmış gibi. Halbuki “selfie”, “self” (ben/ego) gibi akademik tınısı yüksek bir sözcüğü eğlenceli şekilde bozuluma uğratarak ortaya çıkmış gayet “gayrı ciddi”, pop bir sözcük…

Peki, sözcüğün karşılık geldiği “pratik”te ne olup bitmektedir ki biz “selfie”yi daha sözün başında “maske” diye kestirip attık? Bunu açalım!

Kitlesel bir pratik

“Selfie”, görsel kültürle bağlaşık şekilde günümüz dünyasını tanımlama ve betimleme yolunda sıklıkla göndermede bulunulan “İmaj Çağı” ile ilgili bir kitlesel fenomen… “Selfie”, “Görünüyorum, o halde varım” mottosundan beslenir, etkilenir, güdümlenir hale gelmiş sıradan insanlığımızın bir varoluş pratiği… “Selfie”, ne düşündüğümüzün, ne söylediğimizin, ne yaptığımızın, kısaca ne olduğumuzun değil; nasıl göründüğünüzün önem taşıdığı, başka hiçbir şeyin anlam ifade etmediği bir dünyada “sade vatandaş” olarak varlık sergileme yolunda elimizin altındaki bir rutin seçenek…

Evet, “selfie” sadece sıradan insanla sınırlı bir meşgale değil tabii ki. Seçkinlerin, şöhretlerin, “star”ların da “selfie” çığırının bir parçası olduklarını gayet iyi biliyoruz.

Bununla birlikte “selfie”yi sosyolojik olarak dikkate değer kılan, onun bir kitlesel pratik olması… Ve bu kitlesel pratiğin global baz ve çapta verili klişelere öykünerek, özenerek geliştirilen imaj kurgularıyla karşımıza çıkması. Belli bir yüz ifadesinin, belli bir duruş ve bakışın, saça, göze, dudağa belli biçim vermelerin ve de belli mimiklerin herkesçe kendine yönelik olarak uyarlanması. Böylece de “özçekim” olmanın ötesinde, özde bir “toplu maskeleşme ayini” olması…

Herkesin çehresine bir yönergeler seti doğrultusunda aynı standardı oturttuğu bir “maskeli balo” ya da: “Kamerayı göz hizanızın bir parça üzerine konuşlandırmanız sizi olduğunuzdan daha çekici gösterecektir. Yüzünüzü ya da vücudunuzu bir tarafınıza doğru açılandırın ki daha da etkileyici bir görüntünüz olsun! Ve yüksek bir açıdan kamerayı tutup gözlerinizin daha vurgulu öne çıkmasına, çenenizin de ince ve ucuna doğru sivrilecek şekilde belirmesine gayret edin. Sakın bir şapka, eşarp ya da bir parça mücevheratla görüntünüzü desteklemeyi unutmayın!..”

Selfie: Özçekim mi, 'öz-kisve' mi?

Böyle olduğu içindir ki yakınlarınızın ya da tanıdıklarınızın “selfie”lerine baktığınızda iki uçlu bir hissiyata kapılıyorsunuz. Birincisi, onları bildiğiniz, aşina olduğunuz görüntülerine referansla tanımakta zorluk çekiyorsunuz. İkincisi, onları “selfie” görüntülerine referansla da birbirlerinden ayırt etmekte zorluk çekiyorsunuz! Adeta birbirilerinin benzeri hatta bazen “replika”sı sanıyorsunuz…

Ve bu gerçekten, daha önce bir başka yerde de kaydedildiği üzere, 1979 yapımı İngiliz dinsel satir-komedi filmi The Life of Brian’ın bir sahnesinde topluca bir ağızdan bağıran kalabalığın “Evet, hepimiz bireyiz… Evet, hepimiz farklıyız” çığırtısını akla getiren bir durum…

Dolayısıyla “selfie”, hepimizin aynılaştığı bir kitlesel kalabalık içindeki yalnızlığımızın da güle-oynaya dışavurumu… Fakat bunu bugünün dünyasında insanlığımızın en temel sorunlarından biri, belki de birincisi sayılabilecek kimlik sorunuyla ilişkilendirmek çok doğru olmaz.

Standart bir maskeleme prosedürü

“Selfie” çığırı, belki çılgınlığı, başta da ima ettiğimiz üzere “imaj sorunu” ile ilgili bir vakıa… Çünkü kimlik kavramı, insanın kendisini nasıl algıladığı, gördüğü, kim ya da kimlerle özdeşleştirdiğini anlatır. İmaj ise insanın dışarıdan nasıl algılandığı, görüldüğü ve göründüğünü anlatır.

“Selfie” çığırı dikkate alındığında insanlığımızın kimlik sorunu veya kimliğini sorgulamak gibi bir derdi olmadığını, esas sorunun dışarıdan/dışarıya nasıl görünmek istediğimizle ilgili olduğunu düşünmek daha doğru olur. Dolayısıyla bir “özçekim” çabasından ziyade bir “öz”ü belli bir “prosedür” (izlek) doğrultusunda standart bir maskeleme edimidir esas söz konusu olan… Fakat çalışmaları derin psikolojik analizlerle yüklü Polonyalı romancı ve oyun yazarı Witold Gombrowicz’e de kulak verecek olursak denilebilir ki bu “maske” her şeydir, “öz” ise hiçbir şey!

Dinleyelim: “İnsan hiçbir zaman kendisi olmayıp insanlar arasında doğan bir biçim tarafından tanımlanmış olduğundan kendi özünde bile sahtedir. İnsan olmak oyuncu olmak demektir, insan olmak insan taklidi yapmaktır. İnsana maskesini çıkarmayı öğütlemiyorum (bu maskenin ardında bir yüz yok), ondan istenebilecek tek şey, durumundaki yapaylığın bilincine varması ve bunu itiraf etmesidir” (akt. A. Güngören, “Kimlik Bulmacası İçin Kılavuz”, Yol Yayınları, 1999, s. 80).

Benlikle (“öz”) imajın (“maske”) iç içe geçmiş, birleşmiş oldukları noktasına bizi rahatsız edici şekilde çeken bu görüşler doğrultusunda “selfie” için özçekim karşılığı, çekilenin bir “öz-kisve” olduğunu hatırda tutmak kaydıyla makbul hale gelir.

(2014 yılında kaybettiğimiz çok değerli dostum, “bir antropoloji neferi”, Ahmet Güngören’in “Maskeli Balo” adlı şahane ve unutulmaz yazısı [“Kimlik Bulmacası…” içinde, 1999], bizim bu yazımızın harcını oluşturmuştur.)