Sabah ve ATV’nin satışı kırılma noktası olur

Medya 2012’ye Sabah ve ATV’nin satışa çıkma haberi ve işten çıkarılmalarla hızlı bir giriş yaptı. Hükümet ve medya arasındaki gerginliğin artarak devam ettiği şu günlerde gerçekleşebilecek olan bu satış Ahmet Hakan’a göre medyadaki dengeleri değiştirecek.

03.02.2012 - 00:00 | MediaCat

Facebook
Twitter
Google+
LinkedIn
+

MediaCat’in Şubat sayısı için Ahmet Hakan’la konuştuk. Selin Babacan imzalı röportajın tamamını web sitemizde yayınlıyoruz.

Teşvikiye’de evine girdiğimizde gözüme ilk çarpan Che’nin duvardaki tablosu oldu. Nedense Ahmet Hakan’ın evinde böyle bir tablonun olabileceğini düşünmemiştim. Soruyorum, üzerinde Arapça Che Guevara yazan tabloyu Lübnan’dan bir arkadaşının hediye getirdiğini söylüyor ve Arapça olması dikkatimi çekti, diyor.
Samimi, açık sözlü, net bir insan… Hükümet ile medya arasındaki gerginlikten bahsediyoruz. Hükümetin tahammülsüzlüğünün artarak sürdüğünü ama medya için ATV ve Sabah’ın satışa çıkmasını önemli bir kırılma noktası olacağını anlatıyor ve son günlerde kendisi hakkında ortaya atılan tutuklanacak iddialarına da yanıt veriyor keyifli sohbetimiz sırasında.

2011 yılında Vatan ve Milliyet’in satışı, Star’ın el değiştirmesi gibi önemli değişiklikler oldu. Sizce güç dengelerini değiştirmeye yetti mi bunlar?
Bence çok esaslı bir değişim, kayma, gücün el değiştirmesi olmadı. Star’ın satılması çok mühim bir olay değil çünkü zaten medya işi yapan bir gruba gitti. Arkasında siyasi bir olayın aranmayacağı bir satış oldu. Milliyet ve Vatan da nispeten daha bağımsız duran bir gruba gitti. Orada da birtakım problemler var gerçi. Yani ciddi bir eksen kayması yaşanmadı.

Sabah ve ATV’nin satışı söz konusu. Bu satış dengeleri nasıl bozar?
İşte o önemli ve ciddi bir olay. Çünkü Sabah ve ATV’nin Çalık Grubu’na satışı Türkiye’de medyada önemli bir değişim, kırılma noktası olmuştu. Son tahlilde bu grubun iktidara yakınlığı söz konusuydu. Türkiye’nin en önemli televizyon kanalıyla gazetesi iktidara yakın bir gruba gitti. O grup bu işi yürütemedi, zarar etti. Piyasa ekonomisinin kuralları işledi ve satışa çıkarmak zorunda kaldı. Medyada bu grubun satılmasıyla birlikte değişen denge şimdi bu gazete ve televizyonun Çalık Grubu’nun elinden çıkmasıyla yeniden değişebilir. Kimin alacağına da bağlı tabii. Türkiye içinden bunu alacak bir finansman gözükmüyor. Uluslararası bir kuruluşa satılacağına dair ciddi bir beklenti var. Eğer uluslararası bir kuruluş satın alırsa medyada bir süredir devam eden anormalleşme dönemi normalleşmeye doğru gidebilir.

İktidara yakın bir medya grubunun satışa çıkması garip değil mi?
İktidarın ne kadar payı vardır, verilen krediler açısından o yönde de çok tartışmalar var. Onları bir tarafa bıraksak, her şeyin doğru düzgün gittiğini, herhangi bir tartışmanın olmadığını düşünsek bile Çalık Grubu’nun bu gazeteleri ve televizyonu satın almasının temel motivasyonu iktidara yakın durmaktı. Bu motivasyonla buraya kadar getirebildiler ama bu tek başına yeterli olmuyor. İşin bir de ekonomik boyutu var. Ekonomi ve piyasa devreye girdiği zaman da iktidara yakın durmanın çok da fazla avantaj sağlayamayacağı ortaya çıkıyor; çünkü bütün dikkatler sizin üzerinize çevriliyor. O yükü daha fazla taşıyamıyor hale geliyorsunuz. Eğer satılırsa normal piyasa kuralları işlemiş oluyor.

2012’nin ilk günlerinde bazı gazetecilerin işlerine son verildi. Daha önce de Banu Güven, Can Dündar gibi isimler çalıştıkları kurumlarla anlaşmazlığa düşmüştü. Muhalif seslerin susturulması anlamına mı geliyor bu çıkarmalar?
Tek tek değerlendirmek lazım. Bu isimleri sayıp iktidar muhalif gazetecileri işlerinden ediyor dememeliyiz. Ama genel olarak iktidarın epeyce tahammülsüz davrandığı, aykırı seslerden hoşlanmadığına dair çok işaret var. Bu işaretler medyada kimlere alan açılacağı, kimlere alanın kapatılacağı konusunda da medya patronlarına önemli ipuçları veriyor. Tek tek isimlere girmek istemiyorum, her birinin macerası ayrı. Sorun iktidarın genel olarak eleştirilere tahammülsüz olması.
2008’de yine sizinle yaptığımız röportajda iktidarın bir kısım medyayı yok etme çabası olduğu yönünde endişelerinizden bahsetmişsiniz. 2008’den bu yana bu korkular ne yönde değişti?
Sabah ve ATV’nin satılacak olmasını önemsemeliyiz. Eğer satılırsa ve bağımsız bir uluslararası kuruluşa giderse 2008’den yana önemli bir kırılma noktası olur. Tahammülsüzlük meselesi hala artarak gündemimizde, sürüyor.

Peki bugün alternatif paralel medyalardan bahsedilirken merkez medya nerede duruyor?
Merkez medya, merkez dışı medya, paralel medya gibi tanımların hiçbirisini ben kullanmıyorum. Türkiye’de epey bir süredir siyasi yapı el değiştirdi. Toplumsal odak noktaları da kayıyor. Medya da buna bağlı olarak bir hercümerç içerisine girecekti mutlaka. Fakat siyasette merkeze oturan, toplumsal yapılarda merkeze oturan güçler maalesef bütün çabalara rağmen medyada merkeze oturamıyorlar. Ben bunu bir tek nedene bağlıyorum, iktidar merkezinden baktığımız zaman kültürel hegemonya hâlâ başkalarının elinde. Cumhurbaşkanlığını, YÖK’ü, polisi, adaleti ele geçirebilirsiniz, kendinizin kılabilirsiniz ama kültürel odak noktalarını ele geçirmeniz o kadar kolay bir şey değildir. O bir zaman ister, belli bir altyapı ister. Birincisi, yayınevlerini, medyayı, gazeteleri, televizyonları hemen kendinizin kılamıyorsunuz çünkü orada sizin kültürel birikiminizin ve geleneğinizin olması gerekiyor. İkincisi, toplumda daha çok bu alanlara yönelmiş kitlelerin sizi desteklemesi gerekiyor. Maalesef iktidar açısından böyle bir sorun var. Hem o kültürel gelenek yok, zamanla oluşacak ki başladılar da oluşturmaya, hem de bu alanlara yönelen, gazete okuma kültürü olan insanların bugünkü iktidarla başları hoş değil.

İktidarın tahammülsüz tavrı basınla beraber kendisini de yıpratıyor mu?
Çok yıpratıyor. Türkiye’de gazete okuma kültürüne sahip olan insanlar, internetten haber kovalayanlar, tartışanlar daha çok laik dediğimiz kesim. Bu hükümetle başı pek hoş olmayan kesimler. Bu insanlar nezdinde hükümetin kredisi azalıyor ama diyeceksiniz ki zaten bu insanların hükümete yönelik bir kredileri yoktu ki, azalsa ne olur, azalmasa ne olur. Doğru, oya tekabül etmez bu. Yine yüzde 50 oy alır gireceği seçimde fakat karizmada bir sarsıntı olur.

Karizmadaki sarsıntı ne gibi sonuçlar doğurur?
Türkiye model ülke haline geldi ancak şu aralar Avrupa’dan çok fazla muhalif sesler çıkmaya başladı. Vaktiyle sizin doğuşunuzu çok büyük bir sevinçle karşılamış olan Avrupalılar, Batılılar artık sizin otoriter eğilimleriniz olduğunu saptıyorlar hazırladıkları raporlarda. Verdikleri mesajlarda basına yönelik baskıları dile getiriyorlar. Bu da sizin karizmanızı uluslararası boyutta çizer. Ama ileride Türkiye’de iktidarın el değiştirmesine, bütün güçlerini kaybetmelerine neden olmaz tabii. Bunlar da önemli şeyler. Avrupa’nın göbeğinde memleketine ileri demokrasiyi getirmiş bir başbakan olarak gezmek var, bir de memleketinde gazetecileri hapse atan adam olarak gezmek var. İkisi arasında ciddi bir itibar farkı vardır. Oy her şey demek değildir, bunu anlatmak istiyorum. Bunlar hükümet nezdinde etkili olabilir. Dileriz etkili olur da değişir bu uygulamalar.

Ergenekon davasının geldiği son noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Ergenekon’un başlangıcı Ümraniye’deki bombalardır, devlet içindeki çetelerdir, onlarla hesaplaşmaktır, toplumu sivil hükümete karşı askerle işbirliği yaparak kışkırtmaktır. Fakat bu öyle bir torba haline getirildi ki, her şey içine sokulmaya başlandı. Düşüncesini açıklayan insanlar, o düşünceler bana çok ters olsa bile hapse atılmaya, tutuklanmaya başlandı. Gazeteciler, gazetecilik dışı faaliyetleri nedeniyle olsa bile hapse atılmaya başlandı ki gazetecilik dışı faaliyetlerine baktığınızda da onların ne kadar suç olduğu tartışılır. Siyaset yapmakla suç işlemek arasındaki makas daraldı. İş gele gele gazetecilere kadar geldi. Kitap yazan adamı, haber yapan insanları içeri atmaya başladılar. Emniyet Müdürü Hanefi Avcı kitap yazdı, adama yapmadıklarını bırakmadılar. Şimdi geldiğimiz bu noktada geriye baktığımızda işin devlet içindeki çetelerle, Ümraniye bombalarıyla, Danıştay cinayetiyle, silahla falan ilişkisi bir tarafa bırakıldı; düşünceyle, resimle, sanatla, gazetecilikle ilgili kısmı ön plana çıktı.

Rasim Ozan Kütahyalı sizin de tutuklanacağınız iddiasını ortaya attı. Bu iddiayı nasıl karşılıyorsunuz?
Orada konuşana, konuşuş biçimine, neden öyle konuştuğuna odaklanmıyorum. Şahıs önemli değil, adamın birisi çıkmış konuşuyor. Rasim olur, Kasım olur önemli değil. Önemli olan bir memlekette böyle bir konuşmanın yapılıyor olması, bu konuşmanın yapılmasına uygun bir ortamın olması. Yoksa adamın biri çıkar, şuna böyle yapacaklarmış, buna böyle yapacaklarmış der. Aptal mıdır, meczup mudur veya çok ayıp ediyor dersin. Ama burada bunu aşan bir durum söz konusu. Sadece adını söylediğiniz şahıs değil, başkaları da yapıyor bu işi. Türkiye’deki medyada bu bir sektör haline geldi. Kimler tutuklanacak, kimler tahliye edilecek diye bir sektör doğdu. Utanmazca, arsızca, hiçbir erdem, şeref hesaba katılmadan yapılıyor bu iş. Yapanlar değil, yaptıranlar, buna böyle bir fırsatı verip bu tür lafların edilmesine uygun böyle bir ortamı hazırlayanlar utanmalıdır.

Böyle iddiaların ortaya atılması sizi etkiliyor mu?
Zerre kadar etkilemiyor. Eğer bu ülkede tutuklanacaksam zaten yapacak bir şey yok, gelip tutuklayacaklar. Hangi suçu işledin, ne iş yapıyorsun, ne yaptın da tutuklanıyorsun soruları sorulmuyor da “seni tutuklayacaklarmış” cümlesi kullanılıyorsa yapacak bir şey yok, bekleyeceğiz. Ne yapılabilir böyle bir şey karşısında? Sadece direnebilirsiniz, konuşabilirsiniz. Ayrıca ben öyle bir durumun söz konusu olmadığı kanaatindeyim. O kadar da değil, Türkiye o noktalara gelmemiştir diyorum. Sadece benim için değil başkaları için de tutuklanacak deniyor. Suçunu söylemiyor, sadece tutuklanacağını söylüyor. Böyle bir memleket olur mu? Ya da bir internet sitesine yazı yazmış diyor. Bilmem ne internet sitesine yazı yazmak suç mu? Terör suçu mu işlemiş adam diyorsun, öyle bakıyor.

‘BELLİ BİR DUYARLILIK ALANINIZIN OLMASI LAZIM’

Hem köşe yazarlığı yapıp hem de bir televizyon programının moderatörlüğünü üstlenmek tarafsızlık anlamında sizi zorluyor mu?
Başarının, iki tarafın da görüşlerini net, güzel bir şekilde ortaya koymasıyla sağlanabileceğini düşünüyorum. İki tarafın da görüşlerini açık seçik bir şekilde ortaya koymalarına fırsat tanımış olmakla iyi bir iş yapmış olursunuz. Dolayısıyla kendimi böyle motive ettiğim için zor olmuyor. Ama ben hiçbir görüşü olmayan, sadece trafiği yöneten bir adam gibi de durmuyorum. Bazen önemli gördüğüm konularda bir fikrim varsa onları da söylüyorum. Bazı konuşmacıların vurgularını önemsiyorum, bazılarına itiraz ediyorum.

Yazılarınızda bir konunun beğendiniz yönlerini de beğenmediğiniz yönlerini de ele alabiliyorsunuz. Türkiye’de bu çok yapılamıyor…
Olması ve yapılması gereken bu. Yapay bir şekilde değil de samimi bir şekilde yapıldığı takdirde hayli etkili olabileceğini de düşünüyorum bu yolun. Ayrıca bu yöntemin sizi daha düzgün, dürüst bir noktada tutması gibi bir faydası da var. Kendinizi belli bir grubun, cemaatin, gettonun adamı olarak nitelendirmediğiniz ve konumlandırmadığınız için her gün yenilenen bir bakış açısıyla bakabilme, her tarafa eleştirel bakabilme yetisi kazanıyorsunuz. Bu iyi bir şey ama bu “tamamen belkemiksiz, bugün öyle diyor, ertesi gün böyle diyor” şeklinde değerlendirilmemeli. Benim de üzerinde hassasiyetle durduğum konular var. Her konuda farklı yaklaşımlar o duyarlılıktan kaynaklanıyor. Diyelim ki, Cumhuriyet Halk Partisi insan hakları ve özgürlükler konusunda ön plana çıkan birtakım söylemler geliştirdiği zaman onu desteklemek, AKP bunu yaptığı zaman onu desteklemek şeklinde tezahür ediyorsa, bu işin belkemiği insan hakları ve özgürlüklere duyarlı olmak oluyor. Böyle bir duyarlılık alanınızın olması lazım.

Twitter’ı sık kullanan yazarlardan birisiniz. Başbakanın Twitter için ‘hakara makara yeri’ sözlerini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Twitter’da bir sürü zemin var. Hakara makara da var, ciddi işler de yapılıyor, dedikodu da üretiliyor, bazen muhteşem bir duyarlılık vurgusu da ortaya çıkıyor. Mesela Van depreminde çok güzel işler yapıldı. Yani bir tane zemin yok, hangisini kastediyor? Twitter’da sadece makara yapıldığını düşünüyorsa o zaman sadece bir yüzü ona aksettirilmiş demek. Twitter’a girmeyenler, sadece Twitter’da olup bitenlerle ilgili kulaktan dolma bilgilerle donananlar meseleyi tam kavrayamıyorlar. Orada ne olup bittiğiyle ilgili herhangi fikirleri olmuyor. Oraya girip oradaki çeşitli yüzleri, çeşitli mekanizmaları, grupları, çeşitli yönleri fark edebilirse ne olduğunu tam olarak kavranabilir.

SELİN BABACAN