Reklamveren her şeye rağmen sevgiden bahsediyor

Dünya her gün daha derin bir kargaşaya sürüklenirken reklamverenlerin, insanları olan biten hakkında daha iyi şeyler düşünmeye itmek için ellerinde pek de imkân yok. Yapabilecekleri en iyi şey biraz daha fazla sevginin umulandan daha faydalı olabileceğini söylemek.
03.03.2015 - 17:51
Facebook
Twitter
Google+
LinkedIn
+

Aşk kokusu her yanı sarmış durumda. Subaru, “bir Subaru’yu Subaru yapanın aşk” olduğunu söylerken, McDonald’s da “I’m lovin’ it”ini yenileyip “Choose lovin'”i kullanmaya başladı. Aşk/sevgi artık güzel bir deneyim olmaktan çıktı, bir yaşam biçimi haline geldi.

İlk etapta bir şeyler satın alınmasını sağlamak için aşk fikri ile yola çıkmanın pek de makul olmadığını veya işe yaramayacağını düşünebilirsiniz; fakat belki de reklamverenler dünyanın dört bir tarafı nefretle yüzleşirken bir parça sevginin ihtiyacımız olan tek şey olduğunu düşünüyorlardır. Aslına bakarsanız McDonald’s’ın ABD CMO’su Deborah Wahl markanın yenilenmesine ilişkin yaptığı röportajlardan birinde aynen bunu söylüyor: “Biz biraz daha sevmenin -yaşadığımız dünya dahil olmak üzere- birçok şeyi değiştirebileceğine inanıyoruz. Son zamanlarda sevgi/nefret dengesi bozulmuş durumda. Kim bu dengede sevgiyi McDonald’s’tan daha iyi destekleyebilir ki?”

Korku ve şiddet pazarlaması

Geçtiğimiz günlerde Smart Marketing Group’un CEO’su Leslie Wolff’tan IŞİD ve El-Kaide gibi terörist grupların akılları kolayca çelinebilir gençlere “tahammülsüzlük, korkuyu kullanarak yönetme ve şiddete teşvik” temelli mesajlarını nasıl yoğun biçimde “pazarladıklarını” anlattığı bir e-posta aldım. Yıkım ve ölümde “heyecan verici hatta prestijli bir taraf olduğu fikrini” kabul ettirebilmek için çok çaba sarf ediyorlar.

Teröristleri motive edenin ne olduğu konusunda bir fikir birliğine varılmış değil ki bu da her şeyi daha çetrefilli hale getiriyor. New York Times yazarı Thomas Friedman, Obama yönetiminin İslamofobi suçlamalarından çekindiği için “sivillerin hedef alındığı saldırılarda radikal İslam’a herhangi bir referansta bulunmaktan kaçındığını” söylüyor. Ancak teröristlerin, dini bir amaç olmasa da saflarına yeni kişiler katmak için bunu bir araç olarak gördüklerini anlamak pek de güç değil.

Leslie IŞİD liderinin 30 bin dolarlık bir Rolex taktığını gördüğünde grubun ana motivasyonunun din olmadığını anladığını; Paris’te yaşananlara ilişkin olaraksa zanlıların “sabıkalarında kriminal faaliyetler olduğunu ve gelir elde etmek amacıyla dini bir platformu kullandıklarını” söylüyor.

Les Wolff “giderek güçlenen bu kötü güçün” karşısında durmak üzere Ad Age okurlarının bir pazarlama stratejisi geliştirebileceğini düşünüyor. “Ad Age okur kitlesi dünyadaki en parlak yaratıcı isimleri de içinde barındırıyor, bu aşırıcı güruhun karşısında kim onlardan daha iyi durabilir?” IŞİD ve El-Kaide’nin kendilerini ve potansiyel hedeflerini “dini bir değere haiz” göstermeyi öğrendiğini söyleyen Les, Ad Age okurlarının bu gidişatı fanatiklerin aleyhine olacak şekilde değiştirebileceklerini söylüyor.

IŞİD liderinin 30 bin dolarlık bir Rolex'i

Markalar ne söyleyebilir?

Ben reklamın gücüne ve okurlarımıza en az Les kadar inanıyorum. Ama bana sorarsanız Bill Bernbach dahi hedef kitlenin radikal İslamcılar hakkındaki görüşlerini değiştiremez. Zira radikal İslamcıların meselesi davalarının haklı olduğunu anlatmak ve insanları buna ikna etmek değil. Evet, kadrolarına yeni kişiler katmak konusunda çok başarılılar çünkü saflarına katmak istediği insanların güç elde etmek için delicesine arzulu olduklarını ve bahsi geçen radikal grupların bunu temsil ettiklerini çok iyi biliyorlar.

Les potansiyel üyelerin terörist gruplara katılmaları halinde “hiçbir geleceklerinin olmayacağı” yönünde bir mesaj almalarının, fikirlerini değiştirmelerine yardımcı olabileceğini iddia ediyor. Bence sorun bu kişilerin halihazırda bir geleceğinin olmaması. Bir başka önemli konu bu gruplardaki hiyerarşik iç yapının öldürmeyi ve kargaşayı ödüllendirmesi, tıpkı mafyanın hiyerarşik emir komuta zincirinin üyelerini ödüllendirdiği gibi. Bu gruplar saygıyı tüm dünyanın onlar hakkındaki görüşlerinden değil, birbirlerinden görüyor. Hatta dış dünyanın onlara karşı duyduğu korku ve tiksinme dürtülerini yeni üye kazanma aracı olarak kullanıyorlar.

Bir şekilde yakalanamamak da bu gruplara üye kişilerin en büyük hazlarından. Wall Street Journal’ın da belirttiği gibi Avrupa Birliği’ne üye ülkelerin birçoğunda sınırlar yokmuşçasına seyahat edebilmeleri, bu kişilerin tespit edilme veya yakalanma ihtimallerini de azaltıyor. WSJ’nin haberine göre “Kıtadaki rahat seyahat edebilme fırsatını istismar eden terör zanlıları, bu sayede her daim yetkililerin bir adım önünde olmayı başarmanın yanında militan, para ve silahlarını da hiçbir alarm durumuna yol açmadan istedikleri yere sevk edebiliyorlar.”

AB ülkelerinde sınırlar yokmuşçasına seyahat edilebilmesi, IŞİD sempatizanlarının tespit edilme veya yakalanma ihtimallerini azaltıyor.

IŞİD ve El-Kaide para ve daha çok üye kazanma konusunda bir yarış halinde. Tam da bu yüzden birinin yaptığı vahşi eylemi diğerinin geride bırakmaya çalışması (ve bunu başarması) şaşırtıcı değil. Bunun birbirlerinin bölgelerinde güç gösterisinde bulunan mafya liderlerinden bir farkı yok.

Ben bu terazide reklamcılığın herhangi bir şekilde dengeyi değiştirebileceğini düşünmüyorum. Zaten dünya her gün daha derin bir kaos ve kargaşaya sürüklenirken reklamverenlerin insanları olan biten hakkında daha iyi şeyler düşünmeye itmek için ellerinde pek de imkân yok. Yapabilecekleri en iyi şey biraz daha fazla sevginin umulandan daha faydalı olabileceğini söylemek.