‘Reklamlardan bize ulaşan şey bir tür lanet’

Murat Menteş, 'Ruhi Mücerret'in zihinleri karıştıracağından emin.

11.05.2013 - 09:07 | Selin Babacan

'Reklamlardan bize ulaşan şey bir tür lanet'
Facebook
Twitter
Google+
LinkedIn
+

Murat Menteş‘in son kitabı Ruhi Mücerret, sert bir reklam eleştirisi üzerine kurulu. Reklamların insanın kendi gerçekliğinden kopuşuna hizmet ettiğini düşünen Menteş, Ruhi Mücerret’teki reklam fikirlerinin ve mecra kullanımlarının, reklamcıların ve sermayedarların zihnini karıştıracağından emin.

Selin Babacan’ın MediaCat Mayıs sayısı için yaptığı söyleşinin tamamını aşağıda bulabilirsiniz.

Yeni romanınız Ruhi Mücerret sert bir reklam eleştirisi üzerine kurulu. Bu konuda bir roman yazmanızın nedenleri neler?

Reklam dünyası bir tür paralel evrene benziyor. İki boyutlu bir cennet. İnsanlar ellerinde çikolata veya cep telefonlarıyla dans ediyorlar. Psikolojisi, hatta fizik kuralları farklı… Siz de iyi biliyorsunuz ki tüm bu janjanlı dünyanın ardında bir ‘pazarlama stratejisi’ var. Ön plandaki canlı renklerin, şakaların, duygusallığın, hatta sanatsallık ve bilgeliğin tümü satış stratejisine hizmet ediyor. Reklamları lanetlemiyorum. Sadece, reklamlardan bize ulaşan şeyin bir tür lanet olduğunu düşünüyorum. Sahte içtenlik hayatımıza da sızıyor. Kontrollü yaratıcılığa itirazım yok. Fakat kontrolün sermayede olması beni biraz duraksatıyor.

Romanınızda reklamcılığın belki de gelebileceği en uç noktayı görüyoruz. İnsanlar beyinlerine takılan çiplerle birer reklam mecrası haline getiriliyor. O kadar uç olmasa da bugün de yaşadığımız bu mu?

“Bugün insanlar cüzdanlarındaki, banka hesaplarındaki paradan daha değersizler”

En sevdiğim yazarlardan G.K. Chesterton; “Reklam, zenginlerin daha çok para isteme biçimidir” diyor. Ben, nezaket jestlerinin ardında bir tür vahşetin yuvalandığını düşünüyorum. Bugün tabii ki insanlar cüzdanlarındaki, banka hesaplarındaki paradan daha değersizdirler. Paranın emek ve eserden daha önemli sayıldığı bir aptallık evreninde yaşıyoruz. Reklamlar, insanın kendi hakiki gerçekliğinden kopuşuna hizmet ediyor. Şundan eminim: Ruhi Mücerret’teki reklam fikirleri, mecra kullanımı, reklamcıların ve sermayedarların zihnini karıştırmıştır. İnanın bana, bu yönteme heveslenmişlerdir. Çünkü ben aslında hiç akla gelmeyecek bir teknikten söz etmiyorum. Yapılmakta olanın devamında ortaya çıkabilecek bir durumu anlatıyorum. Örnek vereyim: Bir vefat haberini tuvalet kağıdı reklamıyla bölmekte hiçbir sakınca görülmüyor. Bunda sizce de bir tür terbiye sorunu yok mu?

Ruhi Mücerret Coca-Cola treninin bir Pepsi gemisine toslamasıyla başlıyor. Özellikle bu iki marka seçiminin bir anlamı var mı?

Coca-Cola ve Pepsi… Genel olarak yaşam tarzımızı ve reklam dünyası bakımından da rekabeti örnekliyor. Bu konuyu düşünmem gerekmedi. Trenin gemiye çarptığı bölümü tasarladığımda, zihnimde marka giydirmeleri kendiliğinden belirdi.

Romanda reklam yayma potansiyeli olan insanların taşıması gereken özellikler sıralanıyor. Türkiye’deki reklam filmlerini düşünecek olursak sizce bu potansiyeli taşıyan kişiler var mı? Siz bir reklam filmi çekecek olsanız Türkiye’de bu özellikleri taşıyan kimi seçerdiniz?

Bir dakika. Ben niye reklam filmi çekiyormuşum? Romanda anlatmaya çalıştığım şey şuydu: İnsanların benliğine anlam katan nitelikler, reklam dünyasında, tüketim motivasyonu doğuran özellikler olarak algılanıyor. Bu arada, benimki radikal bir karşı çıkış mı? Bence dünyada pür iyilik veya pür kötülükten başka şeyler de var. Reklam yapmak istemediği halde buna mecbur kalan kuruluşlar yok mu? Asıl mesele, toplumların, insanın reklamsız yaşayamaz hale gelmesiyle ilgili. 1920’lerden itibaren müşteriler tüketiciye dönüştü. Bu ABD’de psikologlar tarafından kurgulanmış bir operasyondur. Kendimizi iyi, mutlu, değerli hissetmek için reklamların güdümüne muhtaç yaratıklara dönüştük. Bir ürünün reklamı ile kendisi arasındaki mesafeyi ölçemiyoruz. Falling Down diye bir film vardı. Joel Schumacher’in yönettiği. Orada Michael Douglas, hamburgerin reklam fotoğrafındaki hali ile gerçeği arasındaki farktan ötürü itiraz ediyor ve tam o noktada silaha sarılıyordu. Sanırım tam anlatamıyorum.

Kitapta karakterler arasında geçen konuşmalarda özellikle özel hayatla ilgili verilen cevaplarda sürekli marka isimleri geçiyor. Swatch’la yatıp, Adidas’la mı kalkıyoruz farkında olmadan? Çevrenizde markalı diyaloglara rastlıyor musunuz?

Aslında kendine saygısını büsbütün yitirmemiş kişiler, konuşmalarında marka adı anmıyorlar. Fakat markalı ürünleri satın alıp kullanıyorlar. Reklamların hayatımıza enjekte ettiği budalalığın sofistike bir yönü olduğunu düşünüyorum. Yani aptallığımız zekice. Çaresizliğimiz gösterişçi. Boyun eğişimizde fiyakalı bir yön var. Korkağız fakat yakamıza cesaret madalyası iliştirilmiş.

Reklamcılığı en çok etkilemiş isimler listesinde bir numara olan William Bernbach’ın bir sözü var; “Reklamcılık bilim değil, iknadır ve ikna etmek sanattır.” Bir sanatçı olarak ucundan da olsa bu söze katılıyor musunuz?

Walter Benjamin’in de bir sözü var: “İkna etmek kısırdır.” Ben iknaya inanmıyorum. Düşünmeye ve özgürlüğe inanıyorum. Ayrıca, ikna eden pozisyonunda olmak, başka insanları yönlendirme ve giderek gütmeye varır. Reklamcılar birbirlerini ikna edebiliyorlar mı? Sanırım evet. Fakat asıl önemlisi, galiba, ajansın reklamvereni memnun etmesi. Haksız mıyım?

Kitapta en etkili reklam mecrasının ‘insan’ olduğundan bahsediliyor. Siz bir reklamveren olsaydınız hangi mecrayı tercih ederdiniz?

Beni yanlış anladığınızı düşünmeye başlıyorum. Ben duyurulara fitim. Fakat reklam, bence, mesajın hileyle birleştiği yerde doğuyor. Garip bir biçimde bir eserin değeri de, bir insanın diğerine “Filan filmi seyrettim, harikaydı” veya “Falan kitap çok güzel” demesiyle belirir. Yani, öyle düşünüyorum.

Reklamın felsefi bir kılıfı var mıdır?

Yok mudur? Felsefi kılıf sözünüzü, gerçekte felsefi olmayan, bir tür entelektüel abrakadabra olarak algılıyorum. Reklam sektöründe edebiyatçıların, ressamların istihdam edilmesi mesela, reklam evrenine hem fiyaka hem bir tür ahlaki meşruiyet temin ediyor.

Reklamlar için kapitalizmin gülen yüzü, güdümlü israfın korkunç stratejileri diyorsunuz. Yine de sormak istiyorum hiç mi yok sevdiğiniz reklam?

Beni güldüren veya çok zekice olduğunu düşündüğüm reklamlar var. Şöyle düşünün: Tüm bu reklamlarda bahsedilen ürünler gerçekte olmasaydı… O zaman çok enteresan olurdu işte.

Kitap için bir reklam kampanyası yaptınız mı?

Beni tutarsızlıkla suçlamak istiyorsanız, şunu bilmenizde fayda var: Ben reklamcılar ile kendimi ayrı unsurlar veya rakipler olarak konumlamıyorum.

“Reklamcılar ile kendimi rakipler olarak konumlamıyorum”

Hepimiz yeryüzünde, karışmış halde bulunuyoruz. Ben de reklam izliyorum. Ben de markalı ürünler satın alıyorum. Fakat hepimizi ilgilendiren bir mesele hakkında düşünmeyi öneriyorum. Ruhi Mücerret’in tanıtımı için mütevazı diyebileceğim bir çalışma yürütüldü. Afişler hazırlanıp asıldı mesela. Fakat bu afişlerin asılacağı yerleri okurlarımızdan biri bize hediye etti. Yani bir bütçe, planlama filan yapılmadı. Bir klip hazırlandı. Onu da yine dostumuz olan bir müzisyen ile sanat yönetmeni birlikte hazırlayıp bize hediye ettiler. Bunları ‘Okurların okurlara tavsiyesi’ kapsamında değerlendirebilir miyiz? Belki hayır. Durum bu yani.

Kitap bir mamul müdür, reklamı yapılmalı mıdır?

Kitap öncelikle bir eserdir. Elbette satışa sunuluyor ve bu anlamda bir mamul. Günümüzde reklam yapmaksızın bir ürünün varlığından insanları haberdar etmek kolay değil. Reklam görünümünde olmayan reklam organizasyonları yapılıyor. Viral reklam veya ürün yerleştirmeleri düşünün. Belki, tüm bu reklam döngüsünün, açık zihinli eleştiri tarafından bir ölçüde dengelenebileceğini umabiliriz?

Türkiye’de birçok entelektüel yazar reklamcılık mesleğini yapmış. Siz hiç reklamcılık yaptınız mı?

Evet, yaptım. Reklamlar hakkında bunca şeyi nasıl bilebilirdim? Eğer isterseniz, romanımı, suçlunun yazdığı bir suç romanı gibi okuyabilirsiniz.