‘Reklamcılık ego merkezli bir iş’

Ali Ali'yle reklam sektörü ve yaratıcı demokrasi üzerine bir söyleşi.

08.06.2016 - 14:44 | Tuğba Dülger Özöğretmen

'Reklamcılık ego merkezli bir iş'
56
paylaşım
Facebook
Twitter
Google+
LinkedIn
+
Nedir?

Ali Ali’yi sıradan bir izleyiciye tanıtacak en önemli cümle “Never Say No To Panda” olacaktır. Bir pandanın, peynirini reddedenlere karşı terör estirdiği reklam filmleri interneti yerinden oynatmaya yetmişti. Geçtiğimiz yıl Gunn Report tarafından dünyanın en iyi 10 reklam yönetmeni arasında gösterilen Elephant Kahire Kurucusu ve reklam yönetmeni Ali Ali’yle Londra’da bir araya geldik.

Reklamcılığın geleceğine “saçmalık”ların hükmedeceğini söylüyorsunuz. Bu, gelecekte çok sayıda “adfreak” göreceğimiz anlamına mı geliyor?

Aynen öyle, çünkü başka şansınız yok. Özellikle internette gülüp eğlenmediğiniz sürece var olmanız mümkün değil. Bir dakikalık sıkıcı bir banka reklamının internette izlenme ihtimali yok. Herkes böyle bir reklamı atlamak isteyecektir. Nokta. Çünkü reklam denen şey, insanların evlerinde televizyonlarının başına geçip izlemelerini sağlamak üzere tasarlanmış bir şey. Ama bugün işler tamamıyla değişti. Artık insanları televizyondaki bir reklam filmini izlemeye zorlayamazsınız.

Bu durum en çok kimleri endişelendiriyor?

Sektör kendini büyük tehdit altında hissediyor, sonlarının gelebileceğinden korkuyorlar. Aynı tehdidi kreatifler de hissediyor. “Charlie bit my finger” ya da “Ryan Gosling eats his cereal” gibi fenomenler, herhangi bir kampanyadan daha iyi iş çıkarıyor.

Mobildeki video tüketimi her an artıyor. Görsel kalitenin yüksek olduğu, kısa ve daha etkili mesajların yer aldığı bu videolar, reklamların da yeni normlarını oluşturuyor diyebilir miyiz?

Evet. Artık hayatımızda beş saatlik PPM savaşlarına yer ve zaman yok. Videoların yüzde 60’ı mobilde izleniyor. Bu delilik. YouTube benim için de bir tehdit oluşturuyor. İyi bir akıllı telefona ve YouTube hesabına sahip herkes, benden daha iyi videolar yapabilir. Ancak bunun adı yaratıcı demokrasi. Herkes yaratabilir, üretebilir. Artık yaratmak için Londra’da bir kreatif direktör olmanıza gerek yok.

Güvenli sularda yüzen, denenmiş fikirler yerine rahatsızlık verici fikirleri hayata geçirmenin fayda sağlayacağını söylüyorsunuz. Bunu network ajanslarında yapmak daha zor olmalı…

Aslında pek çok büyük ajansın, müşterilerine bir berber gibi onlarca seçenek sunmak yerine güvendikleri tek bir fikri sunduğunu söyleyebilirim. Ancak bu işler tabii ki network ajanslarında daha zor. Çünkü buralarda işleyen bir sistem var. CCO’lar bu sistemin önemli parçaları. Gençlere, inandıkları tek bir fikrin peşinden gitmelerini telkin etmeliler. Ancak bu şekilde müşteriler de üç ya da dört farklı fikir beklentisine girmekten vazgeçebilirler.

80’lerde reklamcılığın daha iyi olduğunu düşünüyorsunuz. Neden?

İnsanlar işlerini yaparken daha fazla eğleniyorlardı. Oldukları gibilerdi. Mısır gevreği, cupcake falan satıyorlardı. İşleri tamamıyla buydu: Satış yapmak. Şimdi ise reklamcılıkta bir akıl patlaması mevcut. Geleceği tanımlamaya çalışan bir tür sosyal kültür yaratmaya çalışılıyor. Kendimi böyle şeylere ait hissetmiyorum. Ben daha temel reklamcılıktan yanayım.

Verdiğiniz bir röportajda ödüllerin ajansları daha çekici kıldığını söylüyorsunuz. Sizden böyle bir şey duymak şaşırttı açıkçası…

Neden? Açık bir şekilde müşteriler ödüllü ajanslara daha yakın duruyorlar. Herkes -bu organizasyonların gücüne inansın ya da inanmasın- öyle görünmek istemese de ödül kazanmanın peşinde. Ödül kazanıp, bunu evinde ailesine, çocuklarına anlatmanın peşinde. Reklamcılık ego merkezli bir iş. Tüm sektör, hatta Cannes bile egoyla dönüyor. Neticede sırf egonuzu okşuyor diye, başvurulara tonlarca para döküyorsunuz.