Radikal momentumunu kaybetmiş bir gazetedir!

Eyüp Can’ın hevesi kursağında kalsın istemem ama hakikat gün gibi ortada. Yakın zamana kadar sadık bir okuru olduğum Radikal, bugün momentumunu, enerjisini kaybetmiş bir gazetedir ve bu süreci tersine çevirmek neredeyse imkansızdır...

01.10.2010 - 00:00 | MediaCat

Facebook
Twitter
Google+
LinkedIn
+

Eyüp Can’ın hevesi kursağında kalsın istemem ama hakikat gün gibi ortada. Yakın zamana kadar sadık bir okuru olduğum Radikal, bugün momentumunu, enerjisini kaybetmiş bir gazetedir ve bu süreci tersine çevirmek neredeyse imkansızdır. Çünkü mesele sadece Radikal’le sınırlı değil, genel olarak Türkiye’nin geldiği noktayla, yeni yeni sıyrılmaya başladığımız siyasi kutuplaşma süreciyle ve bu süreç boyunca Radikal’in takındığı tutumla ilgilidir.

SUSURLUK’TAN SONRA
Radikal, 1996’da yayın hayatına başladığında Türkiye kritik bir süreçten geçiyordu. Tarihinin en karanlık on yıllarından birinin ortasında bulunan ülke, ekonomik çöküntüye eşlik eden siyasi ve sosyal bir yüksek gerilim içinde 28 Şubat’a doğru sürükleniyordu. Bu arada 1996’nın 3 Kasım’ında Balıkesir-Bursa yolunda seyreden bir Mercedes, Susurluk civarında bir kamyona arkadan çarptı ve ülkenin içinde bulunduğu karanlığın ipuçları ortaya saçıldı.

Radikal, Türkiye demokrasi tarihinin bu kritik eşiğinde yaptığı haberlerle müthiş bir performans sergiledi. Gazete bu dönemde devletin karanlık yüzüne yönelik artan merak ve tepki dalgası üzerinde, bu merak ve tepkiye bir karşılık sunabildiği için yükseldi. Susurluk kazasının şifrelerini çözme konusunda gösterdiği kararlı fikri takiple karanlığa boğulan ülkeye biraz soluk aldırdı. Ülkenin sol-liberal muhalefeti için ortak bir hareket zemini yarattı, bu muhalefetin ülke gündemi ve gidişatı konusunda kendisini daha geniş kitlelere daha iyi ifade etmesini sağladı.

Radikal’in bu dönemdeki yazar kadrosu da gazetenin genel performansından geri kalmadı. Hatta çoğu zaman bu performansı aşan bir grafik sergiledi. Bir tarafta Murat Belge gibi sol muhalif gelenekten gelen bir isim gazetenin kim olduğunu ve nerede durduğunu net bir şekilde ortaya koyarken, diğer tarafta Perihan Mağden köşe yazarlığı mesleğini neredeyse yeniden tanımlayan üslubu ve asabiyetiyle tek başına gündem yaratıyordu. Bu arada gazetenin İki eki, ülkenin tüm kesimlerinden entelektüellerinin düzenli bir şekilde izlediği bir fikir platformuna dönüşüyor, burada yayımlanan yazılar, diğer gazetelerin köşe yazarlarına bile ilham kaynağı, en azından çıkış noktası oluyordu.

Radikal bu yüksek performansıyla belki yüz binli tirajlara hiçbir zaman ulaşamadı ama kendi sınıfındaki gazetelerden beklenen şeyi, yani ülkenin entelektüel ve genel gündemine yön vermeyi başardı.

ERGENEKON’DAN SONRA
Radikal, Türkiye demokrasi tarihinin bir dönüm noktasında gösterdiği tepkiyle yakaladığı bu momentumu, bir başka dönüm noktasında gösterdiği tepkisizlikle yitirmeye başladı. Bu ikinci dönüm noktası, 2007 yılının 12 Haziran’ında Ümraniye’deki bir gecekonduda bulunan el bombalarıyla başlayan Ergenekon sürecinden başka bir şey değil.

Radikal, Ergenekon süreci boyunca pasif bir seyir izledi. Genel yayın yönetmeni İsmet Berkan’ın kendi köşesinde yazdığı ‘Ergenekon’un yakın tarihi’ serisi dışında bu konuda suya sabuna pek dokunmadı. Konu hakkında haber yapmak, takipçi olmak şöyle dursun, diğer gazetelerin yaptıkları haberleri bile görmezden geldi. Türkiye tarihin en büyük, en karanlık sırları deşifre olurken havaya bakarak ıslık çalmayı tercih etti.

Radikal, bu tutumuyla birçok okurunu hayal kırıklığına uğratmakla kalmadı, en büyük marka değeri olan genel ve entelektüel gündemi belirleme gücünü de kaybetti. Bu arada gazetenin kimliğini belirleyen köşe yazarlarından Murat Belge, 2007’nin Kasım ayında yayına başlayan ve Radikal’in Susurluk sürecinde gördüğü fonksiyonu Ergenekon sürecinde üstlenen Taraf’a geçti. Radikal’in hırçın ve gür muhalif sesi Perihan Mağden ise, gazetenin yeni tutumunu benimsemediği için gürültülü bir şekilde ayrılmayı tercih etti. Radikal’in son büyük keşfi olan ve gazetenin okurları nezdinde ciddi bir rezonans yaratan Gökhan Özgün de önce Taraf’a geçti, sonra köşe yazarlığını tümüyle bıraktı.

Bu arada Radikal İki de eski çeşitliliğini, zenginliğini, derinliğini, muhalifliğini ve gücünü yavaş yavaş kaybetti. Aynı isimlerin aynı şeyleri birbirlerine anlatıp durduğu bir cemaat bültenine dönüştü. Bir zamanlar Radikal İki’nin gördüğü fonksiyonu ise başka gazetelerin başka ekleri görmeye başladı.

Radikal, son birkaç yıldır paralize olmuş bir şekilde yayın hayatına devam ediyordu. Gazetede radikal bir değişikliğe gidilmesi kaçınılmaz bir gereklilikti. Henüz Eyüp Can’ın Radikal’ini görmedik ancak gelen ilk haberler gazetenin geleceği konusunda iyimser olmak için pek neden sunmuyor. Radikal’i radikal kararlar alarak hayata döndürmek şöyle dursun, Eyüp Can, ortalama bir Radikal okurunu gazetenin başına getirirseniz ne yapacaksa onları yapıyor. İşe Hasan Celal Güzel’in, Namık Kemal Zeybek’in, Mehmet Ali Kışlalı’nın köşelerini kapatarak başlıyor. Bu yazarlar Radikal’de yazması gereken yazarlar değil belki ama Radikal’de yapılması gereken esas değişiklik bu değil. İyi bir yönetici gazetenin ortalama okurlarının bile aklından geçen değişiklikleri yapan değil, bazen ortalama okurun ilk anda yadırgayacağı ama gazeteyi güçlendirecek cesur kararlar alabilen yöneticidir. Oysa Eyüp Can, daha işin başında, son referandumun sonucunu neredeyse bire bir bilen Tarhan Erdem’in anketini yayımlamayarak ortalama bir Radikal okurunun bile yapmayacağı bir hataya imza attı.

Bugünkü Radikal, misyonunu tamamlamış bile değil, yarıda bırakmış bir gazeteden başka bir şey değildir. Gittikçe içine kapanan, cemaatleşen, gücünü ve etkisini yitiren bir okur kitlesinin gazetesi olarak yoluna devam edebilir belki ancak bundan sonra Türkiye’nin genel ve entellektüel gündemini belirleyen bir gazete olması çok zor -imkansız dememek için kendimi zor tuttum.

*** ***

AYIN KAMPANYASI

Şekerbank Susuyor!
Ayın kampanyasına geçmeden önce iki global markanın yeni reklamlarına değinmek gerekiyor. Nike, Arda’nın başrolde olduğu yeni reklamında hem Milli Takım’ın son Dünya Kupası’na gidemeyeşine ince bir göndermede bulunuyor, hem bir de 2012 Avrupa Şampiyonası’na gitmememin maliyetini hatırlatıyor, hem de çok net ve etkili bir marka mesajı veriyor: Geleceği sen yaz… Müthiş bir iş! IKEA’dan tüketicisinin hayatını nasıl değiştirdiğini çok iyi bildiğini gösteren, sunduğu gerçek marka değerini vurgulayan dahiyane bir reklam: Hıh! Tebrikler gerçekten! Ayın kampanyası olmayı ise, Şekerbank’ın eğitim kredisini anlatan yeni reklamları hak ediyor en çok. Şekerbank daha önce, Cannes’da ödül alan ‘Üreten susarsa, Türkiye susar’ reklamlarında da sessizlikten yararlanmıştı, bu yeni reklamlarıyla sessizliği bir marka üslubuna dönüştürmüş oldu. Peş peşe çıkan bu başarılı işleri, ajans ve marka arasındaki karşılıklı anlayış düzeyinin yüksekliğine yormak lazım aynı zamanda.