Puzzle

Basit tekrarlarla beyin hücrelerini iteklediğimiz ‘kanepe bezginleri’ dönemi son günlerini yaşıyor. Böylesine değişen bir toplum üzerinde daha oyunbaz, daha zeki markalar ve bu markaların yaptıkları çok daha büyük etkiler yaratıyor.
04.11.2011 - 00:00
Facebook
Twitter
Google+
LinkedIn
+

Günümüz TV dünyası, dikkatli bakıldığında prodüksiyon kalitesindeki değişimin yanısıra, yeni çağın İzleyicilerindeki radikal değişim hakkında da derin ipuçları veriyor. 22 Eylül 2004’te ABC ekranlarında yayına giren “Lost”, bu değişimin en kitlesel örneklerinden birini simgeliyor. Sidney’den Los Angeles’a giden bir uçağın ıssız bir adaya düşmesiyle başlayan esrarengiz olaylar zinciri, bir anda Lost’u geniş bir hedef kitlenin merkezine oturtuvermişti. İlk sezonu ortalamada 15,7 milyon seyirci ile ABC’ye ezeli rakipleri NBC ve FOX karşısında büyük prestij ve pazar payı kazandırmıştı. Ancak Lost’u bu kadar farklı yapan ve global bir fenomen haline getiren bunlardan çok fazlasıydı. Yayına girer girmez, dizinin kendisinden çok, içindeki ‘puzzle’ların yarattığı dev diyalog bulutu insanları bir anda sarıverdi. ‘Lostaways’ veya ‘Losties’ gibi isimler verilen topluluklar, dizinin içine yerleştirilmiş gizemli ipuçlarını aramaya, yorumlamaya ve tartışmaya başladı. 4-8-15-16-23-42 rakam kurgusu efsaneleşti. Bir Wikipedia klonu olan Lostpedia başta olmak üzere dizi üzerine pek çok site ve blog yayına girdi ve hemen her türlü içeriği paylaşmaya başladı. Sosyal medyanın yükselişe geçtiği dönemde Lost, en popüler konulardan biri oldu.

LOST’TAN SONRA FRINGE

Dizinin yaratıcısı olan JJ Abrams, hemen ardından Fox’un prime time’ında Fringe’i devreye aldı. Lost gücünde olmasa da, gizli kodlar burada da devredeydi. Örneğin reklam kuşaklarının girişinden önce görünen kurbağa, yarım elma gibi ilginç resimler, önceleri kimsenin dikkatini çekmedi. Fakat sonraları her resmin bir harfi temsil ettiği ve resimlerin toplamının bölüm hakkında kritik bir kelimeye karşılık geldiği anlaşılınca, dizinin fanatikleri sosyal medya üzerinde yeniden hareketlendi. Sürekli bükülen hikaye kurgusunun üzerine eklenen bu tip ipuçları “sonunu kestiremediğiniz ve detaylarla kurgulanmış bir TV serisi” dünyasının devamını simgeliyordu. USA Networks’ün başarılı dizisi Psych da gizemli detaylar serisine eklenen halkalardan biriydi. Yapımcılar diziyi bir Rus matruşkası gibi dizayn ederek değişik hedef kitleleri diziye bağlamayı planlıyordu. Temel seyirci için dizi basitti. Bölümün başında bir suç işleniyordu ve sonunda suçlu yakalanıyordu. Oysa dizi 5 temel bloktan oluşuyordu ve en derindeki blokta yer alan detayları yakalayabilmek için diziyi çok dikkatli seyretmek ve analiz etmek gerekiyordu. Zira cümlelerin arasında yer alan metaforlar ve karakterlerin birbiriyle bağı vardı. Dizi fanatikleri bu kodları çözerek eğleniyordu. Seçim size aitti. Yorgunsanız basit bir crime dizisi olarak da seyredebilirdiniz ya da daha dikkatli izleyerek puzzle’ların keyfini çıkartabilirdiniz. Fox’ta şubat ayında yayına girecek olan Alcatraz da 2012’nin en önemli kozlardan biri olarak görünüyor. Bu defa sanal bir dünya yerine, gerçeğe daha yakın bir hikayenin arkasında yaratılan bir gizemler sarmalı bizi bekliyor olacak. Peki buradan bize çıkacak dersler neler olabilir? Öncelikle TV dünyası iyice fragmente olmuş kitleleri ekran başında tutabilmenin gizli formülünü bulmuşa benziyor. Multihedef kitleye tek içerik ile seslenebilmek için iç içe geçmiş kurgular inşa etmek gibi modeller her geçen gün yaygınlaşıyor.

DAĞINIK DİKKATİ YAKALAMAK

Ayrıca, ekran başındaki kitlelerin dikkatinin eskisi kadar yüksek olmadığı ve özellikle tablet gibi mobil cihazların etkisiyle bu dikkatin daha da dağınık olduğunu çok daha iyi biliyorlar. Böylece izleyicilerin diziyi seyrederken başka bir tarafta haber okumak yerine, dizi ile ilgili ek içerikleri ve sosyal bulutu tüketmeleri hedefleniyor. TV kanalları, artık haftada bir yayınlanan bölümlerle kitleleri sadık tutmanın çok zor olduğunun farkında. Aradaki bir hafta, enformasyon çağında oldukça uzun bir süre ve algı hemen başka bir yere kayabiliyor. Oyuncu bazlı magazinsel içeriklerle dizinin enerjisini ayakta tutabilmek geleneksel bir formül ama yeterli değil. Onlara her bölüm puzzle’lar hediye etmek, hatta ek olarak mobisode ve webisode’larla dizileri desteklemek yeni dönemin yükselen trendi olacak gibi gözüküyor. Bütün bunların ardında yatan resim çok net. Yeni çağın insanları olarak TV’nin karşısında artık birer ‘kanepe bezgini’ değiliz. Belki de yeni çağın getirdiği hızlı ve dinamik hayattan olsa gerek, çekirge sürüleri gibi her şeyi daha hızlı tüketiyoruz. Ve ardından daha fazlasını istiyoruz. Eskinin “basit ve düz” hikaye kurgularını, kalıplarını her geçen gün daha fazla reddeder hale geliyoruz. Daha çok ve daha sık şaşırmak istiyoruz. Sonunu bildiğimiz klasik hikayeler bizi her geçen gün daha az tatmin ediyor. ‘Kanepenin üzerinde’ artık meydan okunmak ve meydan okumak istiyoruz. Pazarlama dünyası olarak bütün bu gelişmelerden ve her gün toplumun nabzını tutan TV dünyasından öğreneceğimiz çok şey var. ‘Basit tekrarlarla beyin hücrelerini iteklediğimiz kanepe bezginleri’ dönemi son günlerini yaşıyor. Böylesine değişen bir toplum üzerinde daha oyunbaz, daha zeki markalar ve bu markaların yaptıkları çok daha büyük etkiler yaratıyor. Apple, yıllardır bu alandaki en iyi örnek. Her iPhone/iPad lansmanında benzer bir senaryo izliyoruz. Dev bir gizem bulutu ve sayısız tartışma, merak dolu yorumlar ortalığı kaplıyor. Apple, tıpkı bir Lost bölümü seyrettirir gibi, ortalığa ipuçlarını ve bilmeceleri itinayla serpiştiriyor. Arada hep bir bilgi sızıyor, bir Apple sitesi yanlışlıkla(!) yeni iPhone’un sayfasını açıyor, birileri bir barda iPhone maketi unutuyor(!), mağazaların önünde kuyruklarda sıra tartışmaları çıkıyor, üretime yetişilemiyor(!). Sonuçta Apple dünyanın en büyük markası olma yolunda ilerlerken, Kore’de ve Çin’de birkaç elektronik firması saçını başını yoluyor. Bu dev dönüşümü kaçırmamak ve önümüzdeki yılları daha iyi değerlendirmek her marka için çok büyük önem taşıyor. Zira enformasyon çağı sadece bir teknolojik devrim değil. Sosyal medya, HD TV veya Google değil. ‘Toplum’ ve ‘hayat’ yeniden tanımlanıyor. Ve bu dünyaya yelken açabilmek için, Facebook’taki like’larımızı saymaktan çok, merkezine ‘değişen insanı’ koyduğumuz çok daha geniş bir bakış açısına ihtiyacımız bulunuyor.