Prestij

Bir markayı marka yapan nedir? İçindeki eşsiz formulü mü? Üzerinde aylarca çalışarak oluşturulan ambalajı mı? Reklam filminde oynayan ünlü kişi mi? Gökkuşağını oluşturan ne yağmur damlaları ne de üstlerine vuran gün ışığı. Denklemden seyredeni çıkartırsanız, gökkuşağı yok aslında.
04.07.2012 - 00:00
Facebook
Twitter
Google+
LinkedIn
+

Bir gökkuşağı tecrübesinin yaşanabilmesi için neler gerekir?

Cevabı basit… Güneş ışığı, yağmur damlaları ve bir seyirci.

Kimse izlemese de gün ışığıyla yağmur damlaları buluşamayacak anlamında gelmez elbette. Ama bu doğa olayına belirli bir mesafe ve açıdan bakan biri yoksa, o rengarenk kuşağın görülebilmesi de mümkün değil.

Sonuçta gökkuşağı, pek çok elementin biraraya gelmesi ile oluşur. Ve aslında bunların arasında en önemlisi, seyredenin duyuları eşliğinde, görsel korteksinde oluşturduğu algısı. Gökkuşağını oluşturan ne yağmur damlaları ne de üstlerine vuran gün ışığı. En basit ve yalın haliyle… Denklemden seyredeni çıkartırsanız, gökkuşağı yok aslında.

Bir markayı marka yapan nedir? İçindeki eşsiz formulü mü? Üzerinde aylarca çalışarak oluşturulan ambalajı mı? Reklam filminde oynayan ünlü kişi mi? Yoksa ona belirli bir mesafeden arzu ile bakan, hayatının bir parçası yapıp, ürünsel varoluş ve vaatlerinin üzerinde bir anlam yükleyerek, kendini daha iyi hissetmek isteyen tüketici mi?

Bir moda dergisinde gördüğü fotoğrafa bakan kadın, sadece güzel bir ayakkabı ve çanta mı görür? Yoksa daha fazlasını mı?

Bir otomotiv dergisinde görülen son model bir arabanın sadece teknik özellikleri midir onu bir marka yapan? Yoksa gaza bastığınızda motordan gelen homurtunun ve rüzgarda uçuşan saçlarınızın yarattığı his mi?

Enformasyon çağı, pazarlama dünyamıza beraberinde pek çok yenilik ve değişimler getirdi. Bu yenilenmenin kalbine de hep ‘yeni insanı’ koyduk. Peki, bu yeni çağın dönüştürdüğünü iddia ettiğimiz yeni insana şirin gözükmek adına, arada markamızı kurban ediyor olabilir miyiz?

‘Yeni insan’ı tanımlarken bir şeyleri ıskalıyor muyuz? Teknoloji destekli bir evrim, insanın hayatını bir nebze değiştiriyor olabilir. Onun karar mekanizmalarını hızlandırabilir, kendi aralarındaki diyaloğu artırabilir, hayatlarını kolaylaştırabilir, sonsuz bilgiye erişim sağlayabilir. Ancak, geçtiğimiz birkaç yüzyıldaki teknolojik değişimleri bir kenara bırakıp bakalım. İnsanın özünde ne değişti?

Derinlerde insanı insan yapan temel taşların değişeceğine inanabilmek mümkün mü? Güncel bir örnekle; bir markanın sosyal medya serüveninde ‘yeni dünya düzenidir, doğaldır, demokratik ortam, herkes dilediğini söyleyebilir’ demek ve bir linç kültürüne kucak açmak anlamlı mıdır? Pazarlamada demokrasi olur mu?

Sırça bir fanusun içinde yıllarca kendimizden sakınırcasına sulayıp yeşerttiğimiz markamızı, yeni dünya demokrasisi söylemleriyle bu kadar dokunulabilir kılmak ona ihanet etmek olabilir mi?

Bir markayı marka yapan nedir? Beynimizin kıvrımlarında dolaşan ve arzularımızı ateşleyen nöronların dansı mı?

Bir sahne, iki sandalye, bir ilüzyonist ve gökkuşağı oyunudur sahnelenen.

Pazarlama, algıların manipüle edilmesi bilimi ve sanatı, sahnelediğimiz de uzun vadeli bir ilüzyondur… Perdenin her inişinde avuçların patlarcasına alkışlandığı.

Seyirci kral değildir salonda… Etten kemikten olduğunu bilse de sıradan dertlerin kuşattığı kimliğini farketse de sahnedeki aşk onun ulaşamadığıdır.

Herkes gayet farkındadır bir göz yanılması olduğunun her şeyin…

Tıpkı Michael Caine’in Prestij filmindeki unutulmaz repliğinde olduğu gibi: 

"Her büyük ilüzyon üç bölümden oluşur. İlk kısmının adı ‘Söz Vermek’tir. İlüzyonist hayatın içinden basit bir şey gösterir izleyenlere. Bir deste kağıt, bir kuş veya bir adam. Israrla gösterir sana, belki de aslında gerçek, değiştirilmemiş ve normal olduğunu ispat etmek istercesine. Ki aslında değildir. İkinci kısım ‘Dönüşüm’dür. Sıradan olanı alır ve sıradışı bir hale sokar. Yok eder. İşte o an ‘sır’ olanı bulmaya çalışırsın. Ama bulamazsın, çünkü gerçekten bakmıyorsundur. Ve zaten bilmek de istemezsin. Aslında içten içe şaşırtılmak ve kandırılmak istersin. Alkış zamanı henüz gelmemiştir. Çünkü bir şeyi yok etmek yeterli değildir, onu geri getirmen gerekir. İşte bu yüzden her ilüzyon bir üçüncü bölüme ihtiyaç duyar. En zoruna. İşte ona ‘Prestij’ denir."