Popcorn

Uzun yılların tartışmalarından sonra, çok şükür, medyanın geleceği üzerindeki eski tartışmalarımız ve fikir ayrılıklarımızın çoğu sona erdi. Yakın geleceğimiz üzerine gözlerimizin önünde beliren bir resme beraberce bakıyoruz...
01.09.2010 - 00:00
Facebook
Twitter
Google+
LinkedIn
+

Uzun yılların tartışmalarından sonra, çok şükür, medyanın geleceği üzerindeki eski tartışmalarımız ve fikir ayrılıklarımızın çoğu sona erdi. Yakın geleceğimiz üzerine gözlerimizin önünde beliren bir resme beraberce bakıyoruz.

Hemen hepimiz analog dünyanın bir anda ölmeyeceği, dijital ile analog medyanın birbirinin içine geçeceği, birbirinden beslenerek yepyeni bir ekosistem oluşturacağı konusunda hemfikiriz.

Global reklam yatırımlarına ve mecra performanslarına baktığımızda analog tarafta televizyon önderliğinde yükselişin devam ediyor olması bunun bir başka göstergesi. Ama bir farkla: Dergi ve gazeteler, uzun zamandır süregelen performans ve gelir erozyonunu artık damarlarında hissetmeye başladılar ve tünelin ucunda hâlâ bir ışık görünmüyor.

Dergiler, kolayca ulaşılabilen “dikey portalların” ve “uzman bloglarının”, gazeteler ise “online dünyada kolayca ulaşılabilen ve hızla kendini yenileyebilen haber portallarının” kıskacından çıkamıyor.

MORDOCH’IN İSYANI
Bu konuda Murdoch’ın isyanından Aralık 2009’da yine bu köşede bahsetmiştik. Murdoch, bu kadar yoğun emek ve maliyet üzerinde yükselen basın dünyasına, “online içerik özgürlüğü” adı altında darbe üzerine darbe vurulduğundan yakınıyordu.

Acaba “Murdoch haksız mıydı?”
Haklı olduğu çok açık.

Son dönemde Murdoch, haberin ve uzman yorumlarının online dünyada bedelsiz tüketimine karşı global mücadele bayrağı açan en agresif isimlerden biri oldu. İlk hamlelerden biri olarak The Times ve Sunday Times gibi amiral gemilerinin online versiyonlarını ücretli hale getirdi.

Ancak, “Pay-Wall” sistemi ile ilerlemeye başladığı thetimes.co.uk ve thesundaytimes.co.uk’in açıklanan ölçüm verileri çok da iç açıcı gözükmüyor. Mayıs 2010’da toplam 2,79 milyon tekil ziyaretçi söz konusuyken, bu rakam Haziran’da 2.22 milyona, Temmuz’da 1.61 milyona düşüverdi.

Bu haber online dünyada “burun üstü çakılıyor” başlıkları ile geniş yer buldu ve sektör kazanları yeniden kaynamaya başladı.

Murdoch temelinde haklı olsa da, buna karşı alınan aksiyon ne kadar doğru? Burası tartışmalı.

Aslında konu sadece “gazeteler” değil, “analog medyanın dijital platformlarla iç içe geçişinin yönetimi” başlığı altında tartışılmalı.

En temel tanımdan başlayalım isterseniz: Medya şirketlerinin en temel varlığı nedir?

İçerik mi? Hayır. Medya şirketlerinin en temel varlıkları, yaşam damarları olan “kitleler.”

Bir medya grubunun hedeflediği insan kitlesiyle kurabildiği diyaloğun gücü ve ulaşabildiği kitlenin büyüklüğü, bu gücü besleyen en temel kriterler.

İçerik bu gücün iletilmesindeki bir araç sadece. Bir nevi yapıştırıcı.

Medyanın en temel gelir kalemlerinden biri olan reklamverenler de “kitlelere” ulaşmak için medya ile işbirliğine gidiyor. “İçerik” elbette önemli ama, demin de belirttiğimiz gibi, bir araç. Ulaşmak istediği hedef kitlesi ile güçlü bir bağı olan medya, her zaman reklamveren için bir cazibe noktası.

KİTLELERİN YÖNETİMİ
Kısacası aslolan “kitleler ve bu kitlelerin yönetimi.” Bu noktadan hareketle medyanın iki ana odak noktasından bahsedilebilir:

• Medyanın geniş kitleler üzerinde etkisinin devamı ve sağlıklı bir diyalog ortamının oluşturulması
• Bu diyaloğun sürdürülebilir ticari bir yapıda hayatını devam ettirebilmesi

Peki, tam da bu noktada, eğer medya, elindeki içeriği “koruması gereken mücevheri” gibi görüp buna göre hareket ederse ne olur?

Aslında en önemli varlığı olan “kitlelerini” kaybedebilir mi?

Peki doğru yol ne?

Forrester’dan Nick Thomas’ın verdiği örnek çok yerinde görünüyor.

1920’lerin sonunda ve 30’ların başında Amerika büyük depresyona girdiğinde, henüz hayatının çok başında olan sinema sektörünün yok olmasına kesin gözüyle bakılıyordu.

Ama sinema kendini hiç beklenmedik bir şekilde yeniledi. Önce ses geldi, sonra renk. Salonlara klima yerleştirildi. Film seyretmek sosyal bir tecrübe haline geldi.

En önemlisi, yetersiz bilet gelirlerine destek olacak bir can suyu buldular –popcorn.

Sinemanın, ana içeriği olan filmden para kazandığı sanılırken, yüzde 90-95 kâr marjı ile satılan popcorn ve hatta popcorn yiyerek susayan seyircinin içtiği meşrubat, beyaz perdenin ticari hayatının atardamarı haline geldi.

Hayati soru burada geliyor. Acaba medya için doğru çözüm, içerikleri ücretlendirmek mi, yoksa “toplam tecrübeyi yeniden şekillendirip, yeniden yapılanarak alternatif gelir kaynakları yaratabilmek” mi?

Medya popcorn’unu bulabilecek mi? Asıl sorumuz bu gibi gözüküyor.