Pars Tuğlacı diyordum

Facebook Twitter Google+ LinkedIn+Geçen ay Malcolm Gladwell’in Türkçe’ye Çizginin Dışındakiler diye çevirilen Outliers kitabından ve orada ‘çizginin dışından bir portre’ olarak başarı hikayesi anlatılan New York’lu avukat Joe Flom’dan söz etmiş ve “Outliers kitabında anlatılan hikayeleri okuyunca aklıma hemen Türkiye’nin en büyük sözlükçülerinden Pars Tuğlacı’nın hikayesi geldi. Gelecek ay da onu anlatayım” demiştim. Sözümü tutmuş […]

01.09.2009 - 00:00 | MediaCat

Facebook
Twitter
Google+
LinkedIn
+

Geçen ay Malcolm Gladwell’in Türkçe’ye Çizginin Dışındakiler diye çevirilen Outliers kitabından ve orada ‘çizginin dışından bir portre’ olarak başarı hikayesi anlatılan New York’lu avukat Joe Flom’dan söz etmiş ve “Outliers kitabında anlatılan hikayeleri okuyunca aklıma hemen Türkiye’nin en büyük sözlükçülerinden Pars Tuğlacı’nın hikayesi geldi. Gelecek ay da onu anlatayım” demiştim. Sözümü tutmuş olayım.

Pars Tuğlacı’dan söz etmeden önce onun telif ettiği ve bence hâlâ aşılamamış bir şaheser olan Okyanus’tan biraz bahsetmek gerekiyor. Okyanus, 1971’de yapılan ilk baskısı 3 cilt, daha sonra aşama aşama yapılan eklemelerle en son 1980’de 10 cilt olarak yayımlanan dev bir Türkçe ansiklopedik sözlük. Toplam 3.289 sayfadan oluşan ilk baskısında 200’den fazla bilim ve meslek dili de dahil olmak üzere yazılı ve sözlü Türkçe’de kullanılan 150 bin kadar kelime ve terim eş, karşıt ve yakın anlamlarıyla birlikte yer alıyor. Okyanus’ta ayrıca 20 bin deyim ve 10 bin atasözü var. Sözlükte Türkçe kelimelere, bunların Osmanlıca, Latince, İngilizce ve Fransızca karşılıkları olmak üzere 200 bin kelime eşlik ediyor. Okyanus’un 11 sayfası Türkçe’de yer alan Yunanca ve Latince kökenli kelimelere, 16 sayfa Türk kadın ve erkek adlarına, 149 sayfa renkli veya siyah beyaz resim ve şemalara, 14 sayfa ise diğer açıklamalara ayrılmış durumda. Kısacası Okyanus, klasik bir sözlüğün ötesinde, kelimenin tam anlamıyla bir dil okyanusu –bu çapta bir esere bundan daha şairane bir isim de konamazdı herhalde.

Yakın zamanda kadar (daha somut konuşayım, Ayverdi Sözlüğü yayımlanana kadar) sadece ansiklopedik sözlük anlamında değil, klasik Türkçe sözlük anlamında da rakipsiz gördüğüm Okyanus’u tek başına üretmek de bir hayatı başarılı kılmaya yeter de artar ancak Tuğlacı’nıın külliyatı bununla sınırlı değil. Aralarında çeşitli uzmanlık sözlükleri (İngilizce-Türkçe Tıp Sözlüğü’nün hâlâ rakipsiz olduğu söylenir) 25 ciltlik Büyük Türk Ansiklopedisi, iki ciltlik Tarih Boyunca İstanbul Adaları, Osmanlı Şehirleri, Osmanlı Mimarlığında Balyan Ailesi’nin Rolü ve Dadyan Ailesi’nin Osmanlı Toplum, Ekonomi ve Siyaset Hayatındaki Rolü de dahil olmak üzere başka birçok eserde de Pars Tuğlacı imzası var.

BAŞARININ KARŞILIĞI
Anlatması bile insanı yoran bu yoğun mesai, ulusal ve uluslararası düzeyde birçok kez takdir edildi. Türkçe’ye yaptığı katkılardan dolayı üç cumhurbaşkanı, İsmet İnönü, Cevdet Sunay ve Fahri Korutürk tarafından Çankaya Köşkü’ne çağrılarak tebrik edildi. Türkçe-İngilizce mesleki sözlükler konusundaki yoğun çalışması ve hazırladığı sözlükler II. Elizabeth’in de dikkatini çekti, Tuğlacı kraliçe tarafından da tebrik edildi. Dünya çapında birçok akademi ve üniversiteden fahri unvanlar olan Tuğlacı’ya ayrıca, Bohemya Kraliyet Tacı’nın ‘Baron’ unvanı, Askeri ‘Deniz Kartalı’ ünvanı ve Kudüs Kutsal Haç (Salib-i Mukaddes) unvanı verildi.

Tüm bu başarıların ardında büyük bir tutku ve çok yoğun bir çalışma olduğunu söylemeye bile gerek yok. Nitekim Tuğlacı’ya ilişkin biyografik bilgilerden leksikoloji (sözlükbilimi) konusundaki çalışmalarına Webster, Larousse ve Robert gibi dünyaca ünlü sözlükçüleri örnek olarak ta 1957’de, yani daha 24 yaşındayken başladığını öğreniyoruz. Peki Tuğlacı’nın özellikle sözlükçülük alanındaki büyük başarısını yalnızca çok çalışmaya ve tutkuya bağlamak mümkün mü? Bu yoğun çalışma ve tutkuya İstanbul’da başlayan, Kıbrıs’ta ve ardından ABD’de Michigan Üniversitesi’nde devam eden eğitim hayatına dair detaylar katmak bu başarı hikayesini yeterince anlamaya yetiyor mu? Gladwell’in Outliers kitabını okuduktan ve ‘Pars Tuğlacı’ isminin kırpılmamış tam halini bildikten sonra, bu soruya ‘Evet’ demem zorlaşıyor. Tuğlacı’nın tam adının Parseh Tuğlacıyan olduğunu, kendisinin İstanbul doğumlu bir Ermeni olduğunu hatırladığımda ise bu büyük başarı portesinin ayrıntıları biraz daha netleşiyor.

Ne mi demek istiyorum? Bu sorunun yanıtını vermeden önce elimizdeki bilgileri biraz daha deşelim!

DİĞER ERMENİ DİLCİLER
Türkçe’yle ya da sözlükçülükle uğraşan tek Türkiye Ermenisi Pars Tuğlacı değil. Akla hemen bugünlerin popüler dil ustası, ‘kelimebaz’ Sevan Nişanyan’ın da adı geliyor örneğin. Daha önce bir okuru Nişanyan’a ‘Ermeni olduğun halde neden Türkçe’yle uğraşıyorsun?’ diye her yerinden faşizm akan bir soru yöneltmiş, Nişanyan da bunun üzerine her zamanki rint, dalgacı ve hoş üslubuyla ‘İstemeden vermek’ başlıklı bir yazıyla yanıt vermişti. Nişanyan bu yazısında kendisinden başka dille, daha doğrusu Türkçe’yle uğraşan Ermenilerin isimlerini ve yaptıkları işleri içeren bir liste vermişti.

• Peder Gomidas Kömürciyan, Osmanlı Türkçesi grameri hakkında modern tarzda ilk sistemli eseri yazmış, İtalyanca, sene 1794. Adını Frenk cilasıyla cilalayıp Comidas de Carbognano etmiş.
• Artin Hindoğlu (Hintliyan) ilk modern Türkçe-Fransızca sözlüğün yazarı, 1838. İstanbul konuşma dilini sistemli olarak yazıya yansıtan ilk Türkçe sözlüktür. Hindoğlu ayrıca Frenkler için pratik metotla Türkçe öğreten bir el kitabı yazmıştır.
• Antuan Tıngır ve Krikor Sinapyan, Türkçede Batı kaynaklı bilimsel ve teknik terimlerin ilk sözlüğünü derleyenler, 1891. Mustafa Nihat Özön ve Meydan Larus’a dek altmış küsur sene alanında tektir; diğerlerinin hepsi bundan kopyadır.
• Bedros Keresteciyan, Abdülhamit devrinde otuz sene Hariciye Nezareti hukuk müsteşarlığı yapmış, emekli olduktan sonra 1912’de Türkçenin ilk etimolojik sözlük denemesini yazmış. Adı üstünde, deneme. Buna karşılık Karekin Deveciyan’ın 1914 tarihli Balık ve Balıkçılık Terimleri Sözlüğü, Türkiye’de yalnız balıkçılık alanında değil HERHANGİ bir alanda yapılmış en mükemmel işlerden biridir.
• Agop Martayan, Dil Devriminin teorisyeni, Türk Dil Kurumu’nun baş uzmanı ve ilk genel sekreteri. O ekipte birkaç yabancı dili doğru dürüst bilen tek kişidir, Öztürkçüler işi büsbütün zevzekliğe vurmadıysa onun sayesindedir derler. İyi mi yapmış, kötü mü bilmem. Atatürk’ün verdiği ismi Agop Dilaçar’dır. Her zaman A. Dilaçar diye yazılır, herhalde kısa olsun güzel olsun diye.
• Parseh Tuğlacıyan, fazlalığı kesilmiş hali Pars Tuğlacı. 1971’den 2000’lere dek piyasadaki en iyi Türkçe sözlük olan Okyanus’un yazarı.
• Edvard Sevortiyan senelerce Sovyet Bilimler Akademisi’nin Türki Diller bölümü başkanı, Akademi’nin yayımladığı altı ciltlik Türk Dillerinin Karşılaştırmalı Etimolojik Sözlüğü’nün baş editörü.
Nişanyan bu listeyi verdikten sonra kendisinin ve diğer Türkiye Ermenilerinin neden Türkçe’yle bu kadar çok ve derinlikli bir şekilde ilgilendiklerinin yanıtını da veriyordu: “Ne diye uğraşmışlar? Belki şundandır: Şimdi artık değil ama bundan iki kuşak öncesine dek dünyadaki tüm Ermenilerin yüzde 25 kadarının anadili Türkçe idi; tüm Ermenilerin yüzde 70 kadarı da anadili kadar veya daha iyi Türkçe bilirdi. Yeryüzünde Türk olmadığı halde nüfusa oranla en fazla Türkçe bilen ulus Ermenilerdir. (Belki de Kürtlerden sonra ikincidir, emin değilim.)
Türkler son doksan yılı saçma sapan ideolojik saplantılarla heba etmeselerdi eminim Türk dili hakkında çok daha değerli ve kapsamlı eserler ortaya koyabilirlerdi. Eh Türklerin yapmadığı işi elbet birileri yapacak, o birilerinin de dünyada Türklerden sonra en çok Türkçe bilen ulus olması normaldir herhalde.”

Nişanyan’ın sunduğu neden de geçerli bir neden kuşkusuz ancak ben biraz Gladwell’in Outliers’ından ilham olarak muhtemel bir neden daha sunmak istiyorum –çizginin dışında olmaktan kaynaklanan bir neden: Bence Türkiye Ermenilerinin Türkçe konusundaki ilgi, yetenek ve başarıları bir ölçüde iki dilli (bilingual) olmalarından kaynaklanıyor. İki dil konuşulan ortamlarda yetişen zihinler, bu iki dili de anadil düzeyinde, yani o dille rüya görüp düşünecek kadar iyi öğrenirler. İki dil içinde yetişmenin bir sonucu, söz konusu iki dile de karşılaştırmalı bir gözle bakma şansına ‘kendiliğinden’ sahip olmaktır. Bu tür bir dil ortamında yetişen insanlar çok iyi bildikleri bir dilin özelliklerini, çok iyi bildikleri bir başka dilin özellikleriyle kıyaslayarak, iki dil konusunda da, tek dille yetişmiş insanlara göre çok daha yetkin bir zihinsel yapı geliştirirler. Teknik olarak ifade edersek zihinleri hem o dillerin nesnesidir (çünkü o dillerle işler) hem de öznesidir (dil konusunda kendiliğinden karşılaştırmalı bir bakışa sahip oldukları için söz konusu dilleri işleyerek daha iyi ve daha derinlikli anlayabilirler).
Bitirirken Gladwell’in 11 Eylül’de İstanbul’da olacağını hatırlatalım. Ve ulaşabilecekse Parseh üstada veya ‘bir şekilde’ onun tercih ettiği adıyla Pars Tuğlacı’ya hürmetle selam edelim.