Otosansür en büyük tehdit

“Türkiye toplumu da dahil olmak üzere dünyanın genelinde gönüllü olarak irademizi teslim ettiğimiz bir yapı içerisinde hayatlarımızı sürdürüyoruz. Kaderimize yön veren, bizi gözetleyen bir ‘Big Brother’ semptomunun tesiri altındaymışız gibi hissediyoruz. Kendimizi, koşulları değiştirme gücünden yoksun, zayıf bireyler olarak algılamamızın bir ideolojik dayatmanın eseri.” Bu sözler edebiyatçı ve gazeteci Enver Aysever’e ait. Romanları, Birgün gazetesindeki köşesi ve CNN Türk’te yayımlanan Dört Bir Taraf programıyla takip ettiğimiz Aysever’le yazar kimliği, toplum ve medya üzerine konuştuk.

06.04.2012 - 00:00 | MediaCat

Facebook
Twitter
Google+
LinkedIn
+

“Türkiye toplumu da dahil olmak üzere dünyanın genelinde gönüllü olarak irademizi teslim ettiğimiz bir yapı içerisinde hayatlarımızı sürdürüyoruz. Kaderimize yön veren, bizi gözetleyen bir ‘Big Brother’ semptomunun tesiri altındaymışız gibi hissediyoruz. Kendimizi, koşulları değiştirme gücünden yoksun, zayıf bireyler olarak algılamamızın bir ideolojik dayatmanın eseri.” Bu sözler edebiyatçı ve gazeteci Enver Aysever’e ait. Romanları, Birgün gazetesindeki köşesi ve CNN Türk’te yayımlanan Dört Bir Taraf programıyla takip ettiğimiz Aysever’le yazar kimliği, toplum ve medya üzerine konuştuk.

Neden Birgün’de yazıyorsunuz?
Öncelikle, özgür bir şekilde yazma ihtiyacıma yanıt veren bir gazete olması nedeniyle Birgün’ü tercih ettim. Birgün, herhangi bir patronu olmayan, kendi etik ilkelerine bağlı bir günlük yayın organı. Bir süredir hafta sonları da tam sayfa yazılarım yayımlanmaya başladığı için Birgün’de köşe yazarı olmak bana daha da keyif veriyor. Birgün’de ücret almadan, bir dayanışma kültürü içerisinde çalışmak benim açımdan ayrıca mutluluk verici. İstediğim gibi kendimi ifade edemeyeceğim bir gazeteden iyi bir ücret karşılığında teklif alsam da bunu reddederim.

Birgün gibi sınırlı bir okur kitlesine seslenen sosyalist bir gazetede yazıyorsunuz ve aynı zamanda CNNTürk’te çok daha geniş bir kitlenin takip ettiği Dört Bir Taraf’ta konuşmacı olarak yer alıyorsunuz. Bu durum sizi nasıl etkiliyor?
Hitap ettiğim kitlenin geniş veya dar olması benim için önem teşkil etmiyor. Bazen sınırlı bir okur kitlesi düşünsel gücünün yüksek olması sebebiyle ve örgütlü bir yapıya yaslandığı için geniş bir okur kitlesinden çok daha büyük etki yaratabilir. Okur kitlesinin sayı bakımından kalabalık olması bazı durumlarda çok da belirleyici bir faktör değildir. Buna karşın, CNNTürk’te çalışmayı oldukça önemli buluyorum. CNNTürk özellikle Genel Yayın Yönetmeni Barış Tünay’ın ortaya koyduğu çizgiyle birlikte kitle iletişimini çoğulcu bir anlayış içerisinde, sağlıklı bir şekilde yürüten bir medya kuruluşu.

Dört Bir Taraf programının konuşmacılarından olan Nagehan Alçı’yla özellikle Hrant Dink’in Birgün’den etnik kimliği nedeniyle kovulduğu ve Che’nin bir suçlu olduğu gibi iddiaları nedeniyle bazı gerilimler yaşadınız. Polemik yaratan bu tür tartışmalar sizi rahatsız ediyor mu?
Öncelikle bir düzeltme yapmak isterim. Hrant Dink, vefat ettiğinde Agos gazetesinin Genel Yayın Yönetmenliğinin yanı sıra Birgün gazetesinde yazarlık görevini sürdürüyordu. Dolayısıyla, bir kovulma olayından söz etmek yanlış. Sorunuza dönersek, Nagehan Alçı’nın Dört Bir Taraf’ta sosyalist duyarlılığa sahip insanlara karşı saldırgan konuşmalar yapmasını yayın sırasında birçok kez eleştirdim. Bazen fikir ve ifade özgürlüğü savunuculuğu yaptığınızı var sayarak tarihsel ve ideolojik önemi olan mücadelelerin değerini göz ardı etme hatasına düşebilirsiniz. Nagehan Alçı’nın böyle bir hata içerisinde olduğunu ve farkına varamadığı bir öfkenin sonucu olarak bu tepkileri gösterdiği kanısındayım. Bu gibi tepkiler beni etkilemiyor. Kakafonik bir çağda yaşıyoruz ve bu çağın bir gereği olarak temelsiz olduğunu düşündüğümüz fikirleri dinlemek ve bunlara yanıt vermek durumundayız.

Bir An Bin Parça ve Yazgıcılar isimli iki romanınız yayınlandı. Sizi roman yazarlığına yönelten nedir?
Romancılık geçmişim medyadaki görevimden de eskiye dayanıyor. Yaşadığımız dönemde, popüler kültürün hâkim konumu ve televizyonun en etkili iletişim araçlarından biri olması kişilerin medya dışındaki diğer yönlerini gölgeliyor, görünmez kılıyor. Edebiyat, hayatımda her zaman en öne koyduğum alan olmasına rağmen benim de yazar yönüm birçok kişi tarafından geç fark edildi. İnsanı anlamak ve dünyayı değiştirmek kaygısı taşıyan biri olarak roman yazarlığının benim için önemi çok büyük. İlk romanım Bir An Bin Parça ile 2007 yılında Yunus Nadi ödülünü kazanmak benim için oldukça motive edici ve sevindirici bir durum.  En son çıkan romanım Yazgıcılar da olumlu eleştiriler aldı ve büyük ses getirdi.

En son Yazgıcılar isimli romanınızda gözetim toplumuna eleştiri getiriyorsunuz. Bu görüntünün günümüz Türkiye toplumuna tekabül ettiğini düşünüyor musunuz?
Bu tabloyu sadece Türkiye ile sınırlamak eksik olur. Türkiye toplumu da dahil olmak üzere dünyanın genelinde gönüllü olarak irademizi teslim ettiğimiz bir yapı içerisinde hayatlarımızı sürdürüyoruz. Kaderimize yön veren, bizi gözetleyen bir ‘Big Brother’ semptomunun tesiri altındaymışız gibi hissediyoruz. Kendimizi, koşulları değiştirme gücünden yoksun, zayıf bireyler olarak algılamamızın bir ideolojik dayatmanın eseri olabileceğini düşünüyorum. Öte yandan, gözetlenme, izlenme ve dinlenme meselesinin kanıksanması gibi bir durum söz konusu. Bu konu üzerine düşündüğümde aklıma ilk olarak korunaklı sitelerde yaşayan insanlar geliyor. Bu tablo, yaşadığımız travmanın boyutunu çok iyi resmediyor. Güvensiz ve tekinsiz hayatlar yaşadığımızın bir göstergesi aynı zamanda. Gözetim toplumu, güvensizlik ortamının Türkiye edebiyatında yeterince mesele haline getirilmediğini fark ettim ve bir edebiyatçı olarak yaşadığımız çağın getirdiği bu sorunu işlemeyi bir görev bildim kendime.

En son Ahmet Şık ve Nedim Şener’in tahliye edildikleri haberini aldık. İki gazetecinin bir yıldan uzun süredir tutuklu kaldığını da düşünürsek mahkeme kararını nasıl değerlendiriyorsunuz?
‘Geç gelen adalet adalet değildir’ lafı bu durumu çok iyi tanımlıyor. Bir yıldan uzun süre hapishanede kalan bir insan, ailesinden uzak kalması, özgürlüğünün elinden alınması gibi ruhsal sonuçların yanı sıra iktisadi açmazlarla da karşı karşıya kalıyor. Bu iki gazeteci arkadaşımızın hayatından çalındı ve bir beraatten söz etmek de şu aşamada söz konusu değil. Yarın bir gün tekrar hüküm giyme riskiyle karşı karşıyalar.

Diğer tutuklu gazeteciler hakkında ne düşünüyorsunuz?
Bana göre, bir gazeteci elinde silahla ya da bombayla birini öldürme girişiminde olmadığı ya da ölüm vermediği sürece masumdur. Birtakım metinlerden zorlama anlamlar çıkararak bu insanları bir cadı avı düzenliyormuş gibi tutuklamak son derece yanlış. Türkiye’nin siyasi geçmişinde muhalif insanlara karşı cadı avı hep uygulandı ve bu durumun bilincinde olan insanlar olarak günümüzde, soluduğumuz havanın bile tutsaklık koktuğunun farkındayız. Bu noktada, yükselen yeni bir gazetecilik türü var. Sadece iddianame okuyan, gammazcılık ve jurnalcilik yapan bu gazeteci profiliyle toplum olarak yüzleşmek zorundayız. Neden bir gazetecilik türü cezalandırılırken, diğerine dokunulmadığını anlamak için bugünkü durumun üzerine ciddi olarak düşünmemiz gerekli.

Yeni bir roman hazırlığınız var mı?
Yazarlığı birinci iş alanım olarak değerlendiriyorum. Yazmak için de belli bir demlenme sürecinin geçmesi gerekiyor. Kesin olmamakla beraber, gelecek sene yeni bir romanımı yayımlamış ya da yazma süreci içerisine girmiş olacağımı tahmin ediyorum.

Medyanın şu anki durumu hakkında genel olarak düşünceniz nedir?
Günümüzde, medyada gazeteci olarak yer almak sıkışmış bir alan içinde çalışmak anlamına geliyor. Birçok gazetede,  yazarlar genel yayın yönetmenlerinin ve patronların baskısı altında çalışmak zorunda kalıyor. İdeal olan, patronun hükümranlığının olmadığı, çalışanların özgür insiyatifleriyle patronun sermayesinin birlikte yönettiği kolektif bir medya ortamının sağlanması. Aynı zamanda bu medya oluşumunun iktidarla arasındaki mesafe ne kadar uzak olursa, o kadar sağlıklı bir yapı ortaya çıkar. Medya patronları açısından baktığımızda, başka ticari faaliyetlerde bulunmaları; medyanın sorgulayan, araştıran, toplumsal gözlem yapan konumunun dışına çıkma tehlikesini doğuruyor. Yalnız, bana göre mevcut durumda medyaya yönelik en büyük tehdit, siyasi iktidarın otoriterleşmesiyle birlikte otoriter eğilimlerin birçok alana sirayet etmesi ve sonuç olarak korku toplumunun yaratılması. Genel yayın yönetmenleri de idare-i maslahatçı bir tavırla hareket etmek zorunda bırakılıyor. Çalıştıkları kurumun yaptırımla karşılaşmaması için siyasi iktidarı eleştiren yazılar yazmaktan imtina ediyor. Oysa medya kurumunun tek bir patronu olmalıdır ve yazıları değerlendiren okurdur. Sonuçta, bu ortam en istenmeyen tehlikeye yol açıyor: otosansür!
 

(Röportaj: Anıl Telcioğlu)