Orhan Pamuk: Tepki çekmemek için reklamdan kaçındık

Masumiyet Müzesi adlı romanı geçtiğimiz günlerde yayımlanan Orhan Pamuk, Radikal gazetesinden...

04.09.2008 - 11:13 | MediaCat

Facebook
Twitter
Google+
LinkedIn
+

Masumiyet Müzesi adlı romanı geçtiğimiz günlerde yayımlanan Orhan Pamuk, Radikal gazetesinden Cem Erciyes ile yaptığı söyleşide yeni kitabın tanıtımı için nasıl bir yaklaşım izledikleri konusunda da açıklamalar yaptı. Bu konudaki sözlerine, “Artık benim tanıtılmama gerek yok diye düşündüler herhalde” diye başlayan Orhan Pamuk şöyle devam ediyor: “Öyle çok fazla reklam kampanyası tepki çekiyordu. Bana sorduklarında ‘kitabın çıktığı duyulsun yeter’ dedim. İşte biraz da röportaj yapıyoruz, kitabın konuları üzerine düşünüyoruz, bu kadarı yeter diye düşündüm. Bir de eskiden reklam kampanyaları çok dikkat ve bence haklı olmayan tepki çekerdi. Ben bu tepkileri de istemiyorum. İstemediğim için daha sessiz ve derinden gittik.”

Söyleşinin tamamı şöyle…

Masumiyet Müzesi’
mutluluk üzerine bir roman

Her zaman önünden geçerken dönüp baktığım, son yıllarda girişteki masada oturan korumanın varlığından Orhan Pamuk’un İstanbul’da olup olmadığını çıkartmaya çalıştığım, Cihangir’deki aparTmana girip, ofisine çıktığımızda o bir gazete için uzak bir semtteki afiş müzesinde yaptıkları fotoğraf çekiminden yeni dönmüştü.
10 yıldır ‘Masumiyet Müzesi’ni yayımlamış olmanın keyfi üzerinde, şakalar yapan, (eğer fotoğraf çekimi yapmayacaksak) şortuyla gezinmeyi tercih eden bir Orhan Pamuk. ‘Masumiyet Müzesi’ objelerinin fotoğraflarını çekmek üzere oradayız, aynı şeyi Süddeutsche Zeitung da yapmış. Almanya’nın en etkili gazetelerinden biri, on iki sayfalık özel ek vermeye hazırlanıyormuş. Kendisine gösterilen ilgiyi heyecanla anlatıyor. Bizim bir saatte yaptığımız çekim için profesyonel bir ekip üç gün uğraşmış, “Eh, Doğu-Batı meselesi diyelim” diyorum, o bunun daha çok zenginlikle ilgili olduğunu söylüyor, belki de bizi teselli etmek için…

TANITIMA GEREK KALMADI

Gitmişken romanla ilgili bir kaç soru sormaya hazırlanıyorum. Tabii belki artık 15. söyleşisini verecek biri Orhan Pamuk. Bu durum kimilerinin tepkisini çekiyor, ama aslına bakarsanız bu kez Orhan Pamuk için öncekilere göre çok daha ‘ölçülü’ bir tanıtım kampanyası yapılıyor. Ne billboardlar var ne sinema reklamları. Gazete ve dergilerde ilanlar az, kendisi röportaj vermekte adamakıllı isteksiz davranıyor. “Artık benim tanıtılmama gerek yok diye düşündüler herhalde. İkincisi, öyle çok fazla reklam kampanyası tepki çekiyordu. Bana sorduklarında ‘kitabın çıktığı duyulsun yeter’ dedim. İşte biraz da röportaj yapıyoruz, kitabın konuları üzerine düşünüyoruz, bu kadarı yeter diye düşündüm. Bir de eskiden reklam kampanyaları çok dikkat ve bence haklı olmayan tepki çekerdi. Ben bu tepkileri de istemiyorum. İstemediğim için daha sessiz ve derinden gittik.”
‘Masumiyet Müzesi’ni epeydir merakla bekleyenlerden biriyim. Nobel ödülü, dünyadaki herkes gibi benim de merakımı kamçılamıştı. Bunun bir aşk romanı olmasından çok, nesnelerle kurduğu ilişki, bir müze kataloğu gibi yazılıyor olması ilgimi çekiyordu. Pamuk’un topladığı ve yazdığı nesnelerle oluşturduğu romanı, tam da bu özelliği nedeniyle tüm diğer kitaplarından daha oyunlu ve katmanlı aslında. Her zamankinden daha akıcı bir üslupla, kitap kurtlarından eleştirmenlere ne sebeple eline almış olursa olsun, benim gördüğüm herkesin (kendimi de katıyorum) çok beğendiği bir roman. Roman saplantılı bir aşkı anlatıyor; bir adamın bir kadına duyduğu aşkın nasıl bir tutkuya dönüştüğünü, onu nasıl bir hayranlık ve dikkatle izlediğini, onu çağrıştıran her şeye nasıl bağlandığını ve hatta ‘o olmak’ isteyecek kadar onunla ilgili olduğunu ince ince, içinize işleyerek anlatıyor. Bunu yaparken, o aşkı anlaşılmaz metafizik bir durum olarak değil, karakterlerin kişilikleri, normların, adetlerin yani bir kültürün yönlendirmeleri ve dayatmalarıyla birlikte tanımlıyor. Böylece Orhan Pamuk her zaman çok sevdiği gibi Nişantaşılı zengin aileleri ve sosyeteyi eleştirmeyi sürdürüyor (biraz da iğneyi kendine de dokundurmanın verdiği rahatlıkla), Çukurcuma’daki orta sınıf evlere girip oradaki yaşantıyı anlatıyor (bu kez misafir olmanın getirdiği bir dikkat ve özenle), kadın-erkek ilişkilerinin tanışmalardan dedikodulara, bakışmalardan sevişmelere nasıl yaşandığını ve yaşanamadığını uzun uzun tartışıyor. İşin içine 12 Eylül’ün sokağa çıkma yasakları da giriyor, Boğaz meyhaneleri de, televizyonun başında uzun saatler geçirme alışkanlığımız da…

Kahramanımız Kemal, Füsun’a aşık ama nişanlısı Sibel’den de ayrılmak istemiyor, ona karşı “cinsel aşkla değil ama çok büyük şevkatle beslenen bir sevgi” duyuyor. Bu cümleyi okuyorum Orhan Pamuk, “Valla öyle bitip tükenmez konular ki, ben de kitabımı okuyarak anlamaya çalışıyorum Cem Bey,” diyerek gülüyor… Ben yine sorumu tekrarlıyorum, anlatıyor: “Aşk, bütün müzik parçalarının, gazetelerin konuştuğu bir şey olarak bir büyük kültürel olgu. Birisine derin bir duygu duyduğumuz zaman o kelimeyle nitelendiriyoruz ve bütün bir geleneğin yükünü o duyguya boca ediyoruz. Sevgi konusundaysa o kadar az yazılmış ki, manşetlerde değil, öylesine bir konu olarak geçiştiriliyor. Bir gün kültür değişir ve sevgi daha önde olabilir belki.”

‘Masumiyet Müzesi’nin anlattığı aşk hikâyesinin en etkili yanlarından biri zaman. Sekiz yıl, yaşadığı aşk için hiçbir şey değişmese de, utanıp sıkıldığı halde bir rutine dönüştürdüğü ziyaretleri sürdüren Kemal’in zamanla kurduğu ilişki günleri saymanın ötesinde bir şey. “Tam yedi yıl on ay Çukurcuma’ya, Füsun’u görmeye akşam yemeğine gittim” diye başlayan ‘Zaman’ adlı bölümde o eve içindeki ‘özel zamanı’ solumak için gittiğini anlatıyor Kemal. Dışarıda, diğer insanlarla ilişkilenmeyi sağlayan ‘resmi zamana’ karşın evlerin içinde bir ‘özel zaman’ yaşanıyor. ‘Anlar’, kapsadıkları duygularla birlikte hatıralara dönüşüyorlar. O hatıraların içine sindiği eşyalar, görüp dokunduğunuzda bir nevi durmuş zamanı, o anları size hatırlatıyor. Romanda bununla ilgili “Hayatımızı böyle yoğun anların tek tek her biri olarak düşünmeyi öğrenirsek, sevgilimizin sofrasında sekiz yıl beklemek bize alay ediecek bir tuhaflık, bir saplantı gibi değil, şimdi yıllar sonra düşündüğüm gibi Füsunların sofrasında geçirilmiş 1593 mutlu gece gibi gözükür,” diyor Kemal. Orhan Pamuk da romanda Kemal’e toplattığı eşyalar aracılığıyla kuracağı müzede işte bu zamanı yaşamamızı, Kemal’in anlarını ve Füsunların evindeki atmosferi hissetmemizi hedefliyor.

Zaman bahsi açılınca aklıma Pamuk’a sevdiği bir yazarın, Tanpınar’ın zaman kavramı geliyor. Bir ilişki var mı? “Hayır,”?diyor “Onlara çok bakmadım.?Evet, Tanpınar?zamanla ilgilenmiş, onu bir estetik değer olarak görmüştü. Bu Tanpınar döneminin moda konusuydu, Proust, Bergson, Nabakov… Modernist romanın bir?dönemki Bergson etkisiyle, Proust etkisiyle ele aldığı bir konu bu. Ama benim derdim o değil. Belki ben onlara, ‘anlayan anlar’ diye bir modernist parantez açıyorum ama aslında başka şeyle ilgilendim. En basit ifadeyle: Sekiz yıl bir eve giden kahraman ‘amma da çatlak’ denmesin diye… Çünkü öyle bir çatlak olduğunu düşünmüyorum kahramanımın. Ben aslında o zamansızlık duygusunu, Kemal’in Çukurcuma’da bir eve sekiz yıl gitmesi gibi şeyleri çok severim. Çünkü bence mutlu olmak zamanı unutmaktır.”

‘BİLMEK VE MUTLULUK’

Kitabın mutlulukla ilgili olduğunu anlamak zor değil, “Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum” diye başlayıp, “Herkes bilsin çok mutlu bir hayat yaşadım” diye bitiyor. Kemal’in onca sıkıntıdan ‘mutlu anları’ seçmesi üzerine konuşmak istiyorum ama “roman karakterlerimi anlatmam” diyor. O zaman Orhan Pamuk’un ‘mutluluk’ kavramını konuşalım: “Kitabım sadece mutlulukla başlayıp, mutlulukla bitmiyor, bunu kimse farketmedi, artık kendim söyleyebilirim. ‘Bilmek ve mutlulukla’ başlayıp, ‘bilmek ve mutlulukla’ bitiyor. ‘Mutluymuşum bilmiyordum…’, ‘Herkes bilsin mutlu yaşadım’. Çünkü mutluluğun farkında olmak da mutlu olmakla çok yakın bir şey. Füsun ehliyet sınavından çaktıktan sonra Sarıyer plajına gittikleri zaman, biraz suskun duruyorlar. Sonra bir arkadaşları görüyor onları ve onlara sessiz sessiz göründüğü için endişe duyuyor. Akrabası fakir kızın yıllardır peşine düşüp rezil olduğu için değil mutlu gözükmeyeceği için bir an mutsuz oluyor. Mutlu olmak aynı zamanda başkalarının sizin mutlu olduğunuzu düşünmeleriyle de ilgili ve Kemal bunun fazlasıyla farkında.” Sonra sözü kendisine getiriyor, “Bu kitapta benim hayatta yaşlanmamla ilgili, olgunlaşmamla ilgili bir şey var. Hayattaki önemli değer benim için, artık yaşım ilerledikçe, mutluluk oluyor. Mesela ‘Kara Kitap’taki gizli değer bilmek, akıllı olmak, yüzeysel olmak… Burada ise satır aralarınan çıkan değer, kahramanların bilinçli olarak ya da bilmeden hem fikir gibi gözüktükleri şey, ‘mutlu olmak lazım hayatta’. Öyle davranıyorlar. Ben de inanıyorum buna, hep birlikte böyle düşünüyoruz.”

Biz bunları konuşurken, Muhsin ‘mutluluk nesneleri’nin fotoğraflarını çekiyor. Ofis olarak kullandığı dairede camekanlı kitap raflarına doldurulmuş, masanın üzerine, diğer odalara yayılmış romanda geçen yüzlerce biblo, toka, ayakkabı, elbise, oyuncak, saat, kalem, fotoğraf, kartpostal, bilet vs arasında gezinip seçtik o eşyaları. “İki buçuk yıl iyice yoğunlaştım buna. Gezdikçe görüyordum, görüyor da almıyordum. Sonra alır koyarım, nasılsa orada var, diyordum. Ben koleksiyoncu değilim, koleksiyoncu hemen alır. Mesela teyzemin masasında sarı sürahi vardı. Onu severdim, çocukken. Yazarken, bunu alırım teyzemden dedim. Bu arada teyzem vefat etti, buyrun bakalım. Bunun gibi durumlar oldu.”
Müzenin tamamlanması için daha yapacak çok şey var. Bazı eşyaları bulmak, üretmek onları Füsunların evini hatırlatacak bir atmosferle sergilemek için bir ekiple çalışmış Orhan Pamuk. İstediği gibi gitmemiş, romanın çıkış tarihine yetişmemiş müze. Ama onu artık açacağını biliyor, içi rahat. “Unutmayın” diyor, “Ben 10 yıl önce bunlardan bahsettiğim zaman en yakınım bile ‘üşüttün mü sen’ gibi bakıyordu bana. O zaman şimdiki gibi ‘ünlü’ de değildim. On yıl önce, ‘Benim Adım Kırmızı’ biterken bu fikir vardı. Nitekim Çukurcuma’daki evi de o zaman aldım. Benim için hoş olan bu fikri gerçekleştirmekti. Müzeyi hâlâ açabilmiş değilim. Ama galiba artık açabileceğimi görüyorum. Hayat da bana yardım etti. Geçen on yılda dünyadaki ünüm, gücüm, o yüzden insanların bunu yapma isteği o kadar arttı ki bunu yapabiliyorum. Bu arada hiç de insanlar ilgilenmeyebilir, benim kitaplarım daha az satabilir, Türkiye’de ve dünyada ilgi daha da düşebilir ve tamamen bir köşede kalabilirdim de yani…”
Karşımda Nobel ödüllü bir yazar var ve biz bu ‘olağanüstü’ durumdan hiç söz etmeden konuşuyoruz. Sözünü ettiği on yılda Nobel dahil dünyadaki neredeyse tüm önemli ödülleri, New York Times Bookreview’ın kapağı gibi önemli mecraları Türkiye için ‘olabilir’ kılan bir yazarın hakettiği bir güven ve rahatlık içinde. Şimdi o çılgın hayalinin, dünya edebiyatının en ilginç fikirlerinden birinin ‘olacağını’ bilmenin rahatlığı bu. Dünyanın onu izliyor olmasından bir gerilim değil bir ‘mutluluk’ çıkartıyor Orhan Pamuk. Cihangir’deki ofisi dolduran ‘Masumiyet Müzesi’ne ait eşyalar, kitaplar, masasındaki notların, ona başka başka anları hatırlattığı, hayallerini gerçekleştirmenin atmosferini oluşturduğunu farkedince, o dairenin de galiba Orhan Pamuk’un ‘mutluluk müzesi’ olduğunu fark ediyorum.

Kaynak: Radikal