Öğrenen endüstriler

Fizikçi Linus Pauling’e göre, iyi bir fikre sahip olmanın en iyi yolu çok sayıda fikre sahip olmaktır...

01.08.2010 - 00:00 | MediaCat

Facebook
Twitter
Google+
LinkedIn
+

Fizikçi Linus Pauling’e göre (kendisi birden fazla Nobel Ödülü kazanan çok nadir bilimadamlarından biridir), iyi bir fikre sahip olmanın en iyi yolu çok sayıda fikre sahip olmaktır. Bu, 1950’li yıllarda Madison Bulvarı’nda bulunan öncülerimizin çok benimsediği bir tavsiyeydi. Bu işin başlangıcı Alex Osborn adlı bir müşteri temsilcisinin ‘beyin fırtınası’ metodunu icat ettiği 1941’e kadar uzanıyor. Yöntem ise şu kurallara dayanıyor.
• Fikirleri eleştirel bir gözle ele almak yok.
• Daha çok için fikir ileri!
• Fikirleri diğer fikirlerin üzerine inşa et.
• Çılgın ve abartılı fikirler bulunmasını teşvik et.
Kuşkusuz hepimiz bir şekilde, yeni marka isimleri bulmak, yeni ürün ve hizmetler için yeni fikirler yaratmak üzere bir not defterinin başına oturup aklımıza üşüşen yüzlerce fikri not etmiş ve bunlardan daha vaatkar olanlarından bir kısa liste oluşturmuşuzdur.

‘BEN ARAMAM, BULURUM’
Ben bir strateji ve inovasyon projesi üzerinde çalıştığımda, 7-10 fikri, daha doğrusu ilk fikrine tutkuyla bağlı bir insanın (bu gruba ben de dahilim) tahammül edebileceği kadar çok sayıda fikri alt alta sıralayarak işe başlarım. Oysa birçok yaratıcı sektörde gerçek çalışma söz konusu olduğunda iş yapma biçimimiz bu değildir. Gerçek iş yapma biçimimiz daha ziyade Picasso’nun ünlü “Ben aramam, bulurum” sözüyle aynı paraleldedir. Bu yöntemde ortada sınırsız olanaklar yoktur, Bir fikir vardır.

Bu arada, beyin fırtınasının çözüm bekleyen birçok yaratıcı zorluk karşısında tam anlamıyla ümitsiz bir vaka olduğunu da belirtmek gerekiyor. Bu yola başvuranlar aptalca, yüzeysel ve gelişigüzel sonuçlar elde ediyorlar. Daha da kötüsü, bazen doğru istikamette fikirler de buluyorlar bu yolla ancak bu fikirler o kadar kötü ve zayıf bir şekilde ifade ediliyor ki, çoğu zaman kimsenin dikkatini çekmiyorlar. Tabii mesele bu kadar basit değil –basit olsaydı bu kadar eğlenceli olmazdı. Beyin fırtınaları müşteri ilişkileri toplantıları gibidir; biraz sauna-masaja ya da güzel bir akşam yemeğine benzer ancak beyin fırtınalarının ‘gerçek iş’ olduğu konusunda kendimizi kandıramayız.

Şu anda beyin fırtınasını savunmak için yerinizden fırlamak üzere kendinizi tutamıyorsanız (ki bu çok kolay bir davranıştır –fokus grupları savunmak gibidir), akademik psikolojinin bundan on yıllar önce beyin fırtınasının yararsız bir şey olduğu konusunda çok net bir sonuca vardığını size hatırlatmak isterim. Bu konuda yapılan bir araştırma, tek tek bireylerden oluşan ve aynı görev verilmiş karşılaştırma örneklemlerinin, beyin fırtınası yapan örneklem gruplarından daha fazla, daha iyi ve daha orijinal fikirler bulduğunu açıkça ortaya koymuştur. Bir başka araştırma, beyin fırtınasının beyinde strese benzer bir zihinsel uyarılmaya neden olduğunu gösteriyor. Bu ise ancak basmakalıp fikirler doğuruyor –tabii heyecan verici fikirler bulunduğuna ilişkin duygular eşliğinde. Bu kadar üretkenlik düşmanı olmasına rağmen bu tekniğin profesyoneller tarafından ısrarla kullanılmaya devam edilmesi yaratıcılık konusunda çalışan psikologlar için şaşkınlık vericidir. (Bunun kurumsal delililiğinin tek örneği olduğunu söylemek de zor tabii.)

Neyse, siz bunu artık biliyorsunuz, öyle değil mi? Beyin fırtınası denen şey bir çeşit fast food yaratıcılıktır; sarhoş eden düşük kaliteli bir şeydir ancak düşünceden ve incelikten yoksundur.

Ben popüler kültürün yaratıcılık hakkında sunduğu imajdan farklı olarak yaptığımız gerçek işin bazı özellikleriyle daha çok öğrenmeye benzediğini iddia ediyorum (bilişsel psikolojide derin öğrenme biçimleri, ‘dünya hakkında yeni bir zihinsel modele erişmek’ diye tanımlanıyor).
1. Yeniden biçimlendirmek: Ortaya yeni bir fikir koyduğunuzda, eğer fikir gerçekten güçlü bir fikirse resmin tamamı değişir. Apple’dan sonra insanlar bilgisayara farklı bir ışık altında baktılar –ki bu arzu
ediliyordu. Sadece yanıtlar değişmedi, sorular da değişti.
2. Kuluçkaya yatmak: Büyük fikirler çok yavaş bir şekilde ortaya çıkarlar. Çoğu zaman başlangıçta anlaşılmaz, işe yaramaz ve ham görünürler. Ancak zamanla zihninizde büyüyüp olgunlaşırlar. Bu noktada yine dünyaya bakışınızı baştan aşağı değiştiren bir şey olur –sonra bu yeni fikir yeni ‘normal’e dönüşebilir.
3. Basitlik: Ortaya çıkıp olgunlaşmış bir fikre uzaktan bakıldığında çok basit ve apaçık olduğu görülür. Oysa siz o fikri o noktaya taşıyana kadar ilmek ilmek düğüm çözmüşsünüzdür. Psikoloji terimleriyle
ifade etmek gerekirse, burada bahsettiğimiz şey yeni bir sentezdir.
4. Sorun çözmek: Bir fikir bir probleme çare bulmuyor, bir ihtiyaca yanıt vermiyorsa ortada iyi bir fikir filan yoktur. Bazen çözüm bulunan bu problem ancak esas fikir ortaya çıktığında görünürlük kazanır. Fikirler stratejiyi yaratabilir. Bu, yaratıcı çalışmaya geçmeden önce yaratıcı brief üzerinden uzun uzun düşünülerek geliştirilmeye çalışılan eski moda yaklaşımları bir anda anlamsız kılar.
5. Değer temellilik: İşletme okulları tarzı stratejilerde vaka incelemelerinin çoğunda 3-5 opsiyona rastlanır. Oysa gerçek hayatta şirketler kötü bir talihle karşı karşıyadırlar. Bir kaplumbağayı tavşana
dönüştüremezler, onlardan beklenen yalnızca kaplumbağanın en iyi kaplumbağa olmasını sağlamaktır. Müşteriler bir fikri ya da stratejiyi eş seçer gibi seçmelidirler. O fikir veya stratejye aşık olmalı, onunla kendilerini tamamlanmış hissetmelidirler (ne de olsa o fikir veya stretejiyle uzun süre birlikte yaşayacaklardır).

JUNG VE BİREYLEŞME
Psikolog Carl Jung, yeni bir dünya görüşü edinme süreci karşısında tek kelimeyle büyülenmişti. Bir keresinde insanların aslında problemleri çözmediğini, sadece bir vadide yürürken daha yüksek bir noktaya eriştikleri için (Jung bir İsviçreliydi!) problemin daha küçük göründüğünü ve kişinin perspektifine dahil olduğunu söylemişti. Jung buna ‘bireyleşme’ diyordu. Ancak bu durumu ifade etmek üzere tercih edilecek daha basit bir kelime, öğrenmedir.

Benim fikrime göre yaratıcılığımızın yüzde 90’ı öğrenmeyle (araştırmalar vs.) gerçekleşir. Bilgiye, bakış açılarına, medya konusundaki yeni gelişmelere, vaka incelemelerine boğularak yaratırız. Senaryo yazarlığı hakkında söylendiği gibi “Yazarlar mahallesine dahil olmak için kütüphaneye gidin.” Ancak aynı zamanda bu bilgilerin sizde nasıl işlediğine bakarak, edindiğiniz bilgileri içselleştirmeniz, o bilgileri yaşamanız, nelerin işe yaradığı konusundaki hislerinizi keskinleştirmeniz gerekir.

Kuşkusuz yaratıcılık konusunda ortada hâlâ bir gizem var. Akla bir fikir gelmesi hissi, bulmaca çözmekte olduğu gibi, biraz mistik bir şeydir. Buna saygı duymak, değer vermek durumundayız. İngiliz şair William Blake bunu, şairane ve peygamberane katkı diye değerlendirir. Bu katkı olmazsa dünya değişmeden kalır. Ancak bu gizemli süreci beslemenin yolu öğrenmedir. Fikirler, başka fikirlerin yeni ve şaşırtıcı bireşimleriyle yapılır.

Bütün bunlar ışığında etrafıma farklı bir gözle baktığımda, yaptığımız işi ‘öğrenen endüstriler’ diye yeniden isimlendirmeliyiz diye düşünüyorum. Ve müşterilerin bizim işimizin onların pazarlarını yeniden hayal etmek (dekore etmek değil) olduğunu anlamalarını sağlamalıyız. Biliyorum, bu söylediğim kulağa pek seksi gelmiyor ancak deneyim ve değer bakımından endüstrimizin sahip olduğu mevcut imajdan çok daha gerçek bir seçenek.