Mucizevi parmaklar Volvo’nun tanıtımında

Volvo yeni modeli S60'ın tanıtımını doğuştan görme engelli ressam Eşref Armağan eşliğinde ‘Blind Preview’ başlıklı bir kısa film ile gerçekleştirdi. Eşref Armağan ile reklam deneyimi, resim ve renkler üzerine bir sohbet gerçekleştirdik...

02.12.2009 - 00:00 | MediaCat

Facebook
Twitter
Google+
LinkedIn
+

S60, Volvo’nun henüz piyasaya sürmediği yeni modeli. İlk olarak 2010 Mart ayında Cenevre Otomobil Fuarı’nda görücüye çıkacak. Kimsenin görmediği bu yeni modelin tanıtımı, doğuştan görme engelli ressam Eşref Armağan eşliğinde ‘Blind Preview’ başlıklı bir kısa film ile gerçekleştirildi. S60 hakkında sır gibi saklanan özellikler, Eşref Armağan’ın yorumuyla Volvo Cars’ın Facebook üzerindeki sayfasından görüntülenebiliyor. 

Eşref Armağan etrafında dönüp duran dünyayı elleriyle dokunarak, dokunarak hissettiklerini tuvale dökerek keşfediyor. Armağan’ın fırçası olan mucizevi parmakları son olarak  Volvo’nun yeni S60 modelini resmetti. Biz de kendisiyle reklam deneyimi, resim ve renkler üzerine bir sohbet gerçekleştirdik.

Volvo sizinle nasıl iletişime geçti?

Hollanda’daki reklam ajansından menajerime mail gönderdiler ve böyle bir şeyle ilgilenip ilgilenmeyeceğimi sordular. Fakat ortada bir gizlilik anlaşması vardı, dolayısıyla kimseye neden İsveç’e gittiğimizi söylemedik. Onay alana kadar da kimseyle paylaşmadık bu bilgiyi.

İsveç’e gittiğinizde Volvo’nun tasarım direktörüyle buluştunuz. Orada neler oldu, anlatır mısınız?

Büyük bir fabrikanın salonunda karşılaştık. İngilizce konuşuyordu, tasarladıkları arabanın ne kadar güçlü olduğundan bahsediyordu herhalde. Dünyada bu kadar iyi ressam varken beni seçmeleri benim için gerçekten büyük onur. Tasarlayanlardan başka kimsenin görmediği bir arabayı ben gördüm, elledim daha doğrusu. Önce beni fabrikaya götürüp iskelet halinde arabanın kapısını, çerçevelerini, ne kadar sağlam ve güçlü olduğunu gösterdiler. Mesela yandan vurulduğu, üstten basıldığı zaman eğilmesin diye çelik parçalar koymuşlar arabaya. Çok güvenli, hünerli bir araba olduğuna dair bilgiler verdiler. Uyuduğunuzda bile sizi uyandırıyormuş. Önünüze bir şey çıktığında, 1-2 metre kala otomatik olarak duruyormuş. Daha sonra parçalarını çizmemi istediler. Tabii onun parçalarını çizebilmem için kabartma çizim gerekiyordu ki oraya bakıp parmağımla şeklini anlayabileyim. Arabayı tasarlayan arkadaşlar bu çizimleri yaptılar bana. Hemen anında çizip veriyorlardı, ben de parmaklarımla bakıp başka bir kağıda çiziyordum. Facebook’ta da soran olursa kapısını ya da başka bir bölümünü çizerek tanıtıyorum. Tümünü de resmettim aynı zamanda, tablo halinde. Yalnız çok korktum, önüme getirilen bir şeyi yapıp yapamamak hususunda korkuyordum.

Dediğiniz gibi S60 kendi sektörü içinde iddiaları olan bir model. Tüm bu teknik özelliklerin sizin belleğinizdeki yansımaları nasıldı?

Ben ellerimle, parmak uçlarımla dokunduğum şeyleri beynimde çizgi halinde görüyorum. Ama parmağımla bir yerine değersem değil, tümünü kavrarsam. Bir şeye bir yerinden değersem, öbür yanını göremem. Şekilleri hep küçültülmüş, iki avucumun içine sığacak şekilde öğreniyorum. Arabanın da arkasına ellesem önünü elleyemeyecektim. Avucumun içine sığacak şekilde kabartma çizdi orada arkadaşlar. Zaten o çizgi olmasa ben arabaya ellemişim ya da ellememişim bir şey fark etmiyor. Mühim olan avuçlarımın içindeki kabartma çizgiler. Kağıdın üzerine çizdiler, ben de o şekilde anladım.

Ama tabii etrafımdakilere de soruyordum bir yandan.                                            

Parçaları ne kadar sürede resmettiniz?

Kapı gibi küçük parçaları iki saatte yaptım. Örneğin bir arka kapıyı iki dakika elliyorum, çiziyorum. Şu anda çiz deseniz yine aynısını çizerim. Ellediğim bir şeyi aynısını sonradan da çizebiliyorum.

Arabanın tamamını?

Arabanın tamamı için çok fazla eskiz yaptım. Tasarlayan arkadaşların çizdiği kabartmayı sol tarafa model olarak koyup inceliyordum. Tablonun üzerindeki eskiz yaptığım macunu aynı şekilde üzerine monte ettim. Ondan sonra boyadım. Arabanın tablosunu yapmam iki gün sürdü, ama ellerim ayaklarım titreye titreye. Bir taraftan boyamaya çalışıyordum, bir taraftan da oluyor mu diye düşünüyordum.

Çekimler ne kadar sürdü?

Sekiz gün. Havaalanına indiğimiz anda başladı, gidene kadar sürdü. Kamera önündeki davranışınızla serbestkenki davranışınız başka oluyor, psikolojik olarak etkileniyorsunuz neticede. Hem görmüyorum, hem de hiç bilmediğim bir şeyi yapacağım. Yapabilir miyim, rezil mi olacağım korkusu vardı. Üstelik kamera orada ve çekiyor. Ama başardım. Başarabilmek benim için çok güzel bir şey, özellikle de bu halimdeyken. Aynı zamanda körlüğümü de tamamen sildim, kendime kör bile demiyorum artık.

Bu ilk reklam deneyiminizdi sanırım. Nasıl geçti sizin için?

İlk reklam deneyimim. Önceleri korktum. Çünkü bilmediğim bir şeyi çizeceğim ve bu bir reklam. Başaramazsam onlar patronlarına rezil olacaklardı, ben de kendi açımdan başaramadım diye çöküntü yaşayacaktım. Öyle bir korkuyla başladım, ama başardım.

Mucizelerin tanımı olmaz ama, bütün bunları nasıl başarıyorsunuz?

Eğer kabartma olmayan bir şeyi ellerimle incelemediysem, o incelediğim şeyi insanlara detaylı şekilde sormadıysam yapamam. Çizgilerinin kabartma olması lazım. O cisim nasıl durur, ismi nedir, rengi nedir diye sormam lazım. İnsanlar yanlış anlatırsa ben de yanlış algılarım. En çok gölgede ve perspektifte zorlandım.

Gölgeyi nasıl resmediyorsunuz peki? Neticede dokunamadığınız bir şey.

Mesela elma çiziyordum ve bu yuvarlak değil mi diyordum. Yuvarlak çizmişsin ama yuvarlak gösterememişsin diyorlardı. Nasıl göstermem lazım diye sorduğumda, ışıkla gölgeyi göstermem gerektiğini söyledi insanlar. Işık nedir, beyaz. Karanlık nasıl olacak, siyah. Elma ise kırmızı renk. Kırmızı elmaya ışık vermek için, boyadığım kırmızı kurumadan hangi taraftan ışık geldiğini düşünüp, o bölgeye beyaz karıştırmam gerekiyormuş. Işıkla gölgeyi ilk kez elma üzerinde denedim, ama yine de yuvarlak gösteremedim. Yuvarlak göstermek için elmanın üzerindeki açık renk ile koyu rengi ayırırken, orta çizginin ay biçiminde olması gerekiyormuş. Bir de ışık olduğu zaman yerde veya karşı tarafında elmanın kendi gölgesi olmalıymış. Işık olmadığı zaman hiçbir rengin oluşmadığını da öğrendim. Babamın dükkanındaki ranzada çalışıyordum o zamanlar. Bir elma yaptım, kuru boyayla boyadım, gölgesini de yaptım. Nasıl olmuş diye babam sorduğumda, ‘Ne güzel, iki tane elma yapmışsın’ dedi. Onların biri gölge, diğeri elma dediğimde, elma kırmızıysa gölgesinin de kırmızı olmayacağını söyledi. Gölge ne renk olur diye sorduğumda ise biraz duraksadı, gölgenin ne renk olduğunu söyleyemedi bana. Daha sonradan taban ne renk olursa onun koyuluğunda olduğunu öğrendim.

Renkleri nasıl ayırt ediyorsunuz?

Başlangıçta karton üzerine çivi ile çiziyordum. Kartonun altına gazete kağıdı koyuyordum, yumuşasın diye. İçeri doğru oyuk oluyordu ama benim parmaklarım anlıyordu. Daha sonra Joan bana görmezlere özel bir lastik buldu. Onun üzerine kağıt koyup sert bir cisimle çizdiğimde yukarı kabartma veriyor.

Babamı hep çağırıp sorardım, ‘Kırmızı kalemi kaybettim, nerede?’ diye. Adam ranzaya inip çıkmaktan kendi işini yapamıyordu. Sonra buna bir formül bulmalıyım dedim kendi kendime ve kalemleri renklerine göre sıraya dizmeye karar verdim. Önce beyaz, sonra siyah, sarı, kahverengi, kırmızı, mavi ve yeşil. O sırayı halen aynı şekilde kullanıyorum. Hangi sırada ne renk var biliyorum. Ayrıca kullandıktan sonra da aynı sıraya koymak zorundayım. Şimdi tüpleri de aynı sırada kullanıyorum. Benim için bütün renkler sıvı madde. Elimin temasını kestiğim anda bilmeme imkan yok. Yani parmaklarımla boyamak zorundayım. Fırça kullanmıyorum, kalem de kullanmıyorum. Kalemi sadece gösteri yaparken görenler görsün diye kullanıyorum. Kendi yöntemlerim var, okula gitmedim neticede. Şimdi bir macun kullanıyorum. Çünkü çiviyle tuval üzerine iz yapmak gerçekten çok zor, deforme ediyorsunuz. Kalıcı olması açısından ne yapabilirim diye düşünürken, Joan bana bir macun buldu. Bu macun 20 dakika kurumuyor, elimde istediğim gibi şekillendiriyorum. İncecik ip haline getirebiliyorum avuç içimde. Onu şerit halinde yapıştırıyorum, kuruduktan sonra da içini boyuyorum. Zaten şekli beynimde oluşturuyorum.

Evet, bu resimleri belleğinize kaydediyorsunuz bir şekilde, değil mi?

Bunun üzerine Harvard’da bir araştırma yapıldı.  Bende görsel alanda ışıklanma, parmaklarım bir şeyleri anlamaya ya da çizmeye başladığı zaman gerçekleşiyor. Normalde görenlerde bu ışıklanma, gözleriyle bir şeye baktıklarında oluyormuş. Bu hiç kimsede görülmeyen bir şeymiş. Parmaklarımı o kadar alıştırmışım ki fotoğraf çeker gibi beyindeki görüntü alanını çalıştırıyor. Harvard’da beni bir makineye soktular. Makinenin içindeyken, kulağıma kulaklıklar taktılar ve yirmiden fazla küçük maket verdiler. 18 saniyede bir şekli elime verip incelememi istediler ve bunu çiz dediler. Hiçbirinde şaşırma ya da şekil bozukluğu olmadı, tamamen aynısını yaptım. İnsanlar şok oldular ve senin gözünü iyice taramak istiyoruz dediler. Başka bir hastaneye götürdüler. Sol gözüm zaten yok, oluşmamış, sağ göz de normalden küçük. Sağ göze iki üç kat bant yapıştırdılar ve zindan bir odaya götürdüler. Onlar tabii oturup kaldılar karanlıkta, ben serbest dolaşıyordum. O odada 20 dakika bekledik. Canım sıkıldı, çantadan kağıt çıkarıp bir manzara çizdim. Doktor görmüyordu tabii. Çıktıktan sonra o resmi gördüğünde çok şaşırdı. O odadan çıktıktan sonra kafamı bir makineye dayadılar ve bilgisayarda bakmaya başladılar. Joan’ın söylediğine göre beyne bir şey gidip gitmediğini anlamak için sağ gözümün içine 5 cm yakından, kaynak ışığı gücünde rengarenk ışıklar çakmışlar ve ekran hep dümdüz çizmiş. Onu da gördükten sonra araştırma iyice genişletildi. Benim için de iyi oldu bu aslında. Çünkü 20 senedir bir şekilde televizyona çıkıyorum ama   insanların kafasında yüzde 20-30 civarında soru işaretleri vardı, gözü görüyor ya da görmüş şeklinde. Tıbbi belgelerin elimde olması bu anlamda çok iyi oldu.

Bu arada Joan’la nasıl kesişti yollarınız?

16-17 sene önce Altı Nokta Körler Federasyonu’na Çek Cumhuriyeti’nden bir mektup gelmiş; festival düzenliyoruz, başarılı bir görmeyen sanatçı gönderin diye. Onlar da beni gönderdi. Yanımda birisi olması gerekiyordu tabii, çünkü hem göz hem de dil yok.  Joan da Altı Nokta’da bu işlerle ilgileniyormuş. Babamın dükkanına getirdiler. Beni orada tanıdı ve gidelim dedi. 10-13 gün kadar orada kaldık. Nasıl resim yaptığım anlattığımda hayranlık duydu, ‘Türkiye’de bir dahi var ve kimsenin haberi yok’ dedi. Hiçbir maddiyat talep etmeden, tamamen gönüllü olarak ‘Ben seni dünyaya tanıtacağım’ dedi ve başardı. Halen de aynı şekilde çalışıyoruz. Çok teşekkür ediyorum kendisine.

İnsan portrelerini nasıl çiziyorsunuz?

İnsanlar elimi değdirdiğim zaman hemen çizeceğimi zannediyorlar ama çizgi olarak elime bir şey gelmiyor ki… Kocaman bir fotoğrafın kabartması yapılmalı ve o kabartma çizgiler üzerinden 5 ya da 6 ay çalışmalıyım. Simayı anlamam için devamlı çizim yapmam, insanlara sormam gerek. Benzemiş dedikleri zaman da saçı, gözü, cildi, elbisesi ne renk gibi sorularla boyamaya geçiyorum.

Görmüyor olduğunuzu, görmemeyi nasıl öğrendiniz peki?

Çocukluğumda bana sürekli ‘Önüne dikkat et’ diyorlardı. Anneme babama söylemiyorlar, ama bana söylüyorlar. Derken neden sadece bana söylüyorlar diye dikkatimi çekmeye başladı ve babama sordum. O da bana görmediğimi söyledi. Ben herkes benim gibi zannediyordum. Diğer insanların gözlerinin gördüğünü anlatmaya çalıştı bana. İyi ki o zamanlar sormuşum, o dönemde pek tesir etmedi. İlerleyen senelerde de dünyaya böyle geldim ve geri dönüşüm yok, hayatımı böyle sürdürmek zorundayım diye kabul ettim. Ayrıca ressam olmak gibi bir kaygım da yoktu. Sadece yaşadığım dünyayı öğrenme isteğim çok büyüktü. Her şeyin içini dışını ellemek, incelemek istiyordum. Hangi obje ne işe yarar diye insanları bıktırana kadar soruyordum. Bunları yaparken, parmaklarımın ellediğim şeyleri çizgi halinde beynime aktardığını hissettim. 12 yaşında ilk kelebek resmimi çizdim. Babam boyama kitaplarından tahta üzerine çizmişti. Ben de model olarak onu kullandım, aynısını kartona çivilerle çizmeye çalıştım ve kuru boyayla boyadım. Ardından diğer şekillere devam ettim ve 50 sene sonra buraya geldim.

Röportaj: Hazel Değer

(Röportaj MediaCat Dergisi’nin Aralık sayısında yer almıştır.)