Moda ekosistemini yeniden tasarlamak

Parsons School of Fashion Dekanı Burak Çakmak'ın hedefi oldukça iddialı.

17.08.2016 - 10:47 | Haluk Kasarcı

Moda ekosistemini yeniden tasarlamak
Facebook
Twitter
Google+
LinkedIn
+

Dünyanın en prestijli tasarım okullarından Parsons School of Fashion’ın dekanlığını geçtiğimiz yıldan bu yana Burak Çakmak yürütüyor. Cannes’da bir araya geldiğimiz Çakmak, global moda sektörünün dinamiklerini değiştirmeye kararlı. Sürdürülebilir ve sosyal bağlamı olan moda nasıl olur, kendisine sorduk.

Parsons’ı Cannes’a getiren nedir?

Temelde iki amacımız var: yaptığımız projeleri paylaşabilmek ve onlarla yaratıcı camiada çalışan insanlara ilham verebilmek. Amaç endüstrideki trendleri anlayarak eğitim konusunda ne tip değişiklikler yapmalıyız sorusunun yanıtını almak.

İki farklı oturumla sahnedeydi okulun yetkili isimleri. Nasıl geri bildirimler aldınız?

“İletişim tasarımında yeni bir düşünce yapısı yaratmaya çalışıyoruz.”

İletişim tasarımı ve datanın görselleştirilmesi konularına değindik. İlki Cannes’daki camianın rahatlıkla anlayabileceği bir konu; ikincisiyse herkes için biraz daha yeni ve derine inebilecek bir şey.

İletişim tasarımı konusunda Parsons’ın yaklaşımı birçok ticari şirketinkinden daha farklıdır. Yeni bir düşünce yapısı yaratmaya çalışıyoruz bu hususta. Hem dijital hem de fiziksel alanda birçok çalışma ve araştırma yapıyoruz. Bunların örneklerini bir atölye tarzında tasarımla uğraşan insanlarla etkileşim sağlayabilecek biçimde anlattık. Datanın görselleştirilmesinde ise yeni bilgileri alıp nasıl topluma faydalı biçimde iletebiliriz yaklaşımıyla anlattık.

Uzunca bir süre moda dünyasının ticari kanadında yer alıp sonrasında akademiye geçiş yaptınız. Nasıl bir dönüşüm hikâyesi bu?

2050’de dünya nüfusunun 9 milyarı geçeceği tahmin ediliyor. Ne kadar çaba harcarsak harcayalım, kullandığımız hammaddeden yarattığımız çöpe kadar dünyaya büyük bir etkimiz var. Onu idare etmenin yolu da meseleye marka, tüketici, hükümetler ve STK’lar gibi farklı paydaşların gözünden, farklı açılardan bakmak. Ben bu işe neredeyse 20 sene önce girdim. İlk başta üretimle ilgili sorunları çözmek için mesai harcıyorduk ki aslında o zamanlar kimsenin pek ilgilenmediği bir konuydu bu. ABD’de GAP’le başladım. Caring’in altındaki bütün lüks markaların sorumluluğunu aldım ve üretime dair sorunlara önem verilmesi için birçok çalışma yaptım.

Tüm bu çalışmalarda iki önemli kısım vardı: Markalama ve iletişimi doğru kurgulamak. Markalamayı doğru anlamazsanız sürdürülebilirlik adına ortaya koyduklarınız hem markanın imajına hem de markayı satın alan insanların düşünce yapısına uygun düşmez ve ticari netice kaydedemeyebilirsiniz. İletişim tarafında da sahne arkasında da yapılması gereken çok önemli işler var.

Peki, neden başka bir okul değil de Parsons?

“Kreatif direktörün aklına girebilmek için çok erken davranmalısınız.”

20 senelik tecrübem bana en kolay etki edenlerin en tepedeki insanlar olduğunu öğretti. Ki yaratıcı işlerde bu, biliyorsunuz kreatif direktörler oluyor CEO’lardan ziyade. Kreatif direktörün aklına girebilmek için de çok erken devreye girmeniz gerekiyor. Çünkü bazı değerleri eğitim sırasında benimsemezseniz ileride kazanmak zor oluyor.

Moda sektörü özelinde kaleyi içerden fethetmekten bahsediyorsunuz.

Evet. Hem kaleyi içerden fethetmek için hem de gerçekten inanmadan bu işi yapmanız çok zor olduğu için okuldan başlamak şart. Bu yüzden Parsons’ı hemen kabul ettim.

Daha önce çalıştığım yerlerden bildiğim için söylüyorum. Kreatif direktörün altında tasarımla ilgilenen 50 – 100 kişi olur en çok. Dolayısıyla dört senede bir sadece moda tasarımından 2 bin, toplamda tasarımla uğraşan 5 bin kişi yetiştirdiğimizde yaratacağımız etki çok daha farklı olacak. Bunu yapmaya çalışıyoruz.

Sürdürülebilir moda denildiğinde ne anlamalı insanlar?

“Sürdürülebilir kelimesini öldürmeye çalışıyoruz.”

Biz sürdürülebilir kelimesini öldürmeye çalışıyoruz. Çünkü önemli olan onu ayrı bir kategoriymiş gibi ortaya koymamak. Bu, şirketlerde yerleşik olması gereken, temel kabul edilmesi gereken bir mesele. Biz insanların ürün tasarımını değil bizzat tasarım denen şeyin dinamiklerini değiştirmelerini ve iyileştirmelerini sağlamak için çaba gösteriyoruz.

Peki, modada sürdürülebilirliği benimseyen tasarımcılar bunu nasıl geniş kitlelere taşıyacak?

Bunu yaygınlaştırmak zor elbette. Şimdiye kadar genelde iyi niyetle yaklaşıp bunu iyi yapmaya çalışan atölyeler iyi örnekler gösterdiler ama ulaşamadılar hedeflere. Her dizayndan 100 tane üreterek 9 milyar insana hitap edemeyeceğiniz ortada. Biz de tam bu yüzden öğrencilerimizi sistemin kendisini sorgulamaya teşvik ediyor; hem sosyal hem de çevresel yönden yeni bir iş modeli oluşturmalarına yardımcı olmaya çalışıyoruz.

Bu sene mezun olan öğrencilerimizden bir tanesinin tezi için yaptığı koleksiyon buna güzel bir örnek. Etkilendiği konu Suriyeli mültecilerdi ve bir modacı olarak onlara nasıl destek olabileceğine odaklanmıştı. Yarattığı koleksiyon, tamamen bu insanların Suriye’den çıktıktan sonra kat edecekleri yolda onların hayatlarını kolaylaştırmaya adanmıştı. Giyilen kıyafetler çadır, kişiye özel can simidi, sırt çantası, çocukları taşımak için anakucakları vs. idi. Tamamen fikir önemli. Yalnızca görüntü açısından değil, içeriği açısından da dolu.

Moda tasarımcılarının bu tarz sosyal meselelere değinmeleri pek beklenmez. Bunlar da zaten çılgın catwalk’larla sergilenecek şeyler değil elbette ama beni en çok sevindiren böylesi çalışmalara imza atan tasarımcıların bunu bir iş modeline döndürebilme şansı. Bu isimler STK’lardan markalara birçok iş ortağıyla bir araya gelip işbirliğine gidebiliyorlar.

Siz sektöre yön vermeye namzet kanaat önderleri yetiştiriyorsunuz. Yeni görevinize geleli de bir yıl olmak üzere. Bize önümüzdeki birkaç yıl içinde Parsons tedrisatından geçen öğrencilerin nasıl olacağını tarif eder misiniz?

“Öğrencilerimiz ürünü değil sistemi tasarlasınlar istiyoruz.”

Öğrencilerimiz ürünü değil sistemi tasarlasınlar istiyoruz. Bu, yapmaya çalıştığımız şeyin çatısı. Bu çatının altında üç önemli bacak var: sürdürülebilirlik, sosyal bağlam ve teknoloji. Sürdürülebilir düşünce yapısını verdiğimiz her derse entegre ediyoruz.

“Pattern cutting” alıyorsanız orada nasıl sıfır atıkla çalışabileceğinizi de görüyorsunuz. Şimdiye kadar ayrı bir sıfır atık kursu veriyorduk, onu entegre ettik tüm süreçlere. Böylelikle sadece 20 öğrenci yerine 2 bin öğrenci bu eğitimi almış olacak.

Sosyal bağlam da bir başka önemli boyutu işin. Sadece sistemi değiştirmek değil bunu neden yaptıklarını sorgulamalarını da sağlamak durumundayız. Hem sosyal hem ekonomik açıdan yaşanan etkileri anlayıp bunun hakkında bir şeyler yapmalarını istiyoruz.

Teknoloji de şu açıdan önemli: Bugün itibarıyla eğitimin teknolojiyi kullanmaması çok büyük bir hata olur. Bunu sağlayabilmek için çok hızlı biçimde çalışıyoruz. ABD’de olmanın verdiği en büyük avantaj teknolojik gelişmelerin çoğunun orada gerçekleşmesi. Avrupa’dan taşındıktan sonra benim için en heyecan verici, avantajlı şey de bu oldu. Şu an Intel, Google, MasterCard gibi birçok şirketle çalışıyoruz. Bunu yaparken de yapmayı en çok istediğimiz şey disiplinlerarası çalışmayı sağlamak. Bunu da birbirine faydası olacak bütün bölüm ve kişileri bir araya getirerek yapıyoruz ki her tasarımcı farklı kulvardaki isimlerden farklı şeyler öğrenebilsin.