‘Meşhuriyet Türkiyesi’nin gerçekleşmiş rüyası: ACUN

Yeryüzünü kültürel ve düşünsel çerçevede belgelemeye ömrünü vermiş Coşkun Aral gibi savaş muhabirliğinden gelen belgeselcilerin yerini, futbol muhabirliğinden gelip kafadan çok göze, akıldan çok arzulara, hayattan çok hayallere hitap eden magazinel programlarıyla Acun Ilıcalı doldurmuştur.
01.06.2016 - 14:31
Facebook
Twitter
Google+
LinkedIn
+

Siyasal dönüşümü imparatorluktan ulus-devlete seyretmiş bu toprakların modernleşme tarihini bir Tanzimat, iki Meşrutiyet ve bir de Cumhuriyet ilanından ibaret sayanlar yanılır. Bunlara 21’inci yüzyılın başından itibaren ilan edilmiş “Meşhuriyet”i de eklemek gerekir! Bugün bir “Meşhuriyet Çağı Türkiyesi”nde yaşıyoruz ve ona bir “idol” aranacaksa eğer bu, Acun Ilıcalı’dan başkası olamaz.

Meşhuriyet Çağı, “Büyüyünce ne olacaksın” sorusuna çocukların doktor, mimar, mühendis, avukat gibi klasik veya futbolcu, oyuncu, televizyoncu gibi güncel karşılıklar değil, sadece “Meşhur olucam” diye cevap verdikleri bir dönem… Yetişkinlerin de meslek sahibi olmak ve mesleğinde başarılı olmakla yetinmedikleri, illaki meşhur olmak istedikleri bir dönem… Görsel kültürün, “Düşünüyorum, o halde varım”dan çok “Görünüyorum, o halde varım” deyişini geçer akçe kıldığı bir dönem… Bununla bağlantılı olarak, Andy Warhol’un “Birgün herkes 15 dakikalığına meşhur olacak” sözünün hayata geçtiği, hatta onun da ötesine geçilmiş bir dönem… Bu, “Her canlı şöhreti tadacaktır” dönemi!

Meşhuriyet Çağı’nın prehistoryası

Türkiye’nin bu “çağ dönümü”ne merhaba demesi 2000’ler eşiğidir. Ama bunun önünün açılışı, 1990’ların başından itibaren söz konusu olmuştur. Özel televizyonların yayına başladığı ve “kültürel” anlamda bir patlama etkisi yaptığı ilk 10 yıllık dönem, bizim Meşhuriyet Çağı’mızın “prehistorya”sıdır (tarih-öncesi) denilebilir.

12 Eylül darbesinin renksiz, daha doğrusu “gri”, boz-bulanık havasının nihayet dağılması akabinde 90’lı yıllar, toplumun ekranlar aracılığıyla renk, neşe ve temaşayla tanıştığı bir dönem oldu. Bu dönemde de futbol ve magazin, elbette seyre damgasını vurmuştur ve buradan dönemi karakterize eden bir simge-program olarak “Televole”ler çıkar. Ama toplumun yıllarca bastırılmış bilgilenme, konuşma, tartışma ihtiyacının da ipleri boşanmıştır ve o yüzden bu, henüz “ölümüne eğlence” noktasından uzak bir dönemdir. Haber, tartışma, belgesel de nispeten ön plandadır. Dolayısıyla Ali Kırca’nın “Siyaset Meydanı” da, Can Dündar’ın popüler-kültürel belgeselleri de (“Aynalar” en karakteristik örnek) reyting açısından iş yapar düzeydedir.

Tabii atlanmaması gereken bir diğer nokta da dönemin “Televole”ler kadar ayırt edici bir diğer unsuru olarak “haberin magazinelleşmesi”nin şahika örneği “Reha Muhtar”dır. Bu, “eğlence”nin (entertainment) kültürel ve endüstriyel olarak bir üst-belirleyen olmasına hazırlık dönemidir ve 2000’lerin başından itibaren de geçiş gerçekleşir. “Meşhuriyet Çağı” na âlâyıvalayla intikal ederiz. Somut gösterge, “realite-şov/yarışma” formatı ve ilk örnekler de sıradan insana “starlık” vaat eden “BBG”, “Popstar”, “Ben Evleniyorum” gibi programlardır. Bir de ortalıkta henüz sürece ısınma turları atarcasına “Firarda” pişen bir Acun Ilıcalı vardır.

'Meşhuriyet Türkiyesi'nin gerçekleşmiş rüyası: Acun

Acun için talih kapısı açılıyor

1990’ların yukarıda resmedilmiş ortamına kaybedecek hiçbir şeyi olmamacasına, adeta yırtına yırtına ve yırta yırta girmiştir Acun… Anadolu Lisesi’ni bitirmiş, İngilizce öğretmenliği okurken bir arkadaşıyla önünden geçtiği Show TV binasına, “spor muhabiri olma hevesi” ve “Fener maçlarını beleşe getirme” hedefiyle öylesine dalıp Şansal Büyüka’yla tanışarak “işi kapar”.

Allah talih kapısını da açmış, yürü ya kulum da demiştir. Dönem, yukarıda belirttiğimiz gibi, “Televole” dönemidir ve Şansal kadar Acun’un elinden tutan bir diğer isim de bu formatın mimarı (yine futbol muhabirliğinden gelen) Can Tanrıyar’dır. Ilıcalı, Can’ın yapımcı, kendisinin de sunucu olduğu “Televole”nin içinde küçük bir bölüm olarak başlatır “Acun Firarda”yı… Sonra tam da 90’ların 2000’lere döndüğü noktada ayrı bir program olarak kendisi yapmaya ve sunmaya başlar.

Zamanlama son derece yerindedir. 1990’ların yukarıda kaydettiğimiz, tartışma programlarına ve belgesellere prim veren seyir beklentisi tükenmiş, yeryüzüne bilgi edinmekten çok vakit geçirmek (“eğlenme”nin bir diğer anlamı budur) için bakmak isteyenlerin arzularını doyurma dönemine girilmiştir.

Sanal şöhret prodüktörü

Bu doğrultuda kafa yormaya değil kafa dağıtmaya, yorum yapmaya değil mavra yapmaya, entelektüel duyarlılıklara değil erotik dürtülere dönük bir dünya-turu programıyla Acun, “Firarda” karşımızdadır. Yeryüzünü kültürel ve düşünsel çerçevede belgelemeye ömrünü vermiş Coşkun Aral gibi savaş muhabirliğinden gelen belgeselcilerin yerini, futbol muhabirliğinden gelip kafadan çok göze, akıldan çok arzulara, hayattan çok hayallere hitap eden magazinel programlarıyla Acun Ilıcalı doldurmuştur. Değişime dair tespiti en kestirme olarak ve keskince yapmış Can Dündar’ın deyişiyle artık “Acun firarda Coşkun kenarda”dır!

1990’larda “yırtma” derdinde bir futbol muhabiri olarak çıktığı yolda Acun Ilıcalı, Türkiye’nin popüler kültürden kitle kültürüne, eğlence endüstrisine ve “Meşhuriyet Çağı”na kırdığı rotayı doğru okuyan ve en verimli şekilde değerlendiren kişi olarak “Firarda” edindiği deneyimle giderek tam bir “sanal-şöhret prodüktörü”ne dönüştü. Hepi topu 10 yıl içinde Türkiye’de özellikle gençlerin imrenerek baktığı bir rol model, “Celebrity Güven Endeksi”nin zirvedeki ismi, vergi rekortmeni ve medya patronu olmaya evrildi.

Acun’un “Firarda” olduğu günlerden başladığımız bu yazının finalini gelecek ay, Survivor’ın finaliyle eşzamanlı yapalım ki daha anlamlı olsun.