Kentleşme ve metropolleşme

Kentleşmenin ürettiği değişimi ve bu denli büyük nüfus hareketliliğini Türkiye kadar kısa sürede ve Türkiye'nin yaşadığı büyüklükte yaşayan bir başka Batı ülkesi yok.
01.03.2018 - 14:55

Sanayi toplumu sosyolojisinin temel mekânsal kırılımı kır-kent ayrımıdır. Tarım toplumundan sanayi toplumuna geçerken değişen üretim biçimi, iş yapma-örgütlenme-dayanışma ilişki biçimleri gündelik pratikleri de değiştirdi doğal olarak. Kırlar tarımsal üretimin, feodal ilişkilerin mekânı iken; kentler sanayi üretiminin, teknolojik değişikliklerin, giderek ticaretin esas olduğu mekânlar olarak öne çıktı. Kol gücünden, aklın da egemen olduğu bir zihin dünyasına değişim başladı. Tarımsal veya sanayi, üretim kadar dağıtım, ticaret ve hizmet de öne çıkmaya başladı. Sanayi ve ticaretin gelişmesine paralel olarak da kırlardaki nüfus kentlere akmaya ve kentler nüfusun yoğunlaşmaya başladığı mekânlara dönüştü.

Farklı coğrafyalardan ve mekânlardan göçlerle kentlere akış, kentlerin heterojen toplumsal yapılara dönüşmesine yol açtı. Savaşlar dışında ilk kez farklı kimlik ve aidiyetlerdeki insanlar ilişki mesafesine girdiler kentlerde. Farklılıklardan beslenen heterojen yapı giderek eğitim, hukuk gibi sanayi toplumunun temel kurum ve zihniyetlerinin gelişmesini sağladı.

Kır/kent sosyolojisi tümüyle farklı

Bugün kır-kent ayrımını ağırlıklı olarak nüfus büyüklüğünden yapıyorsak da kent sosyolojisi ile kır sosyolojisi tümüyle farklı. Türkiye’deki durum ise daha da farklı.

Batı dünyasının son 300 yılda yaşadığı değişimi ve kentleşmeyi bir bakıma son yüzyılda hatta son 50 yılda yaşadık. 1950’de 21 milyon olan ülke nüfusunun yüzde 75’i kır olarak tanımladığımız mekânlarda yaşıyordu. Bugün ise 81 milyon olan nüfusun yalnızca yüzde 7’si adı köy olan yerlerde veya yalnızca yüzde 16’sı nüfusu 2 bin altındaki köy, belde, ilçe gibi yerlerde yaşıyor. 1950’de yalnızca yüzde 25’i kentli olan Türkiye’nin bugün yüzde 84’ü kentlerde yaşıyor. Son 40 yılda bile bugünkü nüfus içindeki 57 milyon 18 yaş üstü yetişkinin 30 milyonu aşkın kısmı doğduğu yerden taşınmış ve başka bir yerde yaşıyor.

Kentleşmenin ürettiği değişimi ve bu denli büyük nüfus hareketliliğini bu kadar kısa sürede ve bu büyüklükte yaşayan bir başka Batı ülkesi yok.

Ama bugün bir başka durum daha var: Metropolleşme. Megakent, metropolis, metropol, koridor kent, kent bölge gibi birçok kavram, bugünün bazı kentlerini geleneksel kent tanımının dışından açıklamak için kullanılıyor. Buraların özelliği her şeyden önce nüfus bakımından bugünün bildiğimiz kentlerinden farklı olarak milyonlarca insanın bir arada yaşadığı yerler olması. Bugün İstanbul 20 milyona yaklaşan büyüklüğüyle, bildiğimiz tüm kent tanımlarından farklı. 70 bin nüfuslu Rize ile İstanbul’u aynı sosyolojik tanım, kavram ve şemalarla açıklayabilmek ya da Tokat, Kütahya ile İstanbul’u aynı teoriler ve yöntemlerle anlamaya çalışmak olanaksız.

Bugün ülke nüfusunun yarısı bütünleşik nüfusu 500 binin üzerinde olan 11 metropole sıkışmış durumda. Sürmekte olan iç göç hareketiyle beraber düşünürseniz, önümüzdeki 10 yılda ülke nüfusu 87 milyona ulaşacak ve bu nüfusun 65 milyona yakını, geleceğin 15 metropolüne sıkışacak.

Kentleşme ve metropolleşme

Aynı metropollerde bambaşka hayatlar

Bir bakıma sanayi toplumunun kentleri yerine bilgi toplumunun metropolleri yükseliyor. Çünkü metropollerin sosyolojisini açıklamaya sanayi toplumunun kente dair teori ve açıklamaları yetmiyor. Kırdan kentlere geçişte yaşandığı gibi kentlerden metropollere geçişte de tüm gündelik pratikler, değerler, tutumlar, ilişkiler değişiyor. Sanayi toplumunun sermaye ve makineye bağlı üretimi, mekâna bağımlılığı ve hiyerarşik iş örgütlenmeleri yerine bilgi toplumunun bilgiye dayalı, zaman ve mekândan bağımsız üretim ve hiyerarşisi olmayan yatay ve ağ örgütlenmeleri alıyor. Yeme-içme alışkanlıklarından giyim-kuşam tercihlerine tüm gündelik pratikler değişiyor. Örneğin Uşak’ta, Kütahya’da ailecek ve özel bir gün için, keyif için gidilen dışarıda yemek, metropollerde sıradan zorunluluk haline dönüşüyor.

Daha da önemlisi metropollerin içinde ayrı yoğunlaşmalar, bir bakıma gettolaşmalar yaşanıyor. Aynı metropolün içinde varoşlar, standart kentsel alanlar ve lüks alanlar gibi bambaşka gündelik hayat ritminin yaşandığı, birbirinin zıttı gibi görünen değerler setinin ve tutumların var olduğu farklılaşmalar ortaya çıkıyor.

Benim kullandığım kodlamayla söylersem, Kanyon’dan çıkıp sağa dönerseniz başka bir dünyaya, sola dönerseniz başka bir dünyaya giriyorsunuz. Birbirine değen hatta iç içe olan ama farklı ihtiyaç ve taleplerin, farklı umut ve korkuların, farklı iyi-doğru-güzellerin yaşandığı Etiler Alkent ile Etiler Armutlu aynı metropollerin içinde, dip dibe yaşanıyor.

Şimdi MediaCat’in de ruhuna ve hedef kitlesine uygun can alıcı soruyu soralım. Tokat Zile’de; Nevşehir merkezde; İstanbul Kuştepe’de, Beşiktaş’ta ve Ulus’ta aynı pazarlama politikaları aynı iletişim dilleri, aynı ürün ve hizmet sunumları ve anlamlandırmalarıyla başarılı olabilir misiniz? Yoksa katmanlı ve çoklu diller, yöntemler ve politikalar zamanı mıdır? Böylesi bir zihin dönüşümü için çaba harcıyor musunuz yoksa hâlâ hazır reçetelerden mi medet umuyorsunuz?