Mad Men’in ardındaki adam!

Matthew Weiner, ABD reklam tarihinde 10 senelik bir yolculuk yaşattığı Mad Men’e ilişkin her şeyi Ad Age’e anlattı.

19.06.2015 - 11:30 | MediaCat

Facebook
Twitter
Google+
LinkedIn
+

Sizi reklam konusunda bir televizyon dizisi yapmaya iten şey neydi?
Sektörün sahip olduğu zekâyı seviyorum ve satışçılığa da ilgim var. Öte yandan o dönemlere de ilgim vardı; bu iş bana o dönemin en net temsili gibi göründü. O zamanlar televizyonda yaptığım işle de büyük benzerlikler taşıyordu. Kreatif bir dürtü, otoriteye hürmetsizlik ve gerçekte yapmak istediğiniz sanattan farklı bir anlayış için büyük paralar kazanılması beni harekete geçiren şeyler oldu. İş ve sanatın karşı karşıya yer aldığı bu uyum bana enteresan geldi.

Proje öncesindeki araştırma sürecinden bahseder misiniz? Neyin peşinde olduğunuzu nasıl anladınız?
İşe gazetelerle ve belgesellerle başladım. Deneme aşamasındayken gördüm ki, Ogilvy’nin kitabı dışında, reklamcılık hakkında yazılı olan tüm materyallerin baskısı tükenmiş. Tamamı reklam alanında çalışmış ve yaş aralığı uygun kişilere ulaşmaya çalıştım. Şimdi olduğundan çok daha fazla çalışan vardı. Beni bu kişiler bilgilendirdi. Sonrasında ise bana kendi hikâyelerini anlatmak istediler. Birbiriyle örtüşen hikâyeler… Şaka yapmıyorum, yaklaşık 50 kişiden altı yıl boyunca, cinsiyetçi hikâyeler, taciz hikâyeleri, “Joan için şunları yaptık” hikâyeleri, doğru adamla yattıkları takdirde nasıl yükseldiklerini anlatan kişilerin hikâyelerini dinledim.

Size gerçekten ilham veren belirli bir kişi var mı?
Size açıkça söyleyebilirim ki George Lois’in bu diziyle hiçbir alakası yok. George Lois sadece diğer yetenekli insanlardan daha uzun yaşadı. Benim ilgilendiğim kişi David Ogilvy idi. Geçmişi çok teferruatlıydı, aynı zamanda kültürüyle sürekli bağ halinde ve kendi benliğini yaratmış bir kişiydi. Don araştırmalar yapardı, pazar araştırmaları… Don, direkt bireylere konuşurdu. Bunlar, benim Ogilvy’nin kitabından öğrendiğim şeyler. Don dikkat çekerdi ama geçici hevesleri yoktu. Don kimden tırtıklayacağını bilirdi.

Sektörün içine girdikçe sizi şaşırtan şeyler oldu mu?
Siyahilerin bu oyuna dahil oluşları ve sonradan ortadan kaybolmaları… Önceden onların çoğunlukta olduğu ajanslar vardı. Ben bu gruba yönelebilirdim; ama yapmadım. Ve sonrasında da onları ön plana çıkaran bir iş yapılmadı. Bu işin sektörde öncüsü olan insanlar var, sayıları bir hayli fazla ve oldukça yetenekli siyahiler var. Ancak yalnızca kendi işlerini yapmalarına izin verildi. Açıkçası bu işin ne kadar beyazların ve erkeklerin tahakkümünde olduğuna yönelik duygu ve düşüncelerimin yetersiz kaldığını söyleyebilirim.

Sizin için dizinin favori anları nelerdi?
Gerçekten çok özgün bölümler vardı, yalnızca bir dizi aracılığıyla söyleyebildiğiniz şeyler… Tıpkı “Maidenform” bölümü gibi. Kendinizi nasıl gördüğünüzü ve buna karşılık insanların sizi nasıl gördüğünü anlatmanın bir yoluydu bu bölüm. Nasıl göründüğünüze ilişkin çok küçük ipuçları bulabileceğiniz anlar vardı. Scott Hornbacker’ın yönettiği “The Doorway” isimli bölümü de severim. Altıncı sezonun ilk bölümüydü. Don “The Inferno”yu okuyordu ve hayatı, daha önce bulunduğu noktaya geri dönmüştü. Bu bölümde, ilişkilerden ölüme dek yaşamımızı etkileyen olaylar hakkında söylenmiş, insanın içine işleyen çok söz vardı.

Televizyon ve medyadaki değişimleri göz önüne aldığınızda, böyle bir diziyi bugünkü şartlarda satmak daha mı kolay olurdu? Örneğin HBO diziye bugün talip olur muydu?
HBO’nun bu diziyle ilgilenmediğine hâlâ inanamıyorum. O zaman da çok şaşırmıştım çünkü projeyi onlara götüren David Chase idi ve büyük bir potansiyel vardı ortada. Ancak onlar kendilerini “ünlü” isimlere şartlamışlardı, sanıyorum ki şimdi yeni insanlara şans verme eğilimi oldukça arttı.

Diziyi daha geniş kitlelere ulaştırma konusunda üzerinizde baskı hissettiğiniz oldu mu?
Önümüzde birbirinden tamamen zıt kişilerden oluşan bir kitle var. Benim istediğim mesajı doğru noktaya iletmekti ve bu dizi herkese hitap etmeliydi. Bu, diziyi garip, orijinal ya da sıradışı yapmak için yolumdan şaştığım anlamına gelmiyor. Eğer gerçeği taklit etmeye kalkarsanız, gerçek sizin gibi görünmeye başlar.

Mad Men, dizide kampanyalarıyla yer alan tüm markalara bakılırsa, ürün yerleştirme bakımından zengin bir yapımdı. Paralı ürün yerleştirmelerden bahseder misiniz biraz?
Aslında hayal kırıklığı yaratacak derecede az ürün yerleştirme vardı. Diziye yeni başladığımızda, ilk sezonda adı geçen Belle Jolie isimli ruj markası vardı. Ben de birilerinin Revlon’la konuşup gerçek bir şeyler hayata geçirip geçiremeyeceğimizi sormalarını istedim. Ben onlara Revlon diyorum, Belle Jolie demek zorunda değilim. Kimse bu işin parçası olmaya yanaşmadı. Ben de bir marka uydurdum. Reklam ajansları ve müşterileri arasındaki dinamik, bekçilikten farksız. Son derece muhafazakâr ve korku temelli. Bense bu denklemde jokerliği üstlendim. Onlar için değmezdi.

Artık reklam sektörüne daha kinik mi yaklaşıyorsunuz?  
Bazı zamanlar kendimi az da olsa hayal kırıklığına uğramış hissediyorum, reklamcılık da bunun bir türevi. Ancak neticede ben onların müşterileriyle çalışmıyorum, çoğu zaman inovasyonun ödüllendirilmediğini fark ediyorum. Siz müşterinizin izin verdiği ölçüde kendinizi gösterebilirsiniz ya da patronunuzun olmanızı istediği ölçüde… Bu tutuculuk bana sorunlu geliyor. Tabii ben reklam ajansında çalışmıyorum, işin özünü bilemem. Tek bildiğim bu sektörün büyük ihtimalle hâlâ beyaz erkekler tarafından domine edildiği. Zaten bu eleştiriyi çok önceden de yapmıştım.

Sırada ne var sizin için?
Bilmiyorum. Bir sonraki projem de, Mad Men nasıl doğduysa aynı şekilde ortaya çıkacak. Benim yapmaya çalıştığım şey yalnızca bu dünyanın neye benzediğini, 60’ları ve reklamcılığı kaleme almak değildi. Benim, hayatta nerede durduğumla da alakalıydı. Bu kez hayatımda başka bir noktaya gitmek üzereyim. Şu aralar çok farklı şeyler üzerinde çalışıyorum.

Geleceğin reklam ajansları hakkında bir dizi yapacak olsanız neye benzerdi?
Bence gelecek nesil daha az ırkçı ve cinsiyetçi. …Bence reklamcılık bir meritokrasi. Onurlu bir meslek.

Söyleşi: Alexandra Bruell