Küreselleşme!

Yıllardır business class uçmaya, her şehrin en haşmetli otelinde toplanmaya, o şehrin en popüler restoranlarında iş yemekleri yemeye alışmış yedi kişi, o sabah ekonomi uçarak Heathrow’a gelmiş, yağmurun bir damlasını bile yemeden, terminallerini otele bağlayan yaya tünelinden geçerek o ruhsuz toplantı odasına doluşmuşlardı...

01.03.2010 - 00:00 | MediaCat

Facebook
Twitter
Google+
LinkedIn
+

Chris Johnson o karlı ve soğuk New York sabahı Blackberry’sinden yükselen Snatch soundtrack’inin agresif ve dinamik ritmiyle ancak uyanabildi. Bir süredir kendini böyle zor kaldırıyordu yatağından. Genç yaşına rağmen kendini yorgun ve bezgin hissediyordu. Aslında şanslı sayılırdı. Haline şükretmesi gerektiğini gayet iyi biliyordu. İki senedir çalıştığı AB Brothers yatırım şirketindeki birçok arkadaşı gözleri önünde işlerini kaybetmişti. Yatırım bankacılarının ve fon yöneticilerinin o şatafatlı hayatı çoktan tarihe karışmıştı. Artık özenilen insanlar değillerdi. Dahası tüm insanlık içinde bulunduğu zor durumdan onları sorumlu tutuyordu. Her sabah olduğu gibi Chris bu sabah da mutfaktan gelen o uyarıcı kahve kokusuyla kendini biraz olsun motive edip, devr-i saadetten kalan takım elbisesini giydi ve Wall Street’e doğru yola koyulmadan önce o çok marifetli cep telefonunundan fonunun performasını bir kere daha gözden geçirdi. Metroya doğru yürürken artık emindi. XYZ Consumer Goods firmasının uzun süredir düşen şirket değeri artık kritik eşiğe gelmek üzereydi. Acilen aksiyon alınması gerekiyordu…
Cut.
John Whiteman XYZ Consumer Goods binasının en yüksek katındaki büyük ve şık odasının camlarından endişeli gözlerle Manhattan’ı seyrediyordu. İyi bir habere hiç bu kadar ihtiyacı olmamıştı. Kolay olmamıştı bu ofisi elde etmek. Yirmi üç yıllık bir dağ treni macerasıydı kariyeri. Gençken hayalini kurduğu her şeye sahip olmuştu. New Jersey’de bir evi,  paketine dahil bir Lincoln’ü, sosyal çevresinde saygın bir eşi ve Wharton’da başarıyla okuyan çocukları vardı. John’un bunlardan vazgeçmeye hiç niyeti yoktu. Gel gör ki, iki yıldır Amerika’da yaprak kımıldamadığı gibi Avrupa’daki büyük pazarlardan da umutlar çoktan kesilmişti. Derken o beklediği lanet olası telefon da bu sabah gelmişti. CFO Mark Adams aramış ve bu sabah AB Brothers ile yaptığı görüşmeyi aktarmıştı. Ama John deneyimliydi. Bu kara günlerin reçetesini biliyordu. Gelişmekte olan pazarların  performansını daha da artırmak gerekiyordu. John, sadık sekreteri Pamela’yı aradı ve CMO Lucas Brown ile acil bir toplantı düzenlemesini istedi…
Cut.
Londra her zamanki gibi yağmurluydu. Ama Heathrow Hilton’un 6 numaralı toplantı odasındaki yedi kişi için yağmur en önemsiz meseleydi. Yıllardır Business Class uçmaya, her şehrin en haşmetli otelinde toplanmaya, o şehrin en popüler restoranlarında iş yemekleri yemeye alışmış yedi kişi, o sabah ekonomi uçarak Heathrow’a gelmiş, yağmurun bir damlasını bile yemeden, terminallerini otele bağlayan yaya tünelinden geçerek o ruhsuz toplantı odasına doluşmuşlardı. Sao Paulo’dan Mariana, Mumbai’den Rajeev, Moskova’dan Vasilisa, Johannesburg’dan Martin, Mexico City’den Carlos ve İstanbul’dan Zeynep, acı termos kahvesi içip soğuk sandviç yiyerek Lucas’ın kendilerine dayattığı satış, pazar payı ve karlılık hedeflerini sindirmeye çalışıyorlardı. Hepsi bu rakamların gerçekleştirilemez olduğunu anlatmaya yeltenmiş ancak kesin bir dille reddedilmişlerdi. Lucas Nuh diyor, peygamber demiyordu…
Cut.
Gün ortası olmasına rağmen İstanbul trafiği gene çıldırtıyordu. İsmet on iki yıldır şoförlüğünü yaptığı Ayşegül Hanım’ı Altunizade’deki toplantısından almış, çevre yoluna doğru sapmıştı. Hemen fark etmişti, Ayşegül Hanım’da bir tuhaflık vardı. Teknoloji sayesinde arabasının arka koltuğunu eksiksiz bir ofis haline getirip yol boyunca iş bitiren Ayşegül Hanım bugün boş gözlerle pencereden dışarıyı seyrediyor, kendi kendine birşeyler mırıldanıyordu. İsmet biliyordu. Bir reklam ajansı yöneticisi olmak hiç kolay değildi ama Ayşegül Hanım zoru severdi. İşine olan sevgisi onu bugüne kadar genç tutmuştu. Tüm müşterileri ve çalışanları onun bu dinamik ve iş bitirici kişiliğine, bilgisine ve fikirlerine saygı duyuyordu.  Ancak Ayşegül Hanım’ın son bir aydır ömründen adeta yıllar gitmişti. Gözlerinin altı çökmüş, o sakin kadın gitmiş, kolay öfkelenir bir patroniçe gelmişti onun yerine. İsmet bekliyordu. Bluetooth araç kiti otomobildeki sessizliği her an bozabilir, XYZ’nin müşteri temsilcisi Mehmet Can her an arayıp bir şey sorabilir, Ayşegül Hanım zıvanadan çıkabilirdi. Otomobil, Levent çıkışına geldiğinde Bluetooth’un ekranında Mehmet Can’ın adı belirmişti. İsmet’in canı bir sigara yakmayı hiç bu kadar istememişti…
Cut.
Burak köşedeki kafe’den bir şeyler sipariş etmiş, CDEF İstanbul’daki masasının başında öğlen tatilini, evden giremediği Utube’a takılarak geçiriyordu. Biraz neşe istiyordu. Ajansta stratejistliğini yaptığı XYZ ile ilişkiler iyice gerilmişti. Yıllardır  mantıklı ve açık fikirli bir pazarlama direktörü olarak tanıdığı Zeynep son kampanya sırasında ajansın sunduğu tüm işleri reddetmiş, Ayşegül’ün ve tüm ekibin yaptığı hiç bir uyarıyı dikkate almamış, neredeyse kendi yazdığı senaryoları ajansa dayatmıştı. Burak’ın kafası sürekli bir kazan gibiydi. Tatile gidip dinlenme şansı olmadığını bildiğinden kendini neşelendirecek bir şeyler arıyordu. Tam dişçiden yeni çıkan bir Çinli’nin videosunu seyrederek biraz neşeleniyordu ki, bu mutluluk uzun sürmedi. Ekranının sağ alt köşesinde bir Outlook uyarısı belirdi. MNO araştırma şirketinden XYZ’nin marka izleme raporu gelmişti. Burağın eli mouse’a  gitmek istemediyse de raporu indirip açtı. Raporun ezbere bildiği giriş kısımlarını hızla geçip bulgular kısmını okumaya başladığında artık kaçınılmaz sona gelindiğini hissetti. Marka imajı bir daha düzeltilemez şekilde yara almıştı. Burak derin bir iç geçirdi ve düşündü. Reklamcılığı bırakıp başka bir iş mi yapsaydı acaba?
The End.