Köşeciler mayoyu tartışıyor

Köşe yazarları, gündeme damgasını vuran yasaklanan mayo reklamlarıyla ilgili yorum yaptılar.

21.05.2007 - 12:14 | MediaCat

Facebook
Twitter
Google+
LinkedIn
+

Köşe yazarları, gündeme damgasını vuran yasaklanan mayo reklamlarıyla ilgili yorum yaptılar.

Mayo reklamlarındaki laiklik illüzyonu!
MÜMTAZ’ER TÜRKÖNE

Mayo reklamları tartışması, aslında “yaşam biçimi” konusundaki kafa karışıklığının sebeplerini de gösteriyor. Bir mayo firması reklam yapıyor. Başarılı bir reklam kampanyası yürütüyor.
Dikkat çekmek için tam da gündemin ortasına yerleşiyor. “Miskin mayolar”, laiklik karşıtlarına direniyor. Devlet iktidarı içindeki güç mücadelesi, bir firmanın ürünlerinin tanıtımı için alabildiğine geniş ve mümbit bir alan açıyor.
Halbuki bireysel özgürlükleri koruyan anayasal yelpaze çok geniş. Laiklik kavramını kullandığınız zaman sorunu bireysel özgürlüğü en az koruyabileceğiniz alana taşırsınız. Mayo veya bikini giymek bir özgürlüktür. Bu özgürlüğe sahip olmakla, bu özgürlüğü inanç farklarından kaynaklanan baskı ve zorlamalardan korumak için laiklik prensibine müracaat etmek birbirinden çok farklı. Mayo giymek laik yaşam biçimi değildir. Mayo ile denize girme özgürlüğünü, diğer özgürlükler gibi savunurken bu özgürlüğe inanç gerekçeleriyle sınırlama getirilmesine engel olan prensip laikliktir. Tıpkı, pozitivist-materyalist bir inancın gereği olarak insanların dinî inançlarına uygun giyinmelerine engel olmanın laikliğe aykırı olması gibi.
Temelde tartışılması gereken bir ahlâkî sorun var. Bu sorun, kadın bedeninin bir cinsel meta olarak kullanılması. Kadın bedeninin metalaştırılmasını, hiç ilgisi olmayan alanlarda bile bir reklâm aracı olarak kullanılmasını ancak insan onuru ile ilişkili bir sorun olarak ele alabilirsiniz. Kadın bedeninin metalaştırılmasına karşı çıkanlar ise muhafazakârlardan önce feministlerdir. ABD’de, 1970’li yıllarda feministler bir kampanya başlatmıştı. Kadın cinselliğini araçsallaştıran tv kanallarına reklâm veren firmaların ürünlerini boykot kararı almışlardı. Eylem başarılı olmuş ve yayınlar durdurulmuştu.
Mayo reklamlarında sergilenen şeyin bikini veya mayo değil kadın bedeni olduğuna kimse itiraz edemez. İtiraz dinî inançlardan veya muhafazakâr değerlerden önce feministler gibi insan onuru ve kadının kişiliği üzerinden yapılınca, laikliği nereye yerleştireceğiz? Hiç ilgisi olmayan konuların bile laiklik şemsiyesi altında korunmaya alınması, Yargıtay Başkanı Nuri Ok’un veda konuşmasında işaret ettiği “tekelci koruma”nın doğal sonucu olamaz mı? Devlet iktidarını sürdürebilmek için özgürlüklerin sınırlandırılması, yasakların ise genişletilmesi şart. Askerî darbe dönemleri Türkiye’nin bir açık hava cezaevine dönüştürüldüğü dönemler değil miydi? Mayo reklamlarını bir özgürlük sorunu olarak ele aldığınız zaman yüzünüzü topluma, bir laiklik sorunu olarak aldığınız zaman devlete dönüyorsunuz. Bu reklam için başkalarının özgürlüklerine sınırlama getirilmesini beklemeniz gerekiyor. Ve tam da Yargıtay Başsavcısı’nın işaret ettiği gibi bu tekelci koruma “halkı, sivil toplum örgütlerini ve muhalefeti” miskinliğe sürüklüyor. “Yaşam biçimi”nizi bir özgürlük olarak savunmak ile bir koruma duvarı arkasında muhafaza etmek arasındaki derin fark demokrasi ile dikta arasındaki uçurumu yansıtıyor. “Mayo reklamı”nı laiklik adına savunduğunuz zaman bu reklamlara, genel toplumsal ahlâk adına veya insan onuru ile bağdaşmadığı için karşı çıkanları laiklik düşmanı mı ilan edeceğiz?
Artık yerini yenisine terk eden eski Yargıtay Başsavcısı Nuri Ok kendisinin de içinde yer aldığı “korumacılar”ın paradoksunu itiraf ediyor. Bir yandan Cumhuriyet’i koruma konusunda “halkın sivil ve örgütlü refleksi ve hukukun refleksi yetersiz” olduğu için “sistem”in tehlikeye düştüğünü söylüyor. Diğer taraftan, “Demokrasiyi korumak adına yapılan girişimler, bu sistemin son bulmasıyla sonuçlanabilir.” uyarısında bulunuyor.
Aslında çözüm “farklı yaşam biçimleri”ni özgürlükleri genişleterek korumakla mümkün. Yasakları çoğaltarak koruma altına aldığınız zaman sistemin kendisi sahiplerinin elinde çöküyor. Devlet iktidarının bile bulamadığı çözüm, özgürlükçü demokrasinin içinde bulunuyor: Karşılaştığımız sorunları, reklamcıların oyununa düşmeden özgürlük sorunu olarak tartışmalı ve laikliği, üzerine bindirdiğimiz ağır yükler altında ezilmekten kurtarmalısınız.

MAYO ÜZERİNDEN SİYASET
CEYHAN ALTINYELEK

İstanbul’daki bilboardlarda mayo reklamı yasak mı, değil mi? Medya hafta boyu bu soruya cevap aradı. Her kafadan başka ses çıktı. Belediye “Yasak değil” dedi, mayocular aksini iddia etti. Hatta Kadir Topbaş, ta New York’tan arayıp, “Yasak masak yok. Açık gözlülük yapıyorlar. Reklamın kolayını yasak iddiası yapmakta buldular. Çok teessüf ederim” bile dedi ama tartışma bitmedi. Mayo reklamı yasak mıydı, değil miydi? Yasak değilse, neden bazı mağazaların vitrinlerindeki afişler bile kaldırtılmıştı? Yoksa, birileri “Mayo yasak” diye bikini üzerinden siyaset mi yapıyordu? Öyle ya; geçen yıl kimseden “mayomu astırmadılar” diye gık çıkmamışken, ne olmuştu da seçim yılında kıyamet kopmuştu? Millet şaşırdı. Nazlı Ilıcak, TAKVİM’deki köşesinde konuyu değerlendirdi. Hem de “Nazlı Hanım AK Parti aday adayı, tabii yasak masak yok, uyduruyorlar” diyen belediyenin tarafını tutar” diyenleri şaşırtacak şekilde. Nelson mayolarının sahibi Moris Eskinazi’nin “15 gün önce belediyeye gidip konuşmak istedik. ‘Mayolu resimler için hiç uğraşmayın, biz böyle şeylere izin vermeyiz’ dediler iddiasını aktarmış. Kom Mayo ve Çamaşır Koordinatörü Ayşenur Anıç’ın mayo ve bikinili posterleri 2 yıldır astırmak için başvurduklarını, dilekçelerinin işleme bile konulmadığını anlattığını da yazmış. Zeki Triko’nun sahibi Zeki Başeskioğlu’nun yasağa karşı patlıcan ve hıyarı, moda olan mayo renklerinde giydirerek reklam yapma kararı aldığını da açıklayan Nazlı Ilıcak şöyle devam etmiş: Kentsel Tasarım Müdürlüğü hakkında çok sayıda olumsuz laf duydum. Yasakçı bir zihniyetle olaylara yaklaşıyorlar; sadece ‘müstehcenlik’ değil, sözde ‘estetik’ açıdan da bazı panolara takılıp vatandaşın burnundan fitil fitil getiriyorlar… Bürokraside yasağın ucunu biraz fazla kaçırdınız mı, insan ister istemez bunun altında bir bit yeniği arar. AK Parti Genel Merkezi’nin, Kentsel Tasarım Müdürlüğü’ndeki çeşitli aksamaları iyi tespit edip bir sonuca varması gerekiyor. Ama özellikle mayo reklamlarına uygulanan yasak, bambaşka yerlere çekilebilir ve AK Parti, ‘Bakın siz özde değil, sözde laiksiniz’ suçlamasıyla karşı karşıya kalabilir.” Anladınız mı şimdi durumun vaziyetini. Kraldan fazla kralcı birkaç bürokrat ve birkaç kıytırık haberle millete “Bak, bunlar özde değil, sözde laik işte” dedirtme fırsatı yakalayan medya yüzünden Türkiye’yi dünyaya rezil ettik.

Bütün sorun kendi beyinlerindeki çelişkiler
TUFAN TÜRENÇ

KADINLARINI tesettüre sokup ikinci sınıf insan sayan hiçbir toplum çağdaş olamaz. Hem, ‘‘Kadınlarımız örtünüp evlerinde otursun’’ diyeceksiniz, hem de ‘‘Atatürk’ün hedef gösterdiği muasır medeniyetler seviyesine çıkacağız’’ diye masallar anlatacaksınız. Buna dünyada kimseyi inandıramazsınız, sadece kendinizi kandırırsınız. AKP’liler ne büyük bir çelişki içinde bulunduklarını anlamak için oturup Dışişleri Bakanlığı’nın Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne türbanlı bir hanımın açtığı dava için gönderdiği savunmayı okusunlar. Kendi hükümetleri adına AİHM’ye gönderilen savunmada bakın gerçekler nasıl sıralanıyor:
‘‘Türban üniversitelerdeki laik eğitimle çelişiyor. Gericiliği teşvik ediyor. Türban yasağı Anayasa’ya uygundur.’’
Sonra devam ediliyor: ‘‘Türban, çağdaşlaşma yolunda geri adımdır. Siyasal simge haline getirilen başörtüsü, özgürlük sorunu değil politikacılar tarafından şeriat amaçlı kullanılmış bir olgudur. Başörtüsü cumhuriyet ilke ve inkılaplarına karşı bir semboldür.’’
Bu gerçekleri 22 erkek bakanlı hükümetin eşleri tesettürlü olan 16’sının kabul etmesi kuşkusuz olanaksızdır. Böyle bir hükümetin Türkiye’yi çağdaş dünyaya taşıma, oranın bir parçası yapma iddiası inandırıcı olamaz.
* * *
Şimdi bir başka örnek vermek istiyorum.
Türkiye’nin dünyaya açılan en büyük kapısı Atatürk Havalimanı’nda bir reklam panosu var.
Bu bir mayo reklamı.
Güzel bir manken, pek çok Batılı ülke havaalanlarındaki yüzlerce, binlerce reklam panosunda olduğu gibi bikiniyle poz vermiş. Reklamı veren firma havalimanı işletmecisine yıllık 60 bin dolar ödemiş.
Bugün o reklam panosu yok. Kaldırılmış.
Nedeni, hac döneminde havaalanını kullanacak olan hacı adaylarının rahatsız olması.
Gerekçe de şu: ‘‘Terminalimizde yabancı yolcularımız için nasıl Christmas süslemesi yapılıyorsa, terminalimizi kullanan hacı adaylarımız için de bu rahatlığı sağlamayı kendimize görev bildik.’’
Buyurun… Tam çağdaş bir gerekçe değil mi?
Bence gerçek gerekçe bu değil. Gerçek gerekçe hükümete yaranmak.
Reklam sahibinin isyanı haksız mı: ‘‘AB’ye gireceklerini söylüyorlar. Biz böyle mi AB’ye gireceğiz?’’
* * *
Dışarda AB’ye girmek için elli takla atacaksınız ama içerde tam tersi uygulamalar yapacaksınız.
Bu tutumunuz devam ettiği sürece sizi kimse ciddiye almaz.
İktidar olarak dinsel inançlarınızın abartılı yaptırımlarını günlük yaşama uygulamaya kalkarsanız, yani insanların yaşam tarzlarını dini kurallara göre şekillendirirseniz toplumu çağdaşlıktan koparırsınız.
Tıpkı şeriat kurallarının uygulandığı İslam ülkelerinde olduğu gibi uygarlığın gerisine düşersiniz.
Hem sosyal yaşam, hem düşünce, hem de bilim açısından…
Türkiye laik, demokratik bir cumhuriyet.
Modern hukukun geçerli olduğu, çağdaş anlayışın egemen olduğu kurum ve kurallarla yönetilen bir ülke.
Bunu orasından burasından çekiştirip geriye götürmeye çalışarak Batı uygarlığı ile bütünleşemezsiniz.
Sadece kendinizle çelişip durursunuz. Bir de toplumu gerersiniz.

Ya sahip çıkmasalardı?
Oktay EKŞİ

HACI adayları terminal binasından geçerken gözleri duvardaki panolara takılınca abdestleri kaçıyor diye siz Atatürk Havalimanı’ndaki mayo reklamlarını kaldırtırsanız, orada frene basıp duramazsınız.

Sonra Denizli Belediyesi’nin marifetleriyle karşılaşırsınız.

Ardından “Efendim insanlar ayrı ayrı oturma hakkına da mı sahip değiller?” gerekçesiyle parti kongrelerinde ve yıldönümü törenlerinde “harem” ve “selamlık” kuralları uygularsınız.

Derken sıra “ilköğretim” çağındaki çocuklara “cihat çağrısı” yapmaya gelir.

Ve bu marifetin ardındaki isim çıkar, utanmadan, hangi ülkede yaşadığını düşünmeden, yaptığının bu ulusa hangi geleceği hazırladığını bilmeden -veya belki de bilerek yani kasıtla- hareket edip, “Ne yani? Çocuklara manevi değerlerini öğretmeyip de fuhuş mu öğretseydik?” gibi, demagojinin en iğrenç ve en seviyesiziyle övünür.

Bir kere ülkeyi bu seslerin egemen olduğu bir coğrafya haline getirirseniz, İslami Cihad’ın, Hizbullah’ın, “Amal”ın, “HAMAS “ın ve hatta El Kaide’nin gelip buraya yerleşmesi için altyapıyı hazırlamış olursunuz.

Öyle bir ortamda tutar eski Cumhurbaşkanı’nın oğlu “Babamın mezarını yapan usta bir evliya idi. Yapılan çekimlerde, pembe mermerleri babamın anıt mezarına koyarken mermerlerin kendiliklerinden yerlerine dizildikleri görülüyor ama o mübarek zat hiç görünmüyor. Zaten o zat ben ücret mücret istemem diyerek gelip orada çalışmış. Sonra da kimseden bir şey istemeden ortadan kaybolmuş” der.

Biliyorsunuz şimdi gündemde yine “billboard” denen reklam panolarına “mayolu kadın resmi koymak mümkün mü, değil mi?” yahut belediyeler (özellikle İstanbul Büyükşehir Belediyesi veya ilçe belediyeleri) bu konuda bir yasak getirdi mi getirmedi mi tartışması var.

Bu billboardları kiralayan mayo firması sahibinin, “Bu yasağı kaldırmazlarsa ben de o billboardlara, patlıcan ve hıyarlara mayo giydirip resimlerini koyacağım” dediği bildiriliyor.

İyi eder.

Başbakan da bakarsınız bu patlıcan ve hıyarları görünce, Uluslararası Basın Enstitüsü (IPI) üyelerine, “Biz laik rejimden ayrıldığımız anlamına gelen ne yaptık da bağırıyorlar, anlayamadık” dediğini anımsar.

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidara geleli beri insanların din duygularını istismar ettiklerini ve laik rejimin altını oyduklarını gösteren sayısız örnek yaşandı.

Sadece Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı okul ve kurumlarda yapılanların listesi yayımlansa, Türkiye’nin ne kadar acımasız ve sistemli bir şekilde kendi zemininden kaydırılmak istendiği açıkça görülür.

Ama kimse bunların üzerinde durmuyor. Kimse geçenlerde “Hálá faal haldeyiz” diyen ve ülkedeki irticai faaliyetleri izleyip hükümete rapor etmesi gereken “Başbakanlık Takip Kurulu”nun bugüne kadar ne yaptığını, ne zaman hangi olayda hükümeti uyardığını ve bu uyarı nedeniyle neler yapıldığını sormuyor. Sormayınca da Başbakan kimsenin bir şey fark etmediğini zannedip, “Durup dururken ne oldu?” demekte sakınca görmüyor.