‘Korktuğum için bıraktım’

Güzel Sanatlar Saatchi&Saatchi'deki yeni yapılanmayı Kayhan Şardan'la konuştuk.

02.10.2013 - 14:12 | Arzu Nilay Kocasu

GSSS'deki yeni yapılanmayı Kayhan Şardan'la konuştuk.
Facebook
Twitter
Google+
LinkedIn
+

Yeniden yapılanma sürecinde ciddi mevki değişikliklerinin gerçekleştiği Güzel Sanatlar Saatchi&Saatchi‘de icra kurulu başkanlığı görevine gelen Kayhan Şardan ile ajansın yaşadığı bu hareketli süreci, uluslararası reklam ajanslarının Türkiye’deki duruşunu ve sektörün ayağına pranga vuran sorunlu yaklaşımların kaynağını konuştuk.

İcra kurulu başkanlığı kreatif olarak sizi edilgenleştirdi mi yoksa halen sürecin tamamen içinde misiniz?

Aslında biz Güzel Sanatlar özelinde yaklaşık 8–10 yıldır kreatifi mümkün olduğunca bağımsız kılacak bir yapılanmayı hayata geçirmeye çalışıyoruz. İşin gerçeği şu ki, Türkiye’nin şartları ajanslarda özellikle strateji ve müşteri ilişkilerini normalde dünyanın birçok yerinde olduğundan daha fazla söz sahibi yapıyor. Dolayısıyla biz de ajansımız da bu iki birimdeki arkadaşlarımızla dengeyi mümkün olduğunca korumaya, onların yaratıcı işi yönlendirme aşamasındaki –bize ciddi anlamda katkı sağladıklarını düşündüğüm- son söz haklarını saklı tutmaya çalışıyoruz. Öte yandan, kreatifi olması gerektiği gibi serbest bırakmaya uğraşıyoruz. Benim bundan sonraki dönemde rolüm; kreatifi mümkün olduğunca doğru yönlendirmek, yani müşteri ilişkilerinin üstlendiği işi bir üst kademede yapmak.

Ne gibi bir yönlendirmeden bahsediyoruz?

Bazen kreatiflerimiz, çok iyi fakat zamanlama veya bütçe sorunu gibi uygulanabilirlik sorunları olan fikirlerle geliyorlar. Bu sorunları bazen göremiyor bazen ise görmezden geliyorlar. Bu noktada ben bir tampon bölge gibi herkesin arasında dengeyi korumaya ve hatta müşterilerimizle son dakika anlaşmazlıkları yaşandığında devreye girerek onları en mantıklı ve bizim için en doğru seçeneğe yönlendirmeye çalışıyorum. Bunun için ise kendimi günlük işlerin dışına çıkartmam gerekiyor.

Öyleyse bir sistem değişikliğinden bahsediyoruz, salt bir unvan değişikliğinden değil.

Evet. Bunu iki maddede açıklayayım. İlki Türk halkı, ikincisi sektörümüzle ilgili.

“Şirket sahipleri olarak sorumluluğumuz ileriyi düşünmek”

Öncelikle, bizim insanlarımızda şöyle bir sorun var: biz koltuk sevdalısıyız, koltuğu bırakamıyoruz. Halbuki hayat öyle değil. Nedense insanlar çok duygusal davranıyorlar. Duygusallıktan kastım da şu; Türk insanı aynanın karşısına geçip özeleştiri yapmayı bilmiyor. “Eskisi kadar yaratıcı mıyım? Eskisi kadar iş üretebiliyor muyum? Tempo ve akıl olarak bu şirkete eskisi kadar fayda sağlayabiliyor muyum ya da daha ne kadar sağlayabileceğim?” gibi soruları kendisine sormuyor. Bazı arkadaşlarım bunu duygusallıkla karşılasalar da ben, şirket sahipleri olarak sorumluluğumuzun bugünü kurtarmak değil hep ileriyi düşünmek olduğuna inanıyorum.

Sizin ilerisi için stratejiniz nedir?

45 yaşındayım ve birikim anlamında sektöre hâlâ katabileceğim çok şey olduğunu düşünüyorum. Ama gerek yorgunluktan ve yıpranmışlıktan gerekse yeri geldiği zaman sabrımın ve şevkimin azalmasından ötürü bazı konularda eskisi kadar objektif olamadığımı hissediyorum. Bu hissiyat size ilerlemeniz, bir sonraki aşamaya geçmeniz gerektiğinin sinyalini veriyor. Kendi şirketinizin patronuysanız bunu yapmanın yöntemi alt kadrolarınızda bulunan ve henüz bu noktaya gelmediğini düşündüğünüz daha taze, daha akıllı, mali ve fikrî anlamda çalışıp üretmeye daha aç insanlarla kadrolarınızı güçlendirmekten ve gençleri yetiştirmekten geçiyor.

Peki ya işin reklam sektörüyle ilgili olan kısmı?

Sektörümüzün en büyük sorunu şu ki biz, adam yetiştirmeyi bilmiyoruz. Adam yetiştirdiğimiz zaman, çok dar kadrolar olduğu için, kendi yerimizi kaybetmekten korkuyoruz.

GSSS'deki yeni yapılanmayı Kayhan Şardan'la konuştuk.Türkiye’deki tüm ajansların patronajlarıyla dünya sektöründekileri karşılaştırdığınızda bizde son derece olumsuz bir yaş grubu olduğunu göreceksiniz. Yaş grubu bizdeki kadar büyük insanlar yok. Son 4–5 yıldır Avrupa’da katıldığım tüm CEO toplantılarında en merkezdeki 3–5 kişiyi çıkarırsak neredeyse en yaşlı bendim. 35–36 yaşındaki adamlar Almanya, İngiltere gibi pazarları yönetiyorlar. Çünkü iyi eğitimliler, iyi çalışıyorlar ve çok daha üretkenler. Bizim gibi dinozorlaşmış kadroların tamamen işin dışında kaldıklarını söylemiyorum; onlar daha idari ve merkezi noktalarda görev alıyorlar. Ağabeyim ve bendeki gibi 25–30 senelik birikimleri olması onları yeni işler kovalamada çok etkili kılıyor. Bizde de Yiğit Bey halen birçok konuda aktif olarak çalışıyor. Fakat mesele, aktif olman gereken yerde aktif olup işin diğer günlük kısmını onu yapacak kişiye teslim etmeyi becerebilmek. Bizim duygusal insanımız teslim etmesi gereken işi hâlâ yapabildiğini düşünüyor oysa ben onu dışarıdan görebiliyorum. O insan 5–6 yıl önce bana gelen insan değil. Enerjisinde ve yaratıcılığında düşüş var. En kötüsü, müşteriye boyun eğiyor.

Neden en kötüsü?

Müşteriye boyun eğemezsin. Bizim işimizde en iyiye varmak için müşteriyle mücadele etmek zorundasın. Müşteri her şeyin en iyisini biliyor olsaydı zaten reklam ajanslarına ihtiyaç olmazdı. Reklam ajanslarının görevi müşteriyle her konuda mücadele edip en doğru noktaya ulaşarak sonrasında en iyi kreatif işi ortaya koyma becerisini göstermek. En iyi kreatif iş ise markaya gerçek anlamda faydalı olacak, pazar payı ve satış getirecek iştir. Burası zor bir ülke; bir an durursanız telafisi mümkün olmayan kayıplar yaşayabilirsiniz. Bunun çok büyük örnekleri var. Çok büyük çokuluslu firmalar; bankalar, FMCG’ler Türkiye’de Türklere karşı problem yaşıyor. Burası herkesin dışarıdan gelip kolayca anlayamayacağı enteresan bir pazar. Dolayısıyla hergün akıl koymak ve akıl üretmek zorunda olduğumuz bir ülkede yaşıyoruz.

Yorulduğunuz için mi mevki değiştirdiniz?

“İyi bir profesyonelseniz bence en büyük korkunuz bulunduğunuz şirkete zarar vermektir.”

En gerçek sebebimi söyleyeyim mi? Korktuğum için. Zarar vermeye başlayacağımı düşündüğüm ve o korkuyu yaşadığım için bıraktım desem en doğrusu. Çok çalışkan bir adam olduğumu düşünüyorum. Uzun yıllardan beri bu şirkette çalışıyorum ve bu noktaya müşteri ilişkilerinden başlayarak geldim. Ağabeyimin patronluğunu kendime hiçbir zaman bir miras gibi görmedim. Eğer iyi bir profesyonel ve işini sahiplenen bir adamsanız bence en büyük korkunuz bulunduğunuz şirkete zarar vermektir. Bende de böyle bir korku başladı. ‘Ben bu şirket için kıymetli bir varlık mıyım yoksa bir yük müyüm?’ diye düşünür oldum. Eskiden, çok daha objektif olarak düşünebilen ve verdiğim kararların doğruluğuna çok daha fazla inanan bir insandım. Özellikle son 1–1,5 senedir kendimi sorgular duruma düşünce kendime, kendim için şirketime aktif olarak daha iyi hizmet verebileceğim bir konum yaratmam gerektiğini söyledim.

Bu yeniden yapılanma Saatchi&Saatchi’yle olan işbirliğinizi bir şekilde etkileyecek mi?

Hayır çünkü biz gerçekten Saatchi’den çok bağımsız çalışmak zorundayız. Ama şöyle bir durum var ki açıklamak için yine biraz sektöre değinmem gerekecek. Uluslararası ağların Türkiye’ye çok zarar verdiğini düşünüyorum. Bence bu ağlar Türkiye’de ajanslarını kötü yönetiyorlar. Türkiye’deki ajansları satın alıp yaptıkları yapılandırma ve sistem gereği kendi belli çokuluslu büyük müşterilerine hizmet verdiriyor; olur da 3–5 kuruş kaybedilirse onu fazlasıyla telafi edeceklerini düşünüyorlar. Yeter ki buradaki Unilever, P&G gibi büyük devler mutlu olsun. Bu yaklaşım Türkiye’deki reklamcılık sektörünün en büyük sorunlarından biri ve sektör için elzem olan agresif, çalışan, yüksek enerjiyi aşağıya çekiyor. Mücadeleci ruhu ortadan kaldırarak insanları daha sıradan işler yapmaya yöneltiyor, işi rutinleştiriyor ve mali anlamda kötü yönettiği için sektörün dengelerini bozuyor. ‘Birine ihtiyaç varsa hemen alıp koyalım’ mantığıyla ilerleniyor ama bu işler aslında böyle değil.

GSSS'deki yeni yapılanmayı Kayhan Şardan'la konuştuk.

Güzel Sanatlar Saatchi&Saatchi bu sektörün en eski ajanslarından biri. Bu sene 40’ıncı yılımızı kutluyoruz. Bu işi bu sene yapmamın en büyük sebebi de 40’ıncı yılımızdan sonraki dönemi düşünerek harekete geçmem. Bu şirketin sahibi olarak sadece 40’ı değil 41’i, 42’yi 45’i 50’yi düşünerek bunu yapıyorum çünkü bu şirketin daha en az 10–15 sene, belki daha da uzun bir süre ekmek paramı kazandığım yer olmaya devam etmesini planlıyorum. Bu esnada ajansı kreatif, müşteri ilişkileri ve stratejik anlamda yönetebilecek yeni insanlar yetiştirmeye çalışıyorum. Maksat o insanlara katkım olsun, o insanlar bir şekilde yetişsinler. Bu uluslararası şirketlerin hiçbirinde böyle bir yaklaşım yok. İsim vermek istemiyorum fakat bunların 5–6 tanesi son 3–4 sene içerisinde başlarına koyacak CEO bulamadılar. İK’ları gelip buradan adam arıyor. Bulamadıkları için ise bazen yabancıları tutuyor bazen de olmadık küçük ajanslardan transfer yapmaya çalışıyorlar. Kendi içlerinden bir tane başkan çıkartamıyorlar. Neden? Çünkü sistem öyle çalışmıyor. Sistemde ‘benden sonrası tufan’ mantığı işlemez. Devamlılık denen bir şey var, hayatın gerçekleri var. Yaptığınız işe edeceğiniz en büyük ihanet arkanızdan insan yetiştirmemenizdir. Bu anlamda ciddi sorunlar var. Ben kendi kendime bu kararları verirken hep bugünden sonrasını düşünüyorum, bugüne hiç bakmıyorum. Bugün zaten daha önce planlanmış olması gereken birgün. Geleceğe yönelik hareket etmek lazım.

Uluslararası bir kuruluşun parçası olmak, o kuruluşun kimliğini yansıtma zorunluluğunu da beraberinde getirdiği için, yerelliği öldürüyor diyebilir miyiz?

Yani öyle değil mi, bakın, şimdi ben size daha kötüsünü söyleyeyim. Ajanslarda yapıldı bu, şimdi de dijitalde yapmaya çalışıyorlar. Dijitalde daha ufak, iyi iş üreten ajansları kendilerini iyi hissetmeleri için yüksek çarpanlarla satın alıyorlar.

Dijitalin ruhuna ters değil mi bu?

Çok ters ama Publicis’e, WPP grubuna baktığınız zaman bu kurumların yıllardır tüm büyüme politikalarının yeni bir yer kurmak, yeni bir şey başlatmak yerine sürekli ufak yerleri satın almak olduğunu göreceksiniz. Öte yandan, biliyorsunuz, dijitallerin ayrı mı kalması yoksa tekrar bünyeye mi girmesi gerektiği de sorgulanıyor. Türkiye’de şu an dijitalleri tekrar bünye içerisinde tutmayı deniyorlar–ki belki de doğrusunun o olduğu çıkacak ortaya.

Sizce doğrusu hangisi?

Publicis network ajanslarında çalışan yeni mezun ve işe yeni başlayanlar arasından yaklaşık 2 bin kişiye sorulan sorulardan oluşan Fransa menşeli bir araştırmaya göre bu sektöre giren taze beyinlerin hepsi dijitalin ayrı değil, ana bünye içerisinde konumlanması gerektiğini düşünüyor. Yani onların görüşlerine göre dijital ayrı bir departman olmalı. Temel anlamda söyledikleri şu: bir markanın bir vizyonu, bir iletişim anlayışı olur. O anlayışa göre ise farklı uygulamalar geliştirir. Bu nedenle farklı mecralarda ayrı telden çalmayı doğru bulmadıklarını ve bu mecraların uzun vadede kesinlikle tekrar tek bünyede toplanacağını söylüyorlar. Bunu söyleyenler 22–23 yaşındaki yabancı yeni reklamcılar. Demek ki bir şey görüyorlar. Bizden daha akıllılar, ben öyle düşünüyorum.

Türkiye’nin olimpiyatları kazanması ihtimaline karşı çekip kenarda beklettiğiniz bir tanıtım filmi var mı?

Hayır.

Peki sektörde böyle bir âdet var mı?

Hayır, Türkiye’de bu tür konular siyasetle çok fazla içli dışlı ilerliyor. Son dönemde yaşadığımız bazı tatsızlıklardan ötürü ne yazık ki hiçkimse kendisini bir taraf olma/olmama durumunun içerisinde bulmak istemiyor. Saatchi&Saatchi‘nin Thatcher’ı seçtirmesi gibi daha birçok başka yerde pek çok yabancı şirket kendi ülkelerinin tanıtımlarında aktif olarak rol alıyor ama Türkiye’de ülke tanıtımıyla ilgili devlet ihalelerinde çok sorun yaşanıyor.

“Türkiye’de ülke tanıtımıyla ilgili devlet ihalelerinde çok sorun yaşanıyor.”

Yıllardır inanılmaz şikayetler oluyor, inanılmaz derecede manipülasyon olduğu konuşuluyor. Dolayısıyla ben, kendimi hiçbir şekilde bu işin bir parçası olarak görmüyorum. Ama birgün birisi beni çağırsa; “kayhan gel bize bu konuda yardımcı ol” dese seve seve giderim. Fatih Terim’i çağırmaları gibi, milli bir görev gibi, bizden de böyle bir şey istenirse her zaman destek olmaya hazırız. Bizler her zaman üzerimize düşeni yapmak için oradayız. Ama köşe yazılarından ve başka mecralardan takip ettiğim kadarıyla; müziğinden görüntülerine, yapısından kurgusuna kadar bizim olimpiyat için çektiğimiz tanıtım filmiyle ilgili bile birbirinden farklı yorumlar yapılıyor. Ben bu filmin gerçek anlamda bir reklam ajansının ya da bu işte çok uzmanlaşmış bir ekibin filtresinden geçip geçmediğinden de emin değilim. Keşke Türkiye’deki 5–6 uzman reklamcı veya tanıtımcı çağrılsa da “kardeşim bununla ilgili ne düşünüyorsun” diye sorulsa. Eminim ki herkes destek olmak için bir şey yapar, bir katkıda bulunmak ister ama ne yazık ki böyle bir şey yapılmıyor.

Aday ülkelerin tanıtım filmlerini kreatif ve stratejik anlamda nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce bu filmler oylar üzerinde etkili oldu mu?

Oylar üzerinde etkili olduğunu düşünmüyorum. Aslına bakarsanız bence oylar üzerinde etkili olan şeyler çok farklı. Ama samimi görüşümü soruyorsanız; Japonya’yı da İspanya’yı da hiç beğenmedim. Gerçekten son derece amatörce yapıldığını düşünüyorum. Bence her ikisi de daha iyi yapılabilirdi. Özellikle çok farklı bir kafası olan Japonya’nın filmi daha iyi olabilirdi. Ama siz bir ürünü iletişimde de 100 küsür ülkeye anlatmak, satmak zorunda kaldığınızda onun bütün köşelerini yuvarlaklaştırabiliyorsunuz. Çokuluslu reklam ajanslarından bahsederken de anlatmak istediğim buydu esasında. Ortaya çok suya sabuna dokunmayan işler çıkıyor. Aslında Tokyo inanılmaz bir şehir. Dünyanın belki de yaşanabilecek en enteresan şehirlerinden bir tanesi. Madrid’i de Galatasaray – Real Madrid maçlarına gittiğim seferlerden biliyorum, defalarca ziyaret ettiğim bir şehir. Orasının da çok farklı yönleri var.

Türkiye’nin tanıtım filmi diğer ikisine kıyasla sizin için ne noktada duruyor?

İnanır mısınız, Türkiye’nin resmetmeye çalıştığı görüntünün diğer ikisinden daha iyi olduğunu düşünüyorum. Yine de bazı konularda eksiklikleri var; ben tanıtım filmimizi boyut olarak biraz fazla tekdüze buldum, bence biz daha derinlikli bir ülkeyiz. Türkiye, gelindiğinde keşfedilmesi kolay bir ülke. Buraya geldiğinde hakikaten çok şey yapıyorsun. Ben olsaydım o deneyimi filme taşırdım.

Söz konusu kendisini dışarıya göstermek olduğunda Türkiye’nin bir kimlik sıkıntısı var aslında.

Ne yazık ki, benim de anlatmak istediğim o. İşe başka bir pencereden bakıp başka bir resim vermeye çalışıyorsunuz ama bu sefer de gerçeklerden ve aslında sizi siz yapan unsurlardan kopuyorsunuz. Hal böyle olunca da istediğiniz yere varamıyorsunuz.

Sizce reklam ajansında çalışmak bir süre sonra yaratıcılığı köreltiyor mu?

Yaratıcılığı köreltiyor diyemem, hayır. Sonuçta her gün üretmekle sorumlu bir insanın yaratıcılığının körelmesi gibi bir durum söz konusu olamaz. Ancak, yaratıcılığın tanımını yaparken de çok dikkatli olmak lazım. Yani bugün bizzat ağabeyimin başkanlığını yaptığı, YEKON diye bir yaratıcı endüstriler derneği var. Yaratıcı endüstrilerin çatısı altında mimarî, heykeltıraş, müzik gibi öğeler bulunduğunu görüyorsunuz. Bizim işimiz ticari bir iş. Biz yaratıcılığı, hizmet verdiğimiz markalara fayda sağlamak için yapıyoruz. Bu nedenle nihayetinde yaratıcılığın sınırlarının ister istemez belli bir çerçeve içerisinde daraldığını hissedebilirsiniz. Ama aslına bakarsanız bence, eğer bunu hissediyorsanız, bu iyi reklamcı olduğunuz anlamına gelir. O çerçeveyi ancak kendisini iyi yetiştiren insanlar görebilirler. Daha yaratıcı bir iş yazabilirdiniz ama yazdığınız iş markanıza yüzde 30 pazar payı getirdiyse, satışlarını yüzde 20 artırdıysa üzülecek hiçbir şey yok. O akşam gidip bunu kutlamanız lazım çünkü beceri burada. Bizler, o markaya o faydayı sağlayabilmek için yaratıcılığımızı hizmet olarak sunuyoruz insanlara. Ama genç neslin olgunlaşması bizim mesleğimizin en zor yanı çünkü yaratıcı insanlarda olgunlaşma süreci çok daha farklı gelişiyor. Biz bir bankada veya beyaz eşya firmasında çalışmıyoruz. Bizim ekiplerimizde o olgunluğa erişmek o kadar kolay değil. Ama benim yaşıma geldiğiniz zaman, benim gibi 3–4 bin kampanyaya imza atınca bunu daha iyi hissediyorsunuz. Geriye dönüp bunların muhasebesini yaptığımız zaman bazı konularda sevmediğimiz işler yaptığımızı ama bu işler arasında çok iyi çalışanların olduğunu görüyoruz. Olmayanlar olduğunda üzüldük ama olması uğruna çok çaba sarf ettiğimizi bildiğimiz için o noktada yaratıcılık çelişkisine düşmüyoruz. Faydayı sağladık mı? O zaman mutluyuz. Bizim için önemli olan o.

Türkiye’nin yaratım sürecine sekte vuran tabuları neler? Bir fikir projeye dönüşürken ajans içinde ne gibi bir süzgeçten geçiyor?

“Hoşgörü çıtamız, dünya sınırlarının altında”

Ben şahsen bizdeki sınırların çok keskin olduğunu düşünmüyorum. ‘Seks satar’ formülü dünyada çok kullanıyor ama bizde, müslüman olmanın getirisiyle çok fazla çalışmıyor ve kullanılmıyor. Gerçekçi olmak lazım. Çok sivri kampanyaların da –ki biliyorsunuz çok problem yaşayan kampanyalar var geçen yıllarda örneğini gördüğümüz- Türkiye’de çalışmadığını görüyoruz çünkü biz kültürel anlamda da bu kadar sivri şeylere doğru tepki vermiyoruz. Toplum olarak vermiyoruz; bu bizim engelleyebileceğimiz bir şey değil. Bizim hoşgörü çıtamız, dünya sınırlarının altında. Bunu kabul etmemiz lazım.

Bu durum yaratıcılığı engelliyor mu?

Kötü bir kelime olacak ama ‘simple is better’ mantığında bir müşteri anlayışı var bizde. ‘Basit olsun, hayatı karmaşıklaştırmayalım’ diye düşünüyorlar. Yaratıcılığı zorlayan esas unsur bu. Örneğin çok güzel bir marka hikâyesi, bir marka yolculuğu yazıyorsunuz ama o kurguyu müşteriye satmakta çok zorlanıyorsunuz. “Bakın sizi buradan alıp şuraya götüreceğiz; var mısınız bu yolda bizimle yürümeye?” diye sorduğunuz anda müşteride endişeler, soru işaretleri başlıyor. Kendi müşterilerimden örnek vermem gerekirse Eti’de olduğu gibi çok iyi ve oturmuş pazarlama departmanları olan markalar var. Bu markalar ne yaptıklarını çok iyi biliyorlar; nerede risk almaları nerede kendilerini güvende tutmaları gerektiği konusunda bilinçliler, doğru işler yapıyorlar. Hayat Kimya örneğin; bu marka ilk çıktığında Yiğit Bey ona bir vizyon çizmiş, o gün o patronaj o vizyonu satın almış. Hayat Kimya bugün bizimle değil ama hâlâ o vizyonun devam ettiğini ve markanın kocaman bir imparatorluk haline geldiğini görüyoruz. Ama bazı markalar, reklamverenler olarak henüz o olgunluğa erişemedikleri için, risk almakta ya da marka yolculuğunu gözlerinde canlandırmakta zorlanıyorlar. Yine de bu kolay bir iş değil. İkna olmuyorlar.

Neden ikna olmuyorlar?

Bu bir güvenlik meselesi. Çoğu zaman, koltuk korkusu demeyeyim ama, karar vermek kolay iş değildir pazarlamada. Çünkü tek bir doğru yok, hep kendinizi sorguluyorsunuz. Ama dediğim gibi oturmuş, iyi reklamverenler burada daha kolay hareket ediyorlar. ‘Biz burada bu riski alabiliriz’ deyip riski alıyor ve karşılığını aldıkları zaman da bu onlara bir sonraki sefer için tekrar güvence veriyor. En önemlisi de bu zaten.

Gezi olayları sırasında üretilen sloganlar pek çok insan tarafından epey yaratıcı bulundu. Hatta bazı reklam ajanslarının bu sloganları yazanları bulup reklam yazarı olarak işe aldıkları yönünde söylentiler çıktı. Doğru mu bu? Ve siz bu sloganlar arasından en çok hangisini beğendiniz?

Böyle bir işe alım olduysa, o kadar uyanık bir reklamcı arkadaşım varsa kendisini tebrik ederim. Sloganlara gelince; hakikaten çok yaratıcı olanlar vardı ama benim gördüğüm, –iki tane de kızım olduğu için- hissiyat olarak beni en çok etkileyen slogan ‘yok anne biz arkalardayız zaten’ idi. Benim için 100 üzerinden 101’lik bir slogan. Öyle ya da böyle bir tanıdığı, eşi – dostu, akrabası oralardan geçen herkesin, hepimizin en büyük endişesi buydu çünkü.