Kimliğin kaderindir

Bazı kitaplar vardır ki onlarla bir aşk ilişkisi yaşarım. Benden başka hiç kimse o kitaplara göz ucuyla bile bakamaz. O kitabı gurur duyduğum sevgilim gibi herkesle tanıştırırım ama kimsenin onunla aşırı samimi olmasından da hoşlanmam. İşte Laurence D. Ackerman’ın Identity is Destiny kitabı, böyle bir kitap benim için.

01.02.2011 - 00:00 | MediaCat

Facebook
Twitter
Google+
LinkedIn
+

Dostlarım bile bu huyumu bilmez ama aslında müthiş kıskanç bir insanımdır. Sevdiğim caz ustalarının konserlerine gidemem. Binlerce kişiyle o müziği paylaşmak istemem hiç. Sahnede benim için bir ikon gibi duran Kübalı perküsyoncunun parçalarına diğer izleyicilerin tempo tutmasını kaldıramam. Meksika’nın ücra bir kasabasındaki küçücük bir dükkanda bulduğum nadir bir albümün aynısını bir arkadaşımın evinde gördüğümde zevklerimi paylaşmanın tadını asla çıkaramam. Bilakis özel hayatıma müdahale edilmiş gibi hissederim.

Hele bazı kitaplar vardır ki onlarla bir aşk ilişkisi yaşarım. Benden başka hiç kimse o kitaplara göz ucuyla bile bakamaz. Çok çelişkili bir durumdur bu. Çünkü o çok kıskandığım kitap benimle her yere gelmek zorundadır. O kitabı gurur duyduğum sevgilim gibi herkesle tanıştırırım ama kimsenin onunla aşırı samimi olmasından da hoşlanmam. Bir Akdeniz maçosu gibi tünerim o kitabı açıp okumaya başlayanların üstüne. İşte Laurence D. Ackerman’ın Identity is Destiny kitabı, böyle bir kitap benim için.
 
Bu kitapla ilişkimiz 2000 yılında Londra’da başladı. BBDO University için ‘Vizyon ve Ruh’ başlıklı sunumumu güncelleme hazırlığı yaparken bir geceyarısı Piccadilly’deki Waterstones mağazasında tanıştım onunla. Gece mavisi bir bluz ve siyah bir jean giymişti. Dekoltesinin arasından işime çok yarayabilecek birçok bilgiyi tüm cömertliği ile sergiliyordu. Kendisini alıcı gözüyle kestiğimi fark etti. Halinden ve tavrından onun Amerikalı olduğunu tahmin etmiştim. Nitekim tipik bir California’lı kadın gibi ilk hareketi o yaptı ve yanıma gelip merhaba dedi. Ani bir elektriklenme ile birbirimizi keşfetmeye çalışırken, cesaret edip aradan bir sayfa açtım. Okuduğum şey, yıllardır beynimde ve kalbimde dönüp dolaşan ama bir türlü şekillendiremediğim bir inançlar bütününü o kadar netlikle ifade ediyordu ki, bu yaratığın güzelliğinin yanı sıra aklına ve samimiyetine de çarpıldım. Bir amentüydü bu: 

“Yaşıyorum, canlıyım, diriyim, kendime özgüyüm. Değerliyim. Yeniliğe açığım ama gelişip değişirken bile benliğimi gözüm gibi korurum. İnsanlara verecek çok şeyim var ama verebileceklerimi verebilmek ve yaşamımı anlamlı kılabilmek için kendimi tam olarak ifade edebilmeliyim. Kendimi gerçekleştirmek için başkalarına ihtiyacım olduğunun farkındayım. Bu ilişkileri layıkıyla kurabilmek için insanlar önce benim kim olduğumu ve neye inandığımı iyi bilmeliler. Bundan sonrası zaten çorap söküğü gibi gelir ve herkes verdiğinin karşılığını kat be kat alır.”
 
Davul dengi dengine vurmuştu sanki. Damardan verilmiş taptaze bir kandı bu kredo. Zaten, aşkı ani ve beklenmedik kan değişimleri olarak tarif ederdim hep. Ama her zamanki gibi, bu keşif de korkutucu olmaya başlamıştı. Acaba bu yeni tanıştığım kitap, çoğu zaman olduğu gibi onuştukça saçmalamaya başlayacak ve ilk andaki büyüsünü yitirecek miydi? Onunla Waterstones’dan kol kola çıkacak mıydık? Yoksa giriş katındaki coffee bar’da ikinci espresso’da sohbet bir düşkırıklığı ile bitecek ve Landmark Otel’in beşinci katındaki odamda CNN ile baş başa sıradan bir Londra gecesi mi geçirecektim?

En iyisi sohbeti bıraktığımız yerden devam ettirmekti. Bir iltifat gerekiyordu bu kritik anda. Bir Jön Türk edasıyla gerekli olanı yaptım. Hislerime tercüman olduğunu söyledim ona. İşe yaramıştı. Gözlerinin içi güldü ve 13. sayfayı gösterdi:

“Ben derken hem bireylerden hem de kurumlardan bahsediyorum aslında. Birden çok insandan oluşmuş her kurum artık kendine özgü bir canlı varlıktır. Onu oluşturan bireylerden türeyen ama onların da üstüne çıkan bir kimliği vardır ve ona özgü fiziksel, ruhsal ve duygusal özellikler gösterir.”

Dilim tutulmuştu. Heyecanımı dindirip kendimi kontrol etmeye çalışıyordum ki, hiç beklemediğim bir anda beni kafeye davet etti. Kahve siparişlerini verdikten sonra yüzüne çok ciddi bir ifade takındı ve anlatmaya devam etti:

“Bu kimlik benzersizdir. Sabittir. Dışavurumları yere ve zamana göre elbette değişecektir ama özü aynı kalır.”

Birinci espressolar bitmişti. Bir an durdu. Kendim konuşmayıp sürekli onu konuşturmakla suçlarmış gibi bir bakış attı sanki ama artık dili çözülmüştü. Bir Perrier ısmarlayıp, bana 82. sayfasını gösterdi:

“Her kurum sadece kendi kimliğine uygun şekilde değer yaratabilir, aksi takdirde zamanla yok olur.”

Hep rakiplerine benzemeye çalışarak büyüme gayreti içinde olan ne kadar çok marka olduğunu düşünerek derin bir iç geçirdim. Kendisini dinlemediğimi sanmıştı. Bir çuval inciri rezil etmek üzereydim. Özür diledim ve aklımdaki örnekleri ona da söyledim. Gözleri parladı ve daha da tutkulu bir ses tonuyla konuşmasını sürdürdü:

“Bir kurum kendisini benzersiz kılan değerlerinin ve inançlarının tüm sosyal paydaşları tarafından iyi bilinmesini sağlamalıdır. Çünkü büyüme stratejisinin en iyi yol göstericisi kendi kimliğidir. Bir kurum bu bilinci yerleştirirse, sağlıklı ilişkiler kurabilir ve sürdürülebilir bir büyüme elde edebilir. Sadece kimliğini cesurca ve net şekilde ortaya koyan kurumların hem kendilerine hem de diğerlerine hayrı vardır.”

Coffee bar’daki adam bize uyarıcı bir bakış attı. Waterstones’un kapanmak üzere olduğunu anladım. Kasaya gidip hesabı ödedik. Koluma girdi. Metroya kadar yürüdük. Marylbone istasyonuna kadar pek konuşmadık… Ertesi gün uçakta vaktin nasıl geçtiğini ikimiz de anlamadık.