İnsanat bahçeleri

İnsanat bahçesi tabirini daha çarpıcı manada işlerliğe sokabileceğimiz bağlamın, elektro-dijital ve televizüel mekânlar olduğunu düşünüyorum. Her gün 24 saat televizyon ekranlarında, bizde olduğu kadar dünyada da en çok seyre mazhar olan programlara bakın!
01.10.2016 - 13:50
Facebook
Twitter
Google+
LinkedIn
+

İnsana “antropolojik” yaklaşımı en özlü şekilde yansıtan “Çıplak Maymun” başlıklı çığır açıcı eserinden itibaren her kitabı çok-satar olmuş İngiliz zoolog Desmond Morris, insan-toplumsallığını değerlendirirken de yine çarpıcı bir başlığı işlerliğe sokar. Bu, “İnsanat Bahçesi”dir (Human Zoo).

Morris’in hareket noktası, korkunç bir nüfus yoğunluğu içinde insanı bunaltan ve baskılayan çağdaş kent yaşamına dair kullanıma sokulmuş “Beton Ormanı” tabirinin yanlışlığıdır. O, gerçek bir yaban ormanını incelemiş herkesin insan yaşamını tanımlarken “orman” mecazının (“beton”dan da olsa) kullanımına karşı çıkacağını ileri sürer. Çünkü orman, bize doğal yerleşim alanı ve doğal koşulları işaret eden bir ortamdır. Oysaki Morris’e göre insanlığın hali, özellikle de kent-toplumsallığı, doğal ortamdan koparılıp bir hayvanat bahçesine sıkış-tıkış doldurulmuş hayvanların haline daha çok benzerdir.

Doğal ortamda kendi türünden olanlara saldırıp onları yaralamayan, öldürmeyen, birbirleriyle yarışmayan, kaynak kullanımında rekabet ve çatışmaya girmeyen hayvanlar, kafesler ardına kapatıldıkları hayvanat bahçelerinde çok geçmeden bu türden davranışlara yönelir.

Yani kent yaşamının bugünün küresel ve elektro-dijital dünyasında da geçerli olan yarışma, rekabet ve çatışma dinamikleri, bunlarla bağlantılı gerilim, baskı ve patlamalar, diğer hayvan türlerinin doğal ortamlarından koparılıp içerisine tıkıştırıldıkları hayvanat bahçelerinde, onlarda da gözlemlenir olmaktadır.

Morris bu yüzden kentsel bir yaşam sürdüren insanın içinde bulunduğu ortamı, “beton-ormanı” değil “insanat-bahçesi” olarak betimler. (D. Morris, “İnsanat Bahçesi”, İnkılâp Kitabevi, İstanbul, 1992.)

“Gerçek” insanat bahçeleri

Fakat tabirin Morris tarafından böyle mecazi anlamda kullanılmanın çok ötesinde ve hayli öncesinde bir de dolaysızca gerçek anlamda ve oldukça irkiltici biçimde ırkçı tutum ve pratiklere karşılık gelen kullanımı vardır.

19’uncu yüzyıldan 20’nci yüzyılın başlarına kadar Batılı-Beyaz insan, kendisinden farklı olanları, adına çok büyük bir yanlışlıkla “ilkel” denen doğal yaşam ortamlarından koparıp modernliğin o renkli, ışıklı, şaşaalı kentlerinde belli yerlerde “sergilemiştir”.

İşte bu yerlere de “insanat bahçesi” adı verilmekteydi.

İnsanat bahçeleri

Mesela 1896’da Cincinnati “İnsanat Bahçesi” bünyesinde Sioux kabilesinden 100 kadar Amerika yerlisine bir köy kurdurulmuş, Sioux’lar orada üç ay yaşayıp kendilerini ve yaşamlarını seyre açmışlardır.

Mesela Kongo’nun Ituri yağmur ormanlarında yaşayan dünyanın en kısa boylu insanları Mbuti pigmelerinden olan Ota Benga, New York Bronx “Hayvanat/İnsanat” Bahçesi’nde 1906’da “yakın-akrabası” sayılan maymunların bölmesinde sergilenmiştir.

Mesela Manchester Belle Vue “Hayvanat/İnsanat” Bahçesi’nde “vahşi” olarak tanımlanan Siyah Afrikalılar, “Yamyamlar” kategorisi altında ziyaretçilerin ilgisine açılmıştır.

Elektro-dijital, televizüel insanat bahçeleri

Yukarıda aktarılanlar çerçevesindeki “insanat bahçesi” kavramı, bugün dahi tamamıyla kaybolmamış olup yine Batı’nın en modern ve “medeni” beldelerinde münferit şekillerde karşımıza çıkar. Söz gelimi bu yılın başlarında ABD’de Lake Superior Hayvanat Bahçesi’ne turist ilgisini artırma yolunda bir Amerika Yerli Kampı ekleme önerisi bile basında yapılabilmiştir!

Fakat ben bugünün dünyasında “insanat bahçesi” tabirini daha çarpıcı manada işlerliğe sokabileceğimiz bağlamın, elektro-dijital ve televizüel mekânlar olduğunu düşünüyorum. Her gün 24 saat televizyon ekranlarında, bizde olduğu kadar dünyada da en çok seyre mazhar olan programlara bakın!

“İzdivaç programları” başlığı altında toplananlar mesela: “Esra Erol’da”… “Zuhal Topal’la”… Ve Seda Sayan’la “Evleneceksen Gel”… Ya da kızlar ve erkeklerin hem hemcinsleriyle aynı mekânda, hem de karşılıklı etkileşimsel olarak bir araya geldikleri ve kendi içlerinde de, karşı cinsle de rekabet, çatışma, hatta yer yer patlamalara yol tuttukları programlar: Yine evliliğe odaklı “Kısmetse Olur”… Veya yeni yayına başlayan “Göz6”. Veya onu önceleyen “Ütopya”… Ya da tüm bunlara giden yolun önünü açmış “klasik” olarak “BBG” (Biri Bizi Gözetliyor).

Nihayet tüm bunların şahikası, “Survivor”!

Kızlı-erkekli iki gruptan oluşan takımları bir adanın “doğallık” yanılsaması yaratılmış gösteri ortamında aylarca kıyasıya yarıştırarak, bağırıp çağırtarak, çatıştırarak, küfürleştirerek hatta dövüştürerek seyrine baktıran Acun Ilıcalı başyapıtı.

Tüm bunların akışında biz, Desmond Morris’in kent yaşamı için öne sürdüğünden katbekat daha fazla bir baskı, gerilim, patlama örnekleriyle karşı karşıya geliyoruz. Bunlar, Morris’in tanımladığı anlamdaki “insanat bahçesi”nin çok daha “kompakt ve kompleks”, yani sıkıştırılmış ve karmaşık türevleri…

İçerisine tıkıldıkları ve belirli bir süre boyunca en sonuna kadar orada kalabilme arzusuyla çırpındıkları suni adalarda, evlerde, stüdyolarda bizim seyrimize sunulan insanlar, yüzyıllar önceki “insanat bahçeleri”nde sergilenenlere benzer bir problemli motivasyonla ilgiye açılmaktalar.

Belki bir fark şu: O eski “insanat bahçeleri”, izleyenlerin daha çok fiziksel-bedensel açıdan merak tatminine yönelikti sunduklarıyla… Şimdi söz konusu ettiklerimiz ise (fiziksel-bedensel boyut eksik değilse de) esasen “psiko-kültürel” bir merak, beklenti ve arayış içinde izlenmekteler.

Kim kimi kıskanıyor, kim kimi çekemiyor, kim kimi arkadan bıçaklıyor, kim kime laf sokuyor, kim kime gıcık, kim kimden haz etmeyip nefret ediyor, kim kime ne zaman patlayacak, kim kimi kimle ittifak içinde yıpratmaya, yıkmaya, çökertmeye çalışıyor?

İnsanat bahçeleri

Diyebilirsiniz ki Morris’in “insanat bahçesi”, yani kent toplumsallığı içinde de biz bunları görür, gözler, deneyimleriz. Ama ekranlardaki “insanat bahçeleri”nde bunlar adeta hızlı çekim, yüksek tempoda, sular-seller gibi geliyor önümüze. Ve biz de saatlerce soluksuzca izliyoruz.

Bize çok laf düşmüyor

Evet, bu “yeni”, televizüel, elektro-dijital “insanat bahçeleri” de eskileri gibi seyir açısından muazzam bir çekim gücüne sahip. Eski “insanat bahçeleri”nde gayrı-ahlâki, gayrı-vicdani, gayrı-hukuki, kısacası gayrı-insani hedefler doğrultusunda Asyalı, Afrikalı, Amerikalı yerlilerin “sergilenmesini” kışkırtıp önlenemez kılan da seyirci ilgisiydi.

Yukarıda zikrettiğimiz Mbuti pigmesi Ota Benga’nın seyir malzemesi yapılmasını Hristiyan din görevlileri de dahil pek çok çevre protesto etse de insanlar onu “izlemek” için sel gibi akmıştı. Paris’te 1931’de kafesler içinde çıplak ya da yarı-çıplak “sergilenen” uzak diyarların insanlarını görmek için altı ayda 34 milyon insan gelmişti.

Durum bugün de aynı. Yukarıda saydığımız programlar da ekranların en yüksek reyting alanları. Hepimiz büyük ilgiyle tık nefes izliyoruz. Fakat arada şöyle “kritik” bir fark da var tabii: Eski “insanat-bahçeleri”nde sergilenen insanlar, içten rızaları olmaksızın zorla, zorbalıkla veya (özellikle ekonomik bakımdan) zorda kaldıkları için bu tür pratiklerin parçası olmuşlardı. Şimdi ekranlarda karşımıza çıkanlar kendi rızalarıyla, hatta koşa koşa, içinde olmaya can atarak o elektro-dijital “insanat-bahçeleri”ni dolduruyorlar. Dolayısıyla aslında bize çok laf düşmüyor.

Kafesi açan kadar, içine giren de razı yani!