İlker Kaleli’yle geleceğe dair

MediaCat'in Ocak kapağına taşıdığı Yılın Reklam Yıldızı İlker Kaleli'yle sıradışı bir sohbet gerçekleştirdik.

04.01.2017 - 10:38 | Tuğba Dülger Özöğretmen

İlker Kaleli'yle geleceğe dair
19
paylaşım
Facebook
Twitter
Google+
LinkedIn
+
Nedir?

MediaCat’in gelenekselleşen “Yılın Reklam Yıldızı” seçkisinde, bu yıl bu unvanın sahibi İlker Kaleli oldu. MediaCat’in Ocak kapağında, Mehmet Turgut‘un ölümsüzleştirdiği karelerle yer alan Kaleli’yle, geride bıraktığımız yılın en popüler konusu olan yapay ve robotları odağımıza alarak, hayli sıradışı bir sohbet gerçekleştirdik.

Geleceği konuşurken artık başrolde yapay zekâ ve robotlar var. Sizin hayal gücünüz geleceği nasıl resmediyor?

Geleceği hayal ederken, o geleceğin bir resme dönüşebilmesi için insanlık üzerinden düşünmemiz gerekiyor. Yazılı tarihin başladığı günden bugüne var olan ilerleyişin mantığını, bugün durduğumuz yerden görmemiz çok daha kolay. Bir şey bir diğerine nasıl sebebiyet vermiş, nelere yol açmış, insanların Avrupa’nın karanlık çağları denilen 500 yıl içerisindeki sosyolojik yapıları nasıl değişmiş? Sonrasında gelen Rönesans ve reformların sanatta, tıpta ve bilimde gelişmelere nasıl sebebiyet verdiğini, baskının akıl üzerinden nasıl bir zihinsel patlamaya yol açtığını, daha sonrasında branşlaşmaların ortaya çıkmasını, icatların doğuşunu, Sanayi Devrimi’nin ortaya çıkışını da düşünelim. Yani Avrupa’da taş taş üstüne, her şeyin nasıl ilerlediğini görebildiğimiz bir yapı var. Geçtiğimiz yıllarda kuantum fiziğindeki, evren algısının değişmesine yol açan keşifleri de hesaba katalım. Aslında her şey birbirini tetikleyen bir makine algısı üzerine kurulu.

Artık internetin hayatımızda baskın çıkmasıyla ilerleyen bir süreç var. Bizim için bundan sonrasını kestirmek daha zor. Henüz yaşamamış olduğumuz için değil; dünya nüfusu ve bilgi çok arttığı, branşlar arasındaki sınırlar çok inceldiği için. Dolayısıyla bir alanda yapılan bir keşif, bir başka alana çok hızlı bir şekilde etki edebiliyor ve bir etkileşim başlayabiliyor. Ben bundan sonrası için işlerin, geçmişte olduğu gibi rasyonel bir düzen içinde ilerleyebileceğini düşünmüyorum.

İnsanların ‘robotlar dünyamızı ele geçirirler mi, bizimle savaşırlar mı’ gibi endişeleri, Antik Çağlardan günümüze her zaman olduğu gibi insanoğlunun korku duygusundan beslenen senaryolar.

Genel resme bakarsak yapay zekânın hayatımıza adım adım girmekte olduğu çok aşikâr. Bundan sonraki tartışmalar ve insanların “robotlar dünyamızı ele geçirirler mi, bizimle savaşırlar mı” gibi endişeleri, Antik Çağlardan günümüze her zaman olduğu gibi insanoğlunun korku duygusundan beslenen senaryolar. Bir kere bir savaş ve istila olabilmesi için istilayı yapacak olan tarafın varlığının tehlike altında olduğunu hissetmesi gerekir. Bunun dışındaki tüm sebepler keyfidir ve bir robotun -hele de bizden daha zekiyse- böyle bir saçmalık yapacağını zannetmiyorum. Neden böyle bir şey yapsın? Bizimle ne derdi olabilir? Öyle olsa bile bizden daha zeki bir sistem bunu hakaret ederek, küfür ederek, savaşarak, yakarak, yıkarak mı yapmayı tercih eder? Yoksa henüz bizim aklımıza gelmeyen başka yöntemler mi var ve onları mı deneyecekler? Bunları da bizden sonraki insanlar yaşayıp görecekler.

İlker Kaleli'yle geleceğe dairBizden 100-200 yıl sonraki insanların bilimsel ortamlarda tartışacağı farklı şeyler olacaktır. Bunların başında da karşılıklı bağımlılığın dengesinin nasıl olacağı geliyor. Bence asıl resmi belirleyecek olan şey bu. İnsan bu düzenin neresinde? İnsan bedenine baktığın zaman, her zaman çok dominant bir organ var: beyin. Geri kalan her şey o organın ihtiyaçlarını yerine getirmek üzere evrimleşmiş.

Kendi uzuvlarımızın mecburiyet sebebiyle hareket etmek zorunda kalmadığı bir çağda yaşasaydık, yani ihtiyaçlarımız robotlar, yapay zekâya bağlı sistemler ve araçlar yoluyla karşılansaydı, böyle bir toplumda bizim rolümüz ne olurdu? İşlerimiz elimizden mi alınacak gibi bir endişe böyle bir çağda ne kadar geçerli olurdu? Bu dönemden bakınca zaten insanların sevmedikleri işlerde saatlerce çalışıp, sevmedikleri bir hayata mahkûm edildiklerini ve bu yüzden sürekli bunalımda olan şehir insanlarına dönüştüklerini görüyorum. Bir adım dışarı çıkıp, sadece hareket mekaniğine baktığımda bile ben zaten bir robot görüyorum. Hal böyleyken, bunu yemek yemek ve uyumak zorunda olmayan ve psikolojisi bundan etkilenmeyecek bir icadın senden çok daha efektif yapabilecek olması zaten iyi bir tercih.

Bu teknolojinin hayatımıza bu kadar sirayet ettiği bir dönemde biz ne yapacağız? Hepimiz çekilip bir Akdeniz kasabasında domates yetiştirip organik tarım mı yapacağız? Yoksa hepimiz kitap okuyup uzay hakkında mı düşüneceğiz? Hepimiz bilim adamı ya da sanatçı mı olacağız? Açıkçası bilmiyorum. Bunun dışında söyleyeceğim her şey kehanet.

İlker Kaleli'yle geleceğe dair

Yapay zekâyı alıp sosyal bilimlerin içine koyalım. Örneğin, sizin sektörünüzde senaryoların otomasyona bağlandığı ve işlerin tamamen datayla yürüdüğü bir dünya nasıl olurdu?

Eğer bir sanat dalından bahsediyorsak, hiçbir yapay zekânın ve robotun insan yerine geçmesi mümkün değil. Bir robot insanlara ne kadar dokunabilir, emin değilim. İnsana ihtiyacın bitmeyeceği tek yer sanat olacaktır. Kalpten ve ruhtan gelenlerin yerini hiçbir şey tutamaz. Başka şeyleri tartışabiliriz. Örneğin, insan ve robotlardan oluşan bir toplumun sanatçısı o dönemden nasıl etkilenecek? Neye isyan edecek, neye muhalefet edecek, neden korkacak ki yaşayan diğer insanlar için anlamlı, onlara dokunan ve onlarda karşılığı olan bir sanat çıkaracak ortaya?

Geleceği çok merak ediyor ve gelecekte yaşayacak olan insanları, bizim bilmediğimiz şeyleri bilecekleri için çok kıskanıyorum.

Bu teknolojileri düşündüğünüzde endişeleniyor musunuz?

Endişeden ziyade meraklıyım. Geleceği çok merak ediyor ve gelecekte yaşayacak olan insanları, bizim bilmediğimiz şeyleri bilecekleri için çok kıskanıyorum. Ama bence yapay zekâ, gelecekle ilgili endişelenilmesi gereken konularda çok daha arka sıralarda geliyor. İnsan gelişiminin nerede olduğu belli. Ben-sen, biz-onlar diye ayırmadan, genel olarak dünya haritasını açıp bir ucundan diğer ucuna tüm insanları toplayıp ortalama bir karakter yarattığımızı düşünelim ve adına insanlık diyelim. O insan kendi potansiyeli içerisinde ne kadar ilerlemiş ve daha ne kadar ilerleyebilecek ki, yarattığı yapay zekâyla yarışabilir bir noktada olsun?

Biz neden her şeyle rekabet ve savaş halindeyiz? Niye önce doğayla kavga etmeye, sonra onu yenince başka bir şeyle kavga etmeye başlıyoruz?

Ayrıca bu konuyu düşünürken sorguluyorum. Biz neden her şeyle rekabet ve savaş halindeyiz? Niye önce doğayla kavga etmeye, sonra onu yenince başka bir şeyle kavga etmeye başlıyoruz? Kavga edecek bir şey kalmayınca da birbirimizden daha iyi olmaya çalışıyoruz. Niye biz her zaman her şeyden ve herkesten daha iyi olmak zorundayız? Neden insanlıkta böyle bir ego var? Yapay zekâya bakın. Evet, bunu sen ürettin. Çok klasik bir bakış açısıyla bakılırsa, sen onun tanrısısın gibi bir yere çıkıyor. Tamam ama o her şeyi senden daha iyi yapıyor.

Robotları bir kenara bırakıp, sizi yılın reklam yıldızı yapan işbirliğine geçelim. Öncelikle marka işbirliklerinde nasıl hassasiyetleriniz var? Ve Mavi’yle nasıl bir araya geldiniz?

İlker Kaleli'yle geleceğe dairOlayı hiçbir zaman reklam yapmak olarak görmedim. O yüzden de bugüne kadar ciddi bir marka işbirliğim olmadı. Reklamcılık, bir ürünü ve markayı pazarlamak, marka imajı hakkında çalışmalar yapmak başka konular ve benim hayatımda pek olmayan şeyler. Ancak Mavi çok beğendiğim ve takip ettiğim bir markaydı. Bunun pek çok sebebi var. Özellikle yerel olup global bir başarıya sahip olması, duruşu ve imajı.

Mavi bir markadan öte, bir değer benim için. Bir senaryoya, bir insana, beni hayatta heyecanlandıran bir konuya nasıl yaklaşıyorsam bu konuya yaklaşımım da öyle oldu. Birbirimize attığımız adımların temelinde Mavi’de kendimden bir şeyler görmem ve onların da bende kendilerinden bir şeyler görebilmeleri vardı. Her şey çok hızlı oldu. Zaten hazırmışız gibi fikirler havada uçuşmaya başladı. Bir araya geliş şeklimiz de hayata bakış açıma çok uyuyordu. Devam etmekte olduğumuz süreç de aynı şekilde ilerliyor. Mavi, duruşu ve vizyonu gereği boyutsuz, kuru ve çiğ bir reklam anlayışına sahip bir marka değil. O da hayatta karşılığı ve hikâyesi olan şeyleri anlatmayı seviyor. Ben de öyleyim. Bu yüzden çok değerli bir buluşma oldu.

Senaryoya hep birlikte mi karar verdiniz?

Biz Mavi’yle bir araya geldiğimizde henüz reklamla ilgili bir fikir yoktu. Ama Gülse‘nin (Birsel) birtakım fikirleri vardı. Telefonda konuştuk ve ikimiz de bir anda heyecanlandık, hadi buluşalım dedik. “Mavi’nin hikâyesiyle senin hikâyende benzerlikler görüyorum” dedi. Keza ben de görüyordum aynı şeyi. Kendimi Gülse’yle çok özet bir halde kendi hikâyeme dair şeyleri konuşurken buldum. Mavi’nin hikâyesinde, kendini ortaya atış şekli, kendine ait bir yolun olduğunu görüp, inandığı bu yolda sonuç ne olursa olsun yürüyecek cesaret göstermiş olması bize ilham verdi. Bu noktada bir şeyler yakaladık, çünkü benzer bir şeyi ben de Londra’ya gidiş hikâyemde yaşadım. Bunu senaryolaştırmak istedik. Böyle bir şeyi, bir reklam filminde görmenin benim için de ayrı bir duygusallığı oldu. Aslında ortaya çıkan sonuç da bir kısa film ya da uzun metrajlı bir filmin fragmanı gibiydi.

Aslında hikâyenizden bahsetmeyi seven biri değilsiniz. Neydi bu projeyi farklı kılan?

Evet, ben kendimi anlatmayı çok sevmiyorum. Zaten beceremediğim bir iş. Bu biraz kontrol dışı, karşılıklı güvenip kendini bırakmakla ortaya çıktı ve beni bireysel anlamda çok mutlu etti. Mavi’yle çalışmaktan ve o ailenin parçası olmaktan çok mutluyum. Bireysel hikâyemin de böyle bir katkı sağladığını görmek ayrı bir mutluluk.