İklim değişikliği için yaratıcı brief

İklim değişikliği, ticari işlerde olduğu gibi, dengelerle, anlaşmalara varmakla ilgili bir şey değil. İklim değişikliği büyük bir hızla üzerimize gelen kara bir dalgaya benziyor...

03.11.2009 - 00:00 | MediaCat

Facebook
Twitter
Google+
LinkedIn
+

İklim değişikliği, ticari işlerde olduğu gibi, dengelerle, anlaşmalara varmakla ilgili bir şey değil. İklim değişikliği büyük bir hızla üzerimize gelen kara bir dalgaya benziyor. Ya el ele verip bir şeyler yapacağız ya da hepimiz sürüklenip gideceğiz.

Binlerce kilometre süren uzun yolculuklar küçük bir adım atarak başlar, denir. Bu aslında tümüyle doğru değil. Hikaye anlatıcılarının da çok iyi bildiği gibi, binlerce kilometre süren uzun bir yolculuğun başlayabilmesi için öncelikle binlerce kilometre uzakta olmak gerekir. Bir cinayet. Çok uzaklarda olan bir sevgili. Bir iş transferi. Hepsinin ötesine ise bunlara ulaşmaya, bunları çözmeye çalışacak bir insana ihtiyaç vardır.

COP15 YAKLAŞIYOR
Uzun zamandan beridir beklenen Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı (COP15) yaklaşıyor. Hedef, insanoğlunun neden olduğu global ısınmanın etkilerini durdurmak ve telafi etmek üzere Kyoto Sözleşmesi’nin yerine konabilecek ve ülkelerin bu konuda işbirliği yapmasına imkan tanıyacak yeni bir çerçeve üzerinde anlaşmak. Bu, siyasi bir mesele. Peki ama (Kopenhag’da veya sonrasında) hedefler üzerinde anlaşıldıktan sonra ne olacak? Ben iddia ediyorum ki, işte o zaman iş bir pazarlama meselesine dönüşecek –bu büyük hedefleri gerçekleştirmek üzere bir toplum ve iş hareketi başlatmak gerekecek çünkü. Her iyi brief’te olduğu gibi biz de şimdi burada nasıldan önce nedene odaklanalım.

COP15 içerik olarak ulus devletlerin politikalarına odaklanacak. Hindistan ve Çin’le bir anlaşmaya varılabilir mi? Amerika gerçek taahhütlerde bulunacak mı? Gelişmekte olan ülkelerden karbon emisyonlarını azaltmalarını istemek adil midir? Karbon emisyonunun çok büyük bir kısmından sorumlu olan zengin ülkeler yükü üstlenecek mi? Bunlar, bir anlaşmaya varmak üzere düzenlenen çok uluslu etkinliklerin kaçınılmaz neticeleri ama aynı zamanda yanlış bir çerçeveye işaret ediyorlar. İklim değişikliği (ticari işlerde olduğu gibi) dengelerle, anlaşmalara varmakla ilgili bir şey değil. İklim değişikliği büyük bir hızla üzerimize gelen kara bir dalga gibi –ya el ele verip bir şeyler yapacağız ya da hepimiz sürüklenip gideceğiz.
Benim ülkemdeki insanlar, iklim değişikliğini tahayyül ederken akıllarına yalnızca daha sıcak yazlar, daha ılıman kışlar, en kötü olarak da artan seller geliyor (bunu biliyorum çünkü bu konuda sayısız fokus grup toplantısı düzenledim). Ve bu insanlar bu değişikliklerin 40-50 sene sonra yaşanacağını sanıyorlar. Ortaya çıkacak sonuçların zavallı çiftçiler ve kutup ayıları için biraz daha ağır olabileceğini biliyorlar ama bu mesele hakkında düşününce uykuları kaçmıyor.

Bana göre bu resimde gözden kaçan en önemli şey, global ekonomik düzenimizin aşırı şekilde değişken olması ve karşılıklı bağımlılığa aşırı derecede yaslanıyor olması gerçeğidir. Yukarıdaki gibi düşünmek insan vücuduna bakıp ‘Ateş birkaç derece yükselse ne olur ki?’ demeye benzer.

2008’de petrol fiyatlarının yükseldiğine, ürün rekoltelerinin düştüğüne, biyoyakıtlara olan ihtiyacın arttığına, yatırımcıların daha güvenli mallar bulmaya yöneldiğine şahit olduk. Tüm bu gelişmeler ve başkaları, Birleşmiş Milletler’e göre, açlığa mahkum insanların sayısını ikiye katlarken, bu insanlara yapılan gıda yardımı miktarını yarı yarıya azalttı. Neden? Herkese yetecek kadar gıdamız var oysa. Çünkü gıda fiyatları yükseldi. Fakir ülkelerde gıda, tüm hane harcamasının yüzde 30’una tekabül ediyor. Rakamlarda en küçük bir artış olsa kaç kişi günde üç öğün yemek yemeyi karşılayabilir?

KAMÇILAYICI BİR MANZARA
İklim değişikliğinin etkileri konusunda düşünürken aklımıza getirmemiz gereken esas şey, yavaş yavaş beliren bu türden gelişmeler olmalı bence. İnsan toplumları iklimlere benzerler. İkisi de böyle ‘kamçılayıcı’ etkiler yaratırlar. Eğer, atmosfer ortalamadan biraz fazla enerji ve nemle dolarsa ardından hemen fırtınalar, seller, kuraklıklar gelir. Bunlar öyle çizgisel bir şekilde yavaş yavaş gerçekleşen değişiklikler de değildir, dramatik ve yıkıcıdırlar. Ekonomide de durumun bundan faklı olmadığını biliyoruz, öyle değil mi? Birtakım kurnaz Amerikalı konut kredisi fonları, yakın zamanda global ekonomide müthiş bir erimeye neden oldu, biliyorsunuz. Bu geişme de 2008 yılının bir ürünü.

Politikacılar gerçeği anlamış durumdalar. 2006 yılında yapılan bir ankete cevap veren İngiliz parlamentosunun bir kişi hariç tüm üyeleri, iklim değişikliğinin bizim kuşaklarımızın karşı karşıya olduğu en önemli mesele olduğunu kabul ettiler. Yakın zamanda hazırlanan Stern Raporu’nda ortaya konan bir iddiaya göre, eğer bugün global GSMH’nin yüzde 1-2’si bu meseleyi çözmeye yatırılmazsa, daha sonra global GSMH’de yüzde 20’lik dev bir kayıp yaşanabilir. Bildiğiniz gibi, bu yıl derin bir ekonomik çöküntü yaşıyoruz. Buna rağmen (IMF’nin hesaplamasına göre) global GSMH’de yüzde 0,5’lik bir artış söz konusu. Yüzde 20’lik bir düşüş olursa neler olabileceğini bir hayal edin! Böyle bir şey olursa bazı ülkelerde yüzde 40, 60, 80 gibi inanılmaz ekonomik kayıplar yaşanabilir. Bunun sosyo-ekonomik sonuçları hayal bile edilemez. Dünyada hemen herkes işsiz kalır, kamu hizmetleri durma noktasına gelir, birçok endüstri kolu yok olur (ironik gelecek ama böyle bir ortamda bir tek petrol endüstrisi ayakta kalır muhtemelen). Yaşanacak muhtemel gelişmeleri aklınızda daha iyi canlandırmak için, önce Sovyet komünizminin çöküşünü hatırlayın ve bu çöküşü 10’la çarpın.

Bunu hayal ettiğinizde nispeten küçük bir iklim değişikliğinin bile (2 derece), ne gibi sonuçlar yaratabileceğini daha iyi anlarsınız. Kendi vücudumuzda 2 derecelik bir ateş artışı olduğunda vücudumunuzda normal zamana göre nasıl değişiklikler olduğunu hatırlarsak, bu meselenin ne kadar önemli olduğunu ve hemen harekete geçip hızlı çözümler üretmemiz gerektiğini daha kolay fark edeceğiz.
İyi haber, ortada birçok çözüm önerisinin mevcut olması. Bunlar bir bütün olarak ele alındığında radikal bir değişime işaret ediyorlar. Bu, enerji kaynaklarının değiştirilmesinin ötesinde bir şey. Bu daha ziyade, toplumun baştan aşağı yeniden dizayn edilmesiyle ilgili bir şey.
İklim değişikliğinden sonra en önemli mesele ne diye soruyorsanız yanıt, ucuz petrol çağının artık sona ermesidir. Bunu gıda, su ve biyoçeşitlilik meseleri takip ediyor. Böyle giderse elimizde bir dünya kalmayacak ve  bunun için zamanımız da tükeniyor.

Al Gore’un sözleri ile ifade edersek, iş dünyasında, devlet yönetiminde ve tüm toplumda değişim için uygun bir iklim yaratılmadıkça bu geçiş gerçekleşmeyecek. İşte bu nokta iklim değişikliği için sunduğumuz yaratıcı brief’in kalbidir. Politikacılar orta vadeye yönelik riskleri görebilirler ama genel kamuoyu için bu pek mümkün değil. 2009 yılında ABD’de yapılan bir Pew anketine göre Amerikalılar, iklim değişikliğini yönetimin bir an önce ilgilenmesi gereken 20 konu arasında ancak 20. sırada anıyorlar. Neden bu böyle? Çünkü iklim değişikliği onlara endişe etmeleri gereken büyük bir soun gibi görünmüyor.
Ben kitleleri paniğe sevk edecek bir felaket tellallığı yapalım demiyorum. Aksine bu meselenin insanlık tarihinde heyacan verici bir aşama olma potansiyeli taşıdığını düşünüyorum. İnsanların meydan okuyabileceği ve böylece kendini epik bir başarının bir parçası olarak görebilecekleri bir mesele… İçinde büyük refah adaletsizliği gibi dünyanın diğer büyük dengesizliklerinin de ele alınabileceği bir mesele…
Alıp yararlanabilirsek an itibariyle elimizde birçok çözüm mevcut. Elimizde bu çözümlerden başka insan yaratıcılığı ve büyük bir yenileşme hareketi başlatacak gerekli başka birçok şey var. Yaratıcı brief’imizin temel noktası da burası. İklim değişikliğiyle baş etmek için öncelikle insani bir değişime ihtiyaç olduğu gerçeğini mümkün olduğu kadar çok sayıda insana nasıl anlatabilir, nasıl özümsetebiliriz? İnsanların bu meseleyi acil bir mesele olarak görmelerini nasıl sağlayabiliriz?

Bunun acil bir mesele olduğunu kavrayan insanlar birer çevre peygamberine dönüşmek zorunda değil. Bundan sonra da hayatlarımız, aşklarımız, tutkularımız ve insani tutarsızlıklarımız olacak. Ancak çocuklarımız için daha iyi bir hayat istemek, uzun vadede de bir anlam ifade edecek bir şey için çalışmak, yürüdüğümüz küçük patikamızda da olsa yaşadığımız zamanın tarihinin bir parçası olmak her şeye rağmen doğru bir istikamet. Bir yorumcunun da dediği gibi bu, kendimizde duyduğumuz saygıyla ilgili bir şey.
Nihayet bu bir pazarlama meselesi. Umarım COP15’ten sonra (veya hedefler ne zaman net olarak belirlenecekse, ondan sonra) esas işin biz pazarlamayla ilgilenenlere düşeceğini bilmek size ilham (ve biraz da korku) verir.