“Aldıklarımızın bedelini sormaya alışkın değiliz”

Hakan Günday ile hikâye anlatıcılığı, yaratıcılık ve ilham denen o kıymetli kas üzerine bir söyleşi.

21.02.2017 - 14:29 | Arzu Nilay Kocasu

"İlham alma işi bir kas, çalıştırırsan verim alırsın"
18
paylaşım
Facebook
Twitter
Google+
LinkedIn
+
Nedir?

Kinyas ve Kayra ile başladığı edebiyat yolculuğunda 16 yılı deviren ve Türkiye’nin yanı sıra yurtdışında da tanınan, beğenilen ve ödüllendirilen bir yazar Hakan Günday. Edebiyatta empati etkisini konuşmak üzere Brand Week Istanbul sahnesine çıkan yazarla, oturumun harareti henüz geçmeden, hikâye anlatıcılığı, yaratıcılık ve ilham denen o kıymetli kas üzerine konuştuk.

Hikâye anlatıcılığı pazarlama ve iletişim sektörünün son dönemde üzerinde çok yoğunlaştığı kavramlardan…

Hafızayla ilgili bir durum. Kelime ezberlerken veya bir hafıza antrenmanı yapıyorsan, özellikle yabancı dilde, mutlaka o kelimeleri hikâyelere bağlarsın çünkü hafızanda o şekilde kalır. O hikâyeyi duyduğun anda mutlaka sende duygusal olarak bir karşılığı olur ve o duyguyla birlikte hatırlarsın kelimeyi. Doğrudur, o yüzden teknik bir şeydir bu.

Siz bir hikâye anlatıcısı olarak, reklamın hikâyeler üzerinden sanatlaşmasını nasıl yorumluyorsunuz? Reklamcılık ile edebiyat arasında bu bağlamda bir benzerlik kurmak mümkün mü?

Çok teknik bir mesele bu. Araç kullanımıyla alakalı bir şey. Görsel kullanımı ne ise reklamda, hikâye kullanımı da o. Amaca uygun araç kullanımı gibi ve bunun, bana sorarsan, içinde bulunduğun dönemle bir ilgisi olabilir. Her aracın mutlaka işlediği ve daha az işlediği farklı dönemler vardır.

Reklam sektörü yeraltı edebiyatı adı altında satılan kitapları 10 yıl sonra kişisel gelişim kitabı olarak satabilir veya bunun tam tersi olabilir.

Bu aralar hikâye dinlemek insanları ürünlerle daha yakınlaştırıyorsa tabii ki reklam bunu kullanır. Ama iki gün sonra sadece görsellik yeniden önem kazanırsa bir zamanlar olduğu gibi, bir bakarsın dikkat o tarafa kaymış çünkü reklam dediğin şey mutlaka bugünün gerçeğiyle olabildiğince bütünleşmek zorunda ve sonrasında yapacaklarının sınırı yok.

Buna örnek olarak, bugün varlığına asla inanmasam da yeraltı edebiyatını verebilirim. Yeraltı edebiyatı adı altında satılan kitapları reklamcılık sektörü 10 yıl sonra kişisel gelişim kitabı olarak satabilir veya bunun tam tersi olabilir.

Nedir bu yeraltı edebiyatının kerameti, neden bu kadar tutuyor?

"İlham alma işi bir kas, çalıştırırsan verim alırsın"Tutuyor mu bilmiyorum ama bana sorarsan burada da konu reklam ve ticaretle alakalı. Tüketicinin zihninde yeni klasör açmak zor, yeni ürünü var olan klasöre sokmak daha kolay.

Kitapçılarda her yazar için pirinç tabela yaptırıp koyacak yer olmadığından; birtakım pirinç levhalar yaptırıp, üzerine “türler” yazıp, birbirine aslında hiç benzemeyen yazarları ve metinleri yan yana koyarak hepsini “yeraltı edebiyatı” veya buna benzer birtakım pirinç levhalardaki tür adları altında toplamak zaman kazandırıcı ve daha etkin bir alışveriş sağlayıcı.

Bu noktada sorumluluk tamamen tüketicinin. O pirinç levhayla yetinirsen hiç beklemediğin kitaplarla karşılaşabilirsin, çok hayal kırıklığı olabilir. Onun için mümkünse kendi araştırmanı kendin yapıp o levhalarla yetinmeyeceksin. Ama bu teknik bir mesele, hiçbir kitapçı tüm o pirinç levhaları koyacak kadar büyük değil işte. Çünkü bana sorarsan her yazar ayrı bir tür.

İçinde cinselliğin, şiddetin, aşırı duyguların yoğun olduğu hikâyelerin hepsini bir görmek ve bunu bu şekilde tanımlamak, bana sorarsan, o kadar toptancı bir yaklaşım ki… Eğer şiddet arıyorsan; Sofokles’in hikâyesinde babasını öldürüp annesiyle birlikte olan insanın hikâyesi yeraltı örneğin. O işte, çünkü hiçbir şey Yunan tragedyasındaki kadar şiddetli değil.

Eğer yazıyı kendine patron edinirsen o zaman hiç kimsenin sözü geçmez, yazarın dahil.

Kinyas ve Kayra’yı yazmaya başlayan üniversiteli çocuktan bugün olduğunuz yetişkin adama kadar geçen sürede, yarattıklarınızı izleyip değerlendiren gözlerin bu denli artması üretim sürecinize nasıl etki etti? Yeni bir kitaba hayat verirken onu okuyacak insanların neden oldukları bir ağırlık hissediyor musunuz omuzlarınızda?

"İlham alma işi bir kas, çalıştırırsan verim alırsın"Sözünü ettiğin tanınma oranının yükselmesi o kadar yavaş ve ağır biçimde oldu ki 16 yıl içinde… Benim bunun idrakine varmam çok mümkün olmadı ve ben bütün o ağır gelişimin her aşamasında öykülerimle, anlattığım hikâyelerle ilgilendim. Ben o konuda yavaş yavaş haşlandım. Çünkü çok uzun sürdü o sözünü ettiğin geniş tanınırlığın gerçekleşmesi. Ama ben sadece ne biliyorsam onu yapmaya devam ettim, neyi anlıyorsam ondan bahsetmeye veya neyi anlamıyorsam onu sorgulamaya devam ettim.

Dolayısıyla o ilişki, ilişkisizlik üzererine kurulu o ilişki; o endişeyi taşımama doğal olarak gelişti. Çünkü dediğim gibi o kalabalıklaşma bir günde değil 16 yıl içinde oldu. Hepsi bir günde olsaydı başka türlü bir etkisi olabilirdi. Ama ne olursa olsun bu, yazıyla arandaki ilişkiye bağlı bir konu. Eğer yazıyı kendine patron edinirsen o zaman hiç kimsenin sözü geçmez, yazarın dahil.

Yaratıcılık, hakkında methiyeler düzülen bir mefhum. Bilhassa bir ekmek kapısı olarak ne denli revaçta olduğu da malum. Yaratıcı olmak, insana müreffeh bir hayatın kapılarını açabilecek, bu yüzyılın en kıymetli anahtarı olarak kabul ediliyor çoğu kesim tarafından. Sizce bu muğlak mefhum gerçekten tek başına bu denli büyük bir etki yaratmaya muktedir mi; yoksa bu etkinin geçerliliği içinde yaşanılan topluma göre değişiklik gösterir mi?

Şaşırtma sanayii ile yaratıcılığı ayrı tutmalıyız. Şaşırtma sanayii başka bir endüstri, düşündürme sanayii başka bir sektördür. İlham verme sanayii de başkadır.

Yaratıcılığın temelinde en azından benim için ilham vermek yatıyor. İlham almak ve ilham vermek. Yaratıcı olanın her şeyden önce ilham almaya açık ve hazır olması gerekiyor. Yazı, öykü, müzik… Ortaya koyduğu ürün her neyse, sonrasında yazıya, müziğe, tiyatroya yani düşünmeye dair bir ilham veriyorsa ne âlâ. Dolayısıyla öncelikle ilham alışverişi üzerine kurulu bir şey bu ve o da bir kas, duyarlılık gibi.

İlham alma işi bir kas, çalıştırırsan verim alırsın. Gözlerini açık tutar ve etkilenmeye hazır olursan verim alırsın. Bu uğurda hiçbir şey yapmıyorsan ve daha çok şaşırtma sanayii üzerinden gidiyorsan o zaman hiçbir şey sana ilham vermez ve o zaman düşünmenin esasını yitirmiş olursun. Düşünce mutlaka ilhamla çalışan bir şey.

"İlham alma işi bir kas, çalıştırırsan verim alırsın"

Baskı altındaki toplumların sineması, edebiyatı yaratıcı olur derler…

Baraj kurulursa su başka yerden akmaya çalışır.

Türkiye’de?

Türkiye edebiyat tarihi bunlarla dolu. Baskı her dönemde var bu ülkede ve sürekli renk değiştirir, biçim değiştirir, araç değiştirir ama hep buradadır ve o sürekli değişen araç ve renklere göre çözümler üretilmiştir. Buna en büyük örnek Oğlak Dönencesi’dir.

1990’lardı; Henry Miller’ın Oğlak Dönencesi yasaklanır içindeki ahlaka mugayır bulunan şeylerden ötürü. Onun üzerine kitap toplatılır, mahkemeye verilir ve sonrasında yanılmıyorsam Can Yayınları ve o dönemin önde gelen tüm yayınevleri “Biz bir araya gelip bu kitabı basacağız” derler ve basarlar.

Kitabın yasaklanmasına sebep olan bölümler metinde yoktur. Boştur oralar ancak kitabın başında mahkeme kararı vardır ve mahkeme kararında bütün o bölümler vardır. Dolayısıyla oradaki boşluğun ne olduğunu anlamak istiyorsan gider kitabın önündeki mahkeme kararını okursun ve yoluna devam edebilirsin.

Tüm yasaklar ve yolunu bulmaya çalışan suyun arasında bizler birer okur olarak bu mahpusluktan nasıl kurtulabiliriz? Kitaplar buna ne denli muktedir, yoksa gerçekliğimizi kabullenmemiz mi gerekiyor?

Sadece hangi noktada kazıklandığını iyi anlamaya çalışmak lazım. Korku satın alıyorsan fiyatını sor. Bir dogmayı satın almadan önce fiyatını sor. Bir önyargıyı satın almadan önce fiyatını sor.

Korku satın alıyorsan fiyatını sor. Bir dogmayı satın almadan önce fiyatını sor. Bir önyargıyı satın almadan önce fiyatını sor.

Fiyat sormak bile iyi bir başlangıç çünkü biz genelde aldığımız hiçbir şeyin bedelini sormaya alışkın değiliz. Onun için bir sabah bir uyandığımızda görüyoruz ki satın aldığımız korkuyu ayrımcılıkla ödemişiz, aldığımız korkuyu nefretle ödemişiz. Nefret satın almışız.

Onun için bana sorarsan önce fiyat sormak fena değil. Dolayısıyla ürünün yanında fiyatının da yazdığı reklamları tercih edin.