Gelecekte bir gün bölüm 1: Carpe Modo

Yıllar önce tartışılan ‘sosyal medya haberciliği bitirecek’ cümlelerinin aslında yanlış olduğu sonraları anlaşılmıştı. Patron medyaydı. Eskinin sosyal ağları ise artık dev medya markalarının altında gönüllü çalışan milyonlar haline gelmişti.
30.06.2011 - 00:00
Facebook
Twitter
Google+
LinkedIn
+

Gümüş rengi asansöre bindi. Saatine baktı. Daha 15 dakikası vardı. Sessizce yukarı doğru ilerlerken cam kapının üzerindeki yayını seyretmeye koyuldu. Ekranda 10 dakika önce Ortaköy’de yaşanan büyük bir trafik kazasının haberi geçiyordu.

Olay yerindeki “sosyal habercilerden” sürekli yeni görüntüler geliyordu. Ekranın alt köşesinde beliren detaylara göre, ambulans olay yerine hemen ulaşmıştı. Can kaybı yoktu, bu iyi haberdi. Saniyeler içinde ekran hızlıca yana kaydı ve Taksim’de yapılan bir defilenin görüntüleri akmaya başladı. Ekranın bir köşesinde sosyal modacılar yeni sonbahar-kış sezonunu tartışıyorlardı.

Asansörün cam kapısı açılır açılmaz hızlıca geniş açık alana girdi. Koşuşturan ekiplerden biri ile az kalsın çarpışıyordu. “Pardon” diye sendeledi genç adam. “Sizi fark edemedim”. “Kolay gelsin” dedi gülümseyerek. “Bu ne acele?”

Elindeki kontrol tablasını göstererek, “Az sonra Cenevre’den yayın gireceğiz, formatları kontrol etmem lazım” diye yanıtladı, “Görüşmek üzere”.

Katta gece görevini devretmenin huzuruyla sabah kahvelerini yudumlayanlarla gündüz operasyonunu devralanların sesleri birbirine karışıyordu.

Orta alana doğru ilerlerken kulağındaki hafif sesle irkildi: “Londra’dan Erol arıyor”.

İşaret parmağıyla kulağına hafifçe bastırdı. “Erol” diye yanıtladı. “Dışişleri Bakanı’nın programı ne durumda, yayına alabilecek miyiz?” Kısa görüşmenin ardından operasyon yönetmenine seslendi: “Can, durumumuz nedir?”

“Gündem fena değil patron” diye yanıtladı, “Cam Oda” seni bekliyor.”

Cam Oda, her şeyin kalbiydi. İleri teknoloji ile donatılmış bir haber üssü de denilebilirdi. Genelde 100-150 metrekare büyüklüğünde bir komuta merkezini andırıyordu. Dokunmatik dev bir ekranı andıran masanın yanı sıra, bütün iç duvarların da esnek ekranlarla kaplandığı, ses geçirmeyen bir yapısı vardı.

Odanın ismi, yıllar önceki “Büyük Birleşme” döneminden kalma bir deyimdi. İngilizler “Source Room” diye adlandırmıştı, ama yapının şeffaf ve parlak yapısından dolayı Cam Oda tabiri daha çok kullanılır olmuştu.

Büyük Birleşme, haberciliğin yeniden doğuşu olarak kabul edilen bir döneme verilen isimdi. Değişen, iyice hızlanan ve “Modo” adı verilen bir döneme, medya dünyasının cevabıydı.

Her şeyin bir ağ üzerinde olduğu bu hızlı dünyada, insanlar pek çok şey gibi artık haberi de çabuk tüketiyorlardı. Bilgi doyumsuzu topluluklara karşı, geleneksel modeller çoğu zaman yetersiz kalıyordu. Buna karşın, her zaman kitlelerin önünde koşmak isteyen medya kendini yenilemiş, güçlü bir teknolojik merkezileşme hareketiyle mecra bazlı ayrışmayı terk ederek, birleşik bir yapılanmaya gitmişti. Artık televizyon, gazete, radyo, web gibi ayrı yapılar önemli değildi. Medyanın kalbinde “içerik” vardı.

Yüksek teknolojili şeffaf bir odanın merkezinde durduğu dinamik tek bir haber merkezi ve multi platform interaktif kanallar. Her şeyin basit özeti buydu aslında.

Cam Oda kalp ise iletişim kanalları vücuda açılan damarlardı. Atardamarlar ve toplardamarlar tüm gücüyle ve 24 saat sahadan bilgiyi ve haberi topluyor, öğütüyor ve tekrar geri basıyordu. Temiz kan damarlarda dolaşınca kirleniyor, toplardamarlarla geri gelen bu “kirlenmiş haber”, kalbin içinde haberciliğin hassas terazilerinde, uzmanları tarafından süzüldükten sonra hızla kanallara itiliyordu. Sonuç, çılgınlar gibi tüketen bir toplum için vahşi bir süratle üretilen ve servis edilen haber ve bilgi demekti.

Cam Oda, tüm dünya üzerinde milyonlarca kişiden oluşan dev bir haber kaynağı üzerinde radarlarını 7/24 açık tutardı. Büyük bir haberci ordusu, radara takılanları ve sahadan gelenleri filtreler, güvenilir kaynaklar üzerinden doğrular ve Cam Oda’ya servis ederdi. Cam Oda kadrosu, ağ üzerindeki fikir önderleri ile birlikte konuları hızlıca yorumlar ve oluşan taze içerikleri ana konveyöre gönderirdi. Ana konveyör, şekillenen ve onaylanan haberi formatçılara yönlendirir, onlar da video, ses, görsel destekli text ve benzeri formatlarda tüm kanallardan aynı anda iterlerdi. Eskisi gibi haberin itildiği kanalın veya formatın bir önemi yoktu. Bazen bir dijital açıkhava paneliydi, bazen bir mobil cihaz. Bazen bir video içeriğiydi, bazen bir fotoğraf.

Aslolan haber ve haberin hızlıca tüketilebileceği haplar haline gelmesiydi. Gerisi sadece detaydı.

Basılan taze haberin milyonlarca insan tarafından öğütülmesi ve yeniden oluşmasının izlenmesi de “Gözlemciler” tarafından yapılırdı. Gözlemcilerin ana görevi, kanallara basılan haberin kitlelerce nasıl yorumlandığını izlemek, ortak tepki / yorum noktalarını değerlendirerek haber değeri olan içerikleri sisteme geri çekmek ve yeniden şekillendirilmesini sağlamaktı”

Sabah 7’de açığa çıkan bir hikaye, eğer güçlüyse gündemde kalır, ancak akşam 18:00’de tümüyle şekil değiştirmiş olurdu. Yıllar önce tartışılan “sosyal medya haberciliği bitirecek” cümlelerinin aslında yanlış olduğu sonraları anlaşılmıştı. Web 2.0 olarak da adlandırılan bu dönemde ağzı olan konuşmuş, haber kirlenmişti. Sonrası, medya markalarının tüm gücüyle geri dönüşüne sahne olmuş, insanlar haberin uzmanları tarafından filtrelenmesi ve yorumlanmasını tercih etmeye başlamışlardı.

Patron medyaydı. Eskinin sosyal ağları ise artık dev medya markalarının altında gönüllü çalışan milyonlar haline gelmişti. Köşe yazarlığı formatı da değişime uğramıştı. Eskiden yorum ve gözlemlerini gazetelerindeki köşelerinde ve televizyon kanallarındaki açık oturumlarda seslendiren bu fikir liderleri, artık çoklu platformlardan ve sürekli seslerini duyuruyorlardı. Topluluklar, atardamar ve toplardamarlar üzerinden sürekli pompalanan hayatı takip ediyor, bu fikir liderleri de akan ve sürekli şekil değiştiren gündemi değerlendiriyor, geniş topluluklarla fikir alışverişinde bulunuyordu. “Modo” çağında önemli olan “An’lardı”.

*****

Cam Oda’nın içinde şeffaf duvarları seyrediyordu. Saniyeler içinde onlarca haber, ateşböcekleri gibi yanıp sönüyordu. Bazıları hemen yok olacak, bazıları ise sürekli evrim geçirerek akşama kadar bambaşka içerikleri ve haberleri tetikleyecekti.

Ortaköy’deki trafik kazası çoktan tarihin sayfalarında kaybolmuştu. Ne biraz sonra, ne yarın, ne de başka bir zaman hatırlanmayacaktı. Başlamadan önce, her sabah yaptığı gibi, dokunmatik masanın üzerindeki ufak bir boşluğa parmağıyla uğurlu kelimelerini yazdı: “Carpe Modo”, yani “Anı Yakala”.

Latince bir deyim, hiç bu kadar anlamlı olmamıştı.