‘Geleceğe hiç hazır değiliz’

Yanıtlar Emin Çapa'da.

13.04.2016 - 14:24 | MediaCat

Geleceğe hiç hazır değiliz…
18
paylaşım
Facebook
Twitter
Google+
LinkedIn
+
Nedir?

Ölümsüzlükten başladık, robotlarla aşka vardık. Medeni dünyanın barbarlığa olan bir adımlık mesafesini eleştirirken, Türkiye’nin inovasyona olan yüzlerce adımlık mesafesine değinmeden edemedik. Bilim, teknoloji, felsefe, ekonomi, edebiyat, ahlak… Tüm düşünsel pratikleri teker teker tattığımız, gözü gönlü açılmış bir şekilde ayrıldık Emin Çapa söyleşisinden. Başka türlüsü de mümkün değildi zaten.

İnovasyonu siz nasıl tanımlarsınız?

İnovasyon iş yapış biçimleri de dahil olmak üzere tüm ekonomik süreçlerimizi daha kaliteli, verimli ve rekabetçi hale getirmek. Ortada bir ürün olmak zorunda değil. Örneğin fabrikada çıkan bir ürünü bayilere dağıtıyorsunuz. Arabaların bunu dağıtmak için yaptığı yol bin kilometre. 800 kilometreye indirebiliyorsanız öyle bir planlama yapıp, bu bir inovasyon çünkü bunun çevreci sonuçları var. Karbon salımı, maliyet, aracın yolda bekleme süreleri gibi şeyleri azaltıyorsunuz. İnovasyonu biz sadece cep telefonu şirketlerinin çıkardığı telefonlarda arıyoruz. Halbuki iş yapış süreçlerinin tamamını etkileyen bir şey. Dolayısıyla biz hizmet sektöründe de inovasyon bekliyoruz. Bence şu anda asıl Türkiye’de kamunun ihtiyacı var inovasyona.

Bir önkabul ya da yanlış algı var sanki iş dünyasında inovasyona dair. Rekabet avantajı ele geçirmek adına ekonomi alanına hapsediliyor gibi kavram.

İnovasyon hayatın her aşamasında, evde bile yapabileceğimiz bir şey. Sadece ekonomik açıdan bakarsak, kamudan dışlamış oluruz inovasyonu. Halbuki kamunun tam merkezinde olmalı inovasyon. Kamu dediğimiz şey bana hizmet vermek üzere benim oluşturduğum bir yapı. Devlet aygıtı, devlet mekanizması dediğimiz şey, vatandaşlarını korumak, kollamak, refahlarını artırmak, daha iyi bir hayat sürmelerini sağlamak, gelecek nesillere daha iyi koşullar bırakmalarını sağlamak üzere oluşturulmuştur. Halkın refahı üzerine bina edilen bir şey. Dolayısıyla onun verimli olması, yüksek kalitede hizmet vermesi, beni mesut ve mutlu etmesi lazım. Bunlar inovasyona açık süreçler. Bunu göz ardı etmek devlet mekanizmasının verimsizleşmesi, köhneleşmesi, halkına yabancılaşması, halkına yeterli hizmeti verememesi gibi sonuçlar getirir.

Bilim ve teknoloji inanılmaz bir hızla gelişiyor. Biz bu hıza ayak uydurabilecek kavramsal mekanizmaları ve düşünsel kategorileri geliştirebiliyor muyuz sizce?

Şimdi ben bilim yayınlarımın sonunda hep bir şey söylüyorum. Akılla, bilimle ve vicdanla kalın. Sadece akıl bizi robot yapar. Sadece vicdan da saftirik yapar. İkisinin bileşimiyiz biz. Saf bilime inanan bir insanım. Yani bilimin bir kâr, teknoloji, hayatımızı iyileştirme gibi amaçlarla icra edilmesine bakmam. Ben sadece öğrenme merakı nedeniyle bilimi çok önemsiyorum. Galaksileri de bilmek istiyorum, atomun yapısını da bilmek istiyorum, kimyayı da bilmek istiyorum. Sanat tarihini de bilmek istiyorum. Ben bir Aydınlanma Çağı insanıyım, biraz fosilim. Ben her şeyi bilmek isterim. Bu yüzden lisede psikolojik destek aldım. Dünyada çok şey var ve ben cahil öleceğim. Hâlâ da kâbuslar görürüm.

Geleceğe hiç hazır değiliz…

Faust’un 21’inci yüzyıl versiyonusunuz siz.

Tam! Dolayısıyla bu güdüyle doluyum ama aynı zamanda vicdanla da doluyum.

Geleceğe hazır mıyız?

Hiç hazır değiliz. Buna bence sadece Türkiye değil, dünyanın hiçbir yeri hazır değil. Batılılar da hazır değil, Doğulular da hazır değil. Madrid’teki taraftar grubunun mültecilere para atma olayı mesela. İnsan utanıyor. Schopenhauer’in bir sözü var: “En büyük uygarlıklar vahşete, demirin pasa yakınlığı kadar yakındır.” O adamlar Hollandalı. Onun cebinde bolca para var. Ah o çok refah, o çok insan hakları, o çok demokrasi… Ah o çok eğitimli. Vicdan kaybı dünya genelinde büyük bir sorun ve bunda sosyal medyanın büyük etkisi var. Bir tweet atıyorlar, sorun onlar için bitiyor…

Ahlaki açıdan yanıt veriyorsunuz ama ben daha gündelik yaşam nasıl olacak, ölümsüzlüğü nasıl tecrübe edeceğiz gibi basit, yapısal bir soru sormuştum. Aklımda da “biz belki de doğal yollardan ölen son nesil olacağız” sözleri vardı Michio Kaku’nın.

Ölümsüzlüğü ya da 300 yıl yaşamayı neden istiyoruz? Bu kadar yaşayıp da ne yapacağız, Twitter’dan birbirimizi mi yiyeceğiz? Ya da VR gözlükleri takıp, anne yemeğe çağırdığında “daha film bitmedi” mi diyeceğiz? Ölümsüz olduğumuz zaman dünyaya, insanlara, hayvanlara, kutup ayılarına ya da yeni nesillere karşı sorumluluğumuz nedir? Bu mu yani? Ne yapacağız Allah aşkına? Buna uygun bir ahlak geliştirmemiz lazım. Eskiden uzaya gönderdiğimiz cihazları fırınlardık 900 derecede. Niye biliyor musun? Bir gezegene indiğimizde bilmediğimiz yaşam biçimleri olabilir orada. Ya onlara dünyadan virüsler götürür ve onları öldürürsek; evrimsel süreçlerini kesersek? Bilim ahlakı denen şey budur işte. Kendimi çok ahlaklı biri olarak görmekle birlikte Emin Çapa’nın ahlaklı olmasına terk edilemez bir sistem. Çünkü Emin Çapa insafsız olabilir. Sistemin kendisi tasarım olarak iyi ahlaklı olmak zorunda. İyi ahlak derneği değil dünya, o sistemi biz inşa edeceğiz.

Bilim ve inovasyon nasıl daha güzel bir dünya yaratmak adına seferber edilebilir?

Dünyanın ilk DNA’sını çıkaran kişi, ki kendisi aynı zamanda DNA’yı bulan kişidir, bunu milyon dolarlara mal etmişti. Bugün 1000 doların altına indirmeye çalışıyoruz onu. Şu anda çok yakınız. Bu tabii çok büyük bir şey. Bizzat sizin DNA’nıza göre ilaç verilmesi demek. Bilim her şeyi basitleştiriyor, ucuzlaştırıyor, herkes için ulaşılabilir kılıyor. Teknolojiyle birlikte, gündelik hayata yansıtılmasıyla daha eşitler arası bir ilişki haline getiriyor.

Eşitler arası ilişki demişken biraz da yapay zeka konuşalım öyleyse. Robotlarla aşk yaşayacak mıyız mesela günün birinde?

Bir noktada makineye aşık olabilecek miyiz? Valla Asimov öyle diyor. Ben Asimov’a çok güvenirim. Şaşkınlık veren bir yerdeyiz şu anda. Satrançtan sonra Go oyununda bilgisayar dünyanın en iyi oyuncusunu yendi. Aslında yeni bir merhaleyi temsil ediyor bu çünkü bu bilgisayar oyunu anlamak üzere dizayn edilmedi. Halbuki satrançta, sadece satranç için geliştiriliyordu bu. Bu bir algoritma, yani insan beyni gibi. Yani insan beyni de bir işi yapmak için tasarlanmadı. Açık bir kitap gibi, öğreniyor.

Geleceğe hiç hazır değiliz…Cenevre Otomobil Fuarı’ndaydım geçen haftalarda. Akıllı, sürücüsüz araçlar en önemli konuydu. Tamamen öğreniyorlar. Mesela, siz yola bir top fırladığında arkasından bir çocuğun yola fırlama olasılığı olduğunu bilirsiniz. Dolayısıyla arabanın frenine dokunup bir hız kesersiniz. Etrafa bir dikkatle bakarsınız, nereden geliyor diye. Halbuki bir yazılıma bunu öğretemezsiniz, bunu öğrenmesi lazım. Ondan sonra her top fırladığında o daha geniş bir alanı tarayarak etrafta benim hızıma yetişme olasılığı olan bir çocuk var mı diye bakacak.

Bu ne demek? Bir noktadan itibaren makineler zihinsel olgunluğa erişiyor. Şu anda hesaplamada bizden çok ilerideler. Ama zihinsel kapasite başka bir şey. Asimov bize diyor ki bir noktadan itibaren robotlar bizim kendimize zarar vermemize dahi engel olacaklar. Ben bunu fuardaki arabalarda gördüm. Siz gaza basacaksınız ve bir adamı ezmek isteyeceksiniz diyelim. Araba akıllıysa, ezmeyecek. Avrupa Birliği’nin akıllı yollar projesi var. Böyle bir yolda “Girilmez” tabelası var diyelim. Türkiye’de bu ne demek? Park edebilirsiniz demek. Siz gaza basacaksınız ama arabanız akıllıysa o yola girmeyecek.

Türk şoförlerinin makineyle imtihanı nasıl olacak dersiniz?

Ondan çok korkuyorum. Bizim akılla ve bilimle imtihanımız biraz zordur. Ama asıl mesele sistem. Mesela çok basit bir örnek vereyim. Neden Almanya’daki Türkler, bizim Almancılar, orada bütün trafik kurallarına uyarlar da Edirne’de gümrükten geçtikleri anda birdenbire tam bir Türkiye’de sürekli yaşıyorlarmış ve sürekli olarak trafiğin içindelermiş gibi tüm kuralları esneterek davranırlar? Neden Almanya 1,5 milyon Türk’ten dünya çapında futbolcular üretiyor ve onların bir kısmını da bize ihraç ediyorken, biz 76 milyondan bu kadar az çıkarıyoruz? Bunu sormamız lazım.

Bir yanıtınız var mı sizin bu soruya?

Bizim sistemimiz aptal, insanlarımız değil. PISA sonuçlarına göre matematikte çocuklarımız 65 ülke arasında 44’üncü. O çocukları tanıdığın zaman hiçbirinin aptal olmadığını görüyorsun. Mesele içindeki yaratıcılığı ortaya çıkaracak bir sistem geliştirebilmek. Bence şu anda Türkiye’deki en büyük risk, eğitim ve buna bağlı olarak bilim ve teknoloji patlamasına Türkiye’nin yanıt verememesi. Bu matbaa ve sanayi devrimini kaçırmaktan daha büyük bir şey. Çünkü matbaa ve sanayi devriminde hız daha düşüktü, yakalayabilirdin. Japonya yakaladı. Kore yakaladı. Bilim ve teknoloji patlamasıysa o kadar büyük ki bunu kaçırırsak, yakalayamayacağız. Geleceğin çocuklarını yetiştirmiyoruz. Bilim yapmıyoruz, buna bağlı olarak teknoloji üretmiyoruz.

Güven Sak bu konuda çok saygı duyduğum bir isim; diyor ki: “Kore inovasyon yapıyor, Türkiye inovasyon dedikodusu yapıyor.” Şu anda Türkiye teknoloji konusunda sadece kullanıcı düzeyinde. Kimse kusura bakmasın. Facebook’u en çok kullanan 10 ülkeden biriyiz. Ay, ne kadar güzel. Pardon da, bunda övünülecek ne var?

Geleceğe hiç hazır değiliz…

İnovasyon nerede başlar?

İnsan dediğimiz canlı sürekli bir sonraki merhaleye gitmeye çalışan bir canlı. Dinozorlar yok olmasaydı insan diye bir tür olmayacaktı. Hop diye yutuverirler seni. Evet, çünkü yarın ne olacak bilmiyoruz. Seçeneklerimizi çoğaltmaya çalışıyoruz. Mars’a neden gitmeye çalışıyoruz. Varlığımızı evrene yaymak istiyoruz. Bilme arzusu ve merak da var tabii ki. Ama bunların hepsi türümüzün bir parçası. İnsan hem en sefil hem de en yüce canlı; tamamen katmanlardan oluşuyor. Refah arayışının önünü kesemezsiniz. Orada doğru soru şu. Bir, sürdürülebilirlik; iki, adalet. İlerleme konusunda da bir cümle söyleyeyim. İlerlemenin önüne geçmek mümkün değil, durduramayız. Ama onun adil dağılımını sağlayabiliriz.

Bir yandan da bu kadar teknoloji, bu kadar bilim aslında teknik insanların yetkinliklerini geçersiz kılıyor. Başka türlü bir insan doğası talep ediyor.

Doğru. Almanya, dünyada teknik eğitim konusunda en iyi ülkelerden bir tanesi. Hatta belki de en iyisi. Ama gelecek bizden multidisipliner, makro bakışlı insanlar istiyor. Sadece elektrikçi ya da sadece kaynakçı istemiyor. Çünkü sorunlar tek bir alanın sorunları değil. Sorunları, tek tek alanlarında uzmanları bir araya getirerek çözmeye çalışmak çok büyük bir vakit kaybı. İnsanları mümkün olduğunca multidisipliner hale getirmek lazım. Bunu nasıl yapabiliriz diye düşünüyor Almanya. Çünkü bilim o kadar birbirinin içine giriyor ki. Tek bir uzmanlık alanı devri bitti.

Gelelim Yeni Türkiye’nin her derde deva “millilik” yakıştırmalarına. Biliyorsunuz, her yere adapte edilmeye başlandı son zamanlarda bu kavram. Özellikle milli ürünler konusundaki fikrinizi duymak isterim.

Bugünün dünyasında yüzde 100 milli diye bir şey yok. iPhone Çin’de üretiliyor. iPhone milli değildir der misiniz? Ben yerli ürün kullanıyorum. Kalite ve fiyat farkı yoksa ben yabancı ürün almam. Beni kalitesiz ürüne mahkum edemezsiniz ya da fahiş fiyatla bana kötü ürün satamazsınız. Telefonum yabancı. Bir sonrakinde yerlisini alacağım çünkü yüzde 30’a ulaştığını söylüyorlar oranlarının. Benim yerli ürüne bakışım bu.

Geleceğe hiç hazır değiliz…Ben milli lafını kullanmıyorum, “bu ülkede” diyorum. Türkiye’de üretilen her ürün yerlidir benim için. Fransızlar, Japonlar, burada üretim yapıp istihdam sağladıysa ne mutlu bana. Ar-Ge’si burada yapıldıysa daha mutlu olurum tabii. Ama şunu görmemiz lazım. Türkiye’nin çok parası yok. Çok da insan kaynağı yok. İyi bir insan kaynağı var ama çok da yok.

Dolayısıyla biz bir taşla birden fazla kuş vurmalıyız. Verdiğimiz emekleri birden fazla çıkar için vermemiz lazım. Örneğin ben olsam, sıfırdan bir otomobil dizayn etmek yerine dünyadaki bütün bu araç üreticilerinin bana mahkum olmasını sağlayacak bir teknoloji üretirdim. Örneğin pil. Pil öyle bir şey ki bugün herkes onun peşinde, depolama kapasitesi peşinde. Rüzgar olmadığı zaman rüzgar enerjisini stoklayıp geri vermek, güneş enerjisini yine aynı şekilde, bilgisayarlarda aynı şekilde… Cep telefonlarında keza öyle.

“Elimizde az kurşun var, hedefi tam kalbinden vurmamız lazım”

Yanımızda ek kapasitelerle dolaşıyoruz, bataryalarla şarj etmeye çalışıyoruz. Ben olsam arabaya yatıracağım parayı pile yatırırdım. Çünkü dünya çapında bir otomobil markası çıkarmak, onu dünyaya kabul ettirip satmak… Çok büyük paralar. Bu kadar milyar dolarları ben oralara vermezdim. Bizim Ar-Ge yapmamız lazım, teknoloji üretmemiz lazım. Onların hepsinden çok inovasyon yapmamız lazım. Mesela tarım. Türkiye’de tarımdaki verim yerlerde. Nüfusun yüzde 20’si orada çalışıyor, milli gelirin yüzde 5’ini üretiyorlar. Böyle bir şey olabilir mi? İnsanları yoksulluğa mahkum ediyoruz. Oralarda da inovasyon ve Ar-Ge yapmamız lazım. Bunları tek bir şeyin içinde düşünmeyelim. Elimizde az kurşun var. ABD gibi her yere ateş edemeyiz. Hedefi tam kalbinden vurmamız lazım ve bu yaptığımızla birden çok alanı yeşertmemiz lazım. Türkiye’nin ileri teknoloji ihracatı 2,2 milyar dolar. 130 milyar dolar Kore’ninki. Türkiye’nin en büyük 500 sanayi şirketinin sadece 12’si yüksek teknolojili mal üretiyor. Bu bize bir şey söylemiyor mu? Bize gelecek açısından derin bir sorunumuz olduğunu söylüyor.